Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

İslam Öncesi Araplar İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN VE ARAPLAR Arabistan İslâm Din i'nin beşiği ve İslâm devletlerinin menbaı olduğu için , bu ülkenin coğrafi yapısı ve

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    İslam Öncesi Araplar

    Sponsorlu Bağlantılar




    İslam Öncesi Araplar
    İSLAM ÖNCESİ ARABİSTAN VE ARAPLAR

    Arabistan İslâm Dini'nin beşiği ve İslâm devletlerinin menbaı olduğu için, bu ülkenin coğrafi yapısı ve buralarda yaşayan halkın İslâm'dan önceki dinî, ictimaî ve siyasî durumları hakkında bir miktar bilgi edinmemiz gerekir.

    Eski Arap tarihi, iki sebepten dolayı neredeyse gizli kalmıştır: Siyasî birliğin olmayışı ve okuma-yazmanın bilinmemesi.

    Arapların ekserisi, muhtelif bölgelerde, birbirinden ayrı, karşılıklı nefret ve düşmanlık duyguları içinde, bedevî ve göçebe olarak yaşarlardı. Onları birleştiren bir vahdet ve kuvvetli bir hükümdar yoktu.

    Ayrıca Arapların ekserisi ümmî (okuma-yazma bilmez) idiler. Bu sebeple aralarında cereyan eden hadiseleri kayda geçirmediler. Tarihî hadiseleri kayda geçirme faaliyeti, ancak Emevîlerin son dönemlerinde başlamıştır. Araplar bu dönemden önce tarihî bilgilerinde kulaktan kulağa nakille iktifa ederlerdi. Ancak, haberleri, zamanımıza kadar ulaşan kitabelere kaydedilmiş olan Sebe ve Main gibi yarımadanın uç noktalarında kurulan bazı devletler bundan müstesnadır.

    "Arab" kelimesini incelemiş olan Noeldeke şöyle diyor: "Arab kelimesinin lügat manası çöl demektir. Nitekim (Arabia) kelimesinin manası da, Arap Yarımadası sahrası ile Suriye ile Sina Yarımadası'nın tümünü ihata eder."

    Yunanca eserlerde "Arab" ve "Arabia" kelimelerine rastlanılmaktadır. Heredot'un Arabistan ve Filistin ile Mısır arasında bulunan bölge hakkında geniş malumatı vardır. Sokrat'ın talebesi Xenophen gibi Heredot'un muasırı olan tarihçiler, "arab" lafzını inceleyip bu kelimenin özellikle Arap Yarımadası sahrası için kullanıldığını, "arab" kelimesinin de çok eskiden "bedevîler" karşılığı olarak kullanılmış olduğunu bildirmişlerdir.

    Tarihçiler, Sâmîlerin anayurdu hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bunların ilk vatanı Arabistan mıdır; Yoksa Afrika'dan mı buraya göç etmişlerdir? Ya da Mezopotamya'dan mı gelmişlerdir? Tevrat ehli, "İnsanlığın beşiği iki nehir arasıdır (Mezopotamya). Yeryüzüne buradan yayılmışlardır. Sâmi kavimlerden Irak'ta Asurlular ve Bâbilliler; Şam bölgesinde Arâmîler, Suriye sahillerinde Fenikeliler; Filistin'de İbrânîler, Cezîretü'l-Arab'da Araplar ve Habeşistan'da da Etiyopyalılar yerleşmişlerdir" demektedir. Onlar bu hususta Tevrat'ın verdiği bilgilere dayanırlar. Asrımız âlimlerinden bu görüşü kabul edenler çok azdır.

    Bazı müsteşrikler, Sâmîlerin ilk vatanının Afrika'da olduğunu kabul ederler. Bunlar, Arap ülkeleri ile Habeş ülkelerinin coğrafî yakınlığını ve bu bölgeler halklarının dillerinin birbirine benzemesini göz önünde bulundurarak Sâmîlerin beşiğinin Habeşistan olduğunu savunurlar. Diğer bir grup Sâmîlerin anayurdunun Arap Yarımadası olduğunu ve İslâm'ın ilk dönemlerinde olduğu gibi, yeryüzüne buradan yayıldıklarını kabul eder. Bir başka grup ise, Sâmîlerin Fırat'ın güneyinden diğer bölgelere dağıldıkları görüşündedirler. Bu görüşleri savunanların her birinin coğrafî, iktisadî, ırkî veya lügavî delilleri vardır. Yine müsteşriklerden Sâmîlerin ilk vatanlarının Bâdiyetü'ş-Şam'dan Necid'e doğru uzanan bölge olduğunu kabul edenler de bulunmaktadır.

    İlim adamları, günümüze kadar Sâmîlerin anayurdu hakkında kesin bir görüşe varamamışlardır. Onlar bu konuda son kanaate ulaşmak için, Sâmî kavimlerin meydana getirdiği çeşitli medeniyetleri ve bu kavimlerin yaşadığı bölgeleri araştırmak, lisanların birini diğeriyle mukayese ve onların bıraktıkları tarihî eserleri incelemek suretiyle çaba ve gayret sarf etmektedirler.

    Arap Yarımadası sâkinlerinin hayatını simgeleyen en önemli özellik, beldelerinde elde edemedikleri hayat imkânlarından faydalanmak için, Yarımada'nın verimli taraflarına devamlı göç halinde olmalarıdır. Bu bölgeleri yağmalamak maksadıyla savaş yaparlardı. Bu hususta Noeldeke şöyle diyor: "Arabistan'a komşu Bizans vilâyetlerinin halkı, yağma ve kavgada aşırılıkları sebebiyle veya onları kendilerine ağır bir yük kabul ettikleri için yağmacı Araplara (Saracens) adını vermişlerdir. Sonra bu tabir o bölgedeki bedevîler için, daha sonra ise Arapların tamamı hatta ayırım yapılmaksızın bütün Müslümanlar için, nihayet bu da aşılarak, istisnasız tüm doğulular için bir sıfat olarak kullanılmıştır.

    Mesûdî, bu kelimenin kökü hakkındaki görüşünü, makul bir açıklama ile delillendirmiştir. Ö şöyle diyor: "İmparator Nikafor, Rumların, Sara'nın cariyesi olan Hacer ve oğlu İsmail'e kızgınlıklarından dolayı Arapları (Sârâkînus) olarak isimlendirmelerini (bu kelimenin manası, Sara'nın köleleri'dir) yakışıksız buldu. Ve "onların Sara'nın köleleri diye isimlendirilmesi doğru değildir" dedi. Rumlar, bu vakte kadar Arapları (Sârâkînûs) olarak isimlendirirlerdi.”

    Mes'ûdî'nin verdiği "Sârâkînûs" lafzının Yunanca "Saraki¬nos" kelimesinden tahrif edilmiş olduğu görülmektedir. Mesai arkadaşım, Kahire Üniversitesi Edebiyat Fakültesi sabık Eski Araştırmalar Profesörü D. L. Drew, bu isimlendirme üzerinde Yunan ve Lâtin kaynaklarında geçtiği şekliyle güzel bir yorum ile bana yardımcı oldu ve şöyle yazdı:
    1. Tarihçi Ammianus Marcellinus, "Scenitae, yani Araplar çadırlarda yaşayanlar veya göçebelerdir. Bu isim, (Sarraceni) şekline dönüşmüştür" demektedir.
    2. Milâdî I. asır edebiyatında kullanılmış olan sarakinos kelimesini Yunan tarihçileri zikrederler. Buradan, bu kelimenin, Suriye ve Ürdün'ün doğu tarafları, ya da Sina Yarımadası'nda oturan halkın ismi olduğu anlaşılmaktadır. Sonra tarihçiler bu kelimenin kapsamını genişlettiler; hatta bütün doğulular için kullandılar. Ortaçağda ise, Sarakinos kelimesinin tahrif edilmiş şekli "Sarcens" bütün İslâm âlemine verilen isim oldu.

    "Taits" lafzı da bu şekilde Arapların tümüne verilen bir isimdir. Bu isim onlara Bâbil ve Ruha (Edessa) halkından Süryanîler vermiştir. Muhtemelen bu lafızla, Necid'in kuzeybatısında, Medine'ye yakın Selmâ ve Ecâ isimli iki dağda ikamet eden Tayy kabilesi kasdedilmiştir. Sonra onlar değişik istikametlerde, memleketlerini terkederek etrafa dağılmışlardır.

    Arabistan, Asya kıt'asının güneybatı kısmında olup, üç yönden su ile çevrilmiş bir yarımadadır. Bu sular Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Fars Körfezi'dir. Araplar ülkelerini "Cezîretü'l-Arab" diye isimlendirirler.

    Arabistan bütünüyle çöllüktür. Lâkin ziraata elverişli olmayan ve hiç su bulunmayan çöller gibi değildir. Yarımadada yer yer kum yığını tepeler, büyük ve küçük dağlar, derin çukurlar ve yüksek bölgeler olmak üzere birbirlerinden farklı tabîî konumlar görülür.

    Eski coğrafyacılar, Arapların oturduğu bölgeleri üçe ayırırlar:
    1-Arabia Petrix (veya Batlamyus'un isimlendirdiği gibi Petraea): Bâdiyetü'ş-Şam'ın güneybatısında kalan ve merkezi Petra olan bölgedir.

    2-Arabia Deserta: Bu isim sadece Bâdiyetü'ş-Şam, sonra da genellikle kurak olduğu için, bazılarınca tüm Arabistan için kullanılmıştır.

    3-Arabia Felix: Burası da Sebe ve Ma'în medeniyetlerinin kurulduğu bölgeler olan (el-Bilâdü's-Sa'îde = Mutlu ülkeler) veya (el-Ardu'l-Hadrâ= Yeşil yurt) diye isimlendirilen Yemen ve civarıdır

    Arap coğrafyacılar ise Arabistan Yarımadası'nı tabîî durumuna göre beş bölgeye ayırırlar.
    1-Tihame: Yenbu’dan, Yemen’de Necran'a kadar, Kızıldeniz'e paralel uzanan basık bölgedir. Sıcaklarının şiddetli, rüzgârının ise sâkin olması sebebiyle bu ismi almıştır. Bu kelime havaların çok sıcaklığı ve rüzgârın durgunluğunu belirten "et-tehem" kökündendir.
    Arazisinin Necid'den daha alçak olması sebebiyle buraya aynı zamanda "el-Ğavr" ismi de verilir.

    2-Hicaz: Yemen'in kuzeyinde, Tihâme'nin doğusunda yer alan Hicaz bölgesi, Şam'dan, Yemen bölgesinde Necran'a kadar uzanan Serat sıradağlarını yer yer kesen birkaç vadiden meydana gelir.
    Gustaw Le Bon bu bölgeyi şöyle tanıtır: "Kızıldeniz paralelinde kuzeydeki düzlük bölgenin orta kısmında yer alan kumluk ve dağlık arazidir. Burada Mekke ve Medine mukaddes şehirleri yer almaktadır. Necid ve Tihâme'yi birbirinden ayırdığı için Hicâz adını alır.

    3-Necid: Yüksek bir bölge olduğu için Necid (yüksek yer) adı verilmiştir. Güneyde Yemen, kuzeyde Bâdiyetü's-Semâve ve Arûd ile Irak sınırlarına kadar uzanan kesimdir.

    4-Yemen: Necid bölgesinden, güneyde Hint Okyanusu, batıda Kızıldeniz'e kadar uzanır. Doğusunda Hadramevt, Şihr ve Umman yer alır. Güney Arabistan'da, Yemen ve Hadramevt bölgeleri sık sık iç savaşlar ve iktidar kavgalarına sahne olmuştur. Me'rib şehrini kuran, Gumdân ve Zafer saraylarını inşa eden, Mısır'daki Assuan barajına benzeyen Me'rib seddini yapan Tebabia sülalesi bu savaşlar yüzünden yok olup gitmiştir.

    5-Arûd: Yemâme, Umman ve Bahreyn'i içine alır. Yemen, Necid ve Irak bölgelerinin ortasında yükseldiği için buraya "Arûd" denilmiştir.

    Umman ve Bahreyn, iki sebeple, diğer Arap ülkelerinden ayrılır. Birinci sebep tabîî yapısıdır ki, burada iki ülkeyi diğer Arap ülkelerinden ayıran çöllerin, geniş çorak arazilerin ve ıssız kurak sahraların mevcudiyetidir. İkinci sebep ise siyasîdir. Bu da, bölge halkının Fars egemenliğine boyun eğmiş olmasıdır.

    Hell şöyle der: "Arap ülkelerinin ekinsiz, susuz ve bitkisiz çöllerden ibaret olduğunu iddia eden görüşün tahrik ettiği yanlış anlayış zail olmuştur. Zira Arap ülkelerini fizikî bakımdan incelediğimizde, onların sadece bitki ve ekin vermeyen çöllerden ibaret olmadıklarını görürüz. Arap yarımadası binlerce seneden beri ziraat yapılan ve son derece bol ürün veren arazi parçalarını ihtiva etmektedir. Bu arazilerde, oturanlarla şenlenmiş, mâmûr köy ve şehirler vardır.”

    Bu bereketli topraklar, genellikle Arap Yarımadası'nın sahilleri boyunca uzanmaktadır. Güney batıda bulunan Yemen'e, yukarıda geçtiği gibi, eskiler yeşil yurt "el-Ardu'l-Hadrâ" derlerdi. Güneyde ise, geçmiş zamanlarda çok kullanılan buhurun vatanı Hadramevt bulunuyor. Doğuda, Fars körfezi kıyılarında "Ahsâ" denilen bereketli bölge vardır ki, az bir miktarı hariç, arazisinin tümü ziraata elverişlidir. Batı sahillerine gelince, burası çeşitli tepeler ve kum yığınları tarafından kesilen sert arazi parçalarından meydana gelir; ancak vadi ve meralarıyla temayüz eder. Buranın durumu geçmiş zamanlarda bugünkünden daha iyi idi. Arabistan'ın ortasındaki yüksek arazi kesimi ise, Necid ile bu yüksek bölgeyi yer yer kesip geçen yüksek dağlar, uzun vadiler, cins Arap atlarının yetiştirildiği geniş düzlükler ve güney doğuda bulunan Yemâme'den meydana gelmektedir. Bu bölgeler milâdî altıncı ve yedinci asırlarda bolluk ve bereket bakımından Avrupa'nın bugünkü bereketli topraklarından daha az verimli değildi. Bilâkis birçok bölgede verim oranı bu miktardan daha fazlaydı.

    Sédillot, Hicaz bölgesini tanıtırken şöyle der: "Hicaz bölgesi Arap şehirlerinin çoğunu ve sonradan Medine diye isimlendirilen Yesrib şehrini içine aldığı için, insanları diğer bölgelerden daha fazla cezbetmiş ve kendisine çekmiştir. Hicaz bölgesinde yer yer kum tepeleri ve kabilelerin yerleşme merkezleri olan bitkisi bol yüksek yaylalar vardır. Bu yüksek tepelerin çevresinde köy ve kasabalar yer alır. Bu tepeler düşman hücumlarına karşı onları koruyan sağlam kalelerdir. Alçak bölgelerde hububat ve hayvan yemi olarak kullanılan bazı bitkiler yetişmektedir. Burada birçok su kaynağı da mevcuttur. Bu yüksek yaylaların batı tarafında Mekkelilerin bahçesi ve sayfiye yeri sayılan Taif şehri yer almaktadır.

    Arap Yarımadası'nın orta kesimi ise, güneyde kurak, kumsal ovalar, kuzeyde taşlık araziden meydana gelmektedir. Kurak bölgelerin dağlık kesimlerinde halkın ziraatla uğraşmasına elverişli, sulak yerler de vardır. Afrika çölünde olduğu gibi, buralarda da köy ve şehirler mevcuttur.

    Avrupalılardan Arap Yarımadası'nın durumunu ilk defa inceleyen ve onu tam olarak tanıtan, 18621863 yıllarında Arap Yarımadası'nı dolaşmış olan İngiliz seyyahı Palgrave'dir. Girişinde, bölgenin en büyük yerleşim merkezi Riyad'ın bulunduğu Necid'i, ıssız ve geniş bir ova olarak tanıtan ve Riyad şehrini ilk defa ziyaret eden İngiliz seyyahı da yine Palgrave olmuştur. O'na göre Riyad, kare plânlı olup, yüksek burçlarıyla sağlam savunma surları, şehri bir taç gibi çevrelemiştir. Burada Faysal Köşkü diye bilinen, muhteşem krallık sarayı bütün azametiyle görülmektedir.

    Palgrave'nin ziyaret ettiği bölgelerden biri de Fars Körfezi sahilinde bulunan Ahsâ'dır. Burayı da Riyad gibi çok beğenmiş ve bölgenin cazibeli tabîî manzarası onu büyülemiştir. Arap ülkeleri içerisinde en iyi hurma ağacının burada olduğunu zikretmiş ve meşhur, "Hecer'e hurma götürülmez" Arap darbımeseli ile de övmüştür. Palgrave ayrıca Kuveyt ile Katif'i de tanıtmıştır.

    Arabistan'da çeşitli yükseklik ve özellikte çok sayıda dağlar mevcuttur. Volkanik dağlar, uçsuz bucaksız geniş kum çölleri vardır. Sellerin meydana getirdiği vadiler, bu dağları yer yer kesmektedir. Bu vadilere yakın olan arazilerin toprağı bereketli olup, arazilerin ürünlerine bağlı olarak hayatlarını devam ettiren halkın yerleşmesine elverişlidir. Bu verimli topraklarda su ihtiyaçlarını karşılarlar, meralarda ise hayvanlarını otlatırlardı. Bu vadilerden uzak olan bölgeler ise, ıssız, su ve bitkiden mahrum olup yerleşmeye elverişli değildir. Arabistan'daki vadilerin en büyüğü, verimi bol olduğu yıllarda Araplara bereket getiren Dehnâ vadisidir. Ne var ki buranın sularından tam olarak istifade etmek kolay değildir. Zira, bölge kumluk olduğu için, suların çoğu kumlarda yok olup gider. Hayatlarını yağmura bağlı olarak sürdüren kabilelerin durumları da yağmur yağmayınca fenalaşırdı. Bununla beraber Araplar, devamlı olarak su bulunan bölgelere göç ettikleri için, bir yerde karar kılıp kaldıkları çok az olmuştur.

    Bir de Arabistan'da Arapların "Ahsâ" diye isimlendirdikleri sular vardır. "Ahsâ" kelimesi, "hasa", kelimesinin çoğulu olup, üstü kumluk, altı sert olan yere denilir. Yağmur yağdığında, bu sert tabaka, suların yerin derinliklerine çekilmesini engeller.

    Bu vâdîlerin suları yarımadanın ihtiyacını karşılamadığı için, ülkede genellikle kuraklık hakimdir. Zira suların çoğu toprağın derinliklerine çekilir. Bu sulardan ancak teknikle faydalanmak mümkündür ki, Arapların da bu hususta bilgileri yoktu. Ancak Yemen bölgesinin halkı, bu hususta maharet sahibi olup vadilerin sularını koruyabiliyorlardı. Onlar, su biriktirip ihtiyaç ânında faydalanmak için meşhur Me'rib seddini (barajını) yaptılar. Bu set, Kur'ân-ı Kerîm'in Sebe' sûresinde zikredilen "Arim" seddidir.

    Bazı kimseler, bu çöllerde geçim temininin mümkün olmayacağını sanırlar. Halbuki durum tam bunun zıddıdır. Çünkü burasının havası, yurtlarının tabîî durumunun kendilerine yüklemiş olduğu güçlüklere katlanan, hastalıktan uzak, sağlam ve güçlü insanların yaşamasına elverişlidir. Arabistan'da yağmur çok azdır veya hiç yoktur. Ancak Yemen bölgesini bu hükmün dışında tutmak gerekir. Burası, güneybatıdan eserek dağlara doğru tırmanan mevsimlik rüzgârlar sebebiyle bol yağmur almakta ve yağmur bakımından Arabistan'ın en zengin bölgesi sayılmaktadır. Dağların güney eteklerine yağan yağmur suları aşağılara akar, sonra da kuyu şeklindeki bazı çukurlarda toplanır.

    Arabistan haritasına baktığımız zaman orada iki ayrı çöl görürüz. Bunlardan birisi Necid yaylasının kuzeyindedir. Buna "Nufûd" denilir. Bu çöl Filistin'in güneyine kadar uzanır. Kum tepelerinden ve bu tepeleri birbirinden ayıran susuz, derin vadilerden meydana gelmektedir. Geçilmesi güç olmakla beraber, Nufûd çölünü yaklaşık kırk saatte doğudan batıya katetmek mümkündür.

    İkinci çöl ise, Arap Yarımadası'nın güney doğusunda ve Hadramevt'in kuzeyinde yer almaktadır. Buraya "Bâdiyetü'l-Ahkâf" veya "el-Rub'u'l-Hâlî" denilir. Burası kuzey çölünden daha şiddetli ve daha kuraktır. Bedevilerin bizzat kendileri ve seyyahlar da dahil, bu çölü hiç kimse geçememiştir.

    Arabistan'da bunların dışında ziraata elverişli araziler ve Dârât denilen yerleşmeye müsait vahalar vardır. Bu bölgelerin tabiat şartları, halkına canlılık ve hafiflik kazandırmıştır. Özellikle bedeviler böyledir. Zira bedeviler çok zaman, hassaten su bulunmadığında, ziraatla iştigal etmezlerdi. Bu durum onları hayvancılığa, özellikle deve beslemeye mecbur etmişti. Hayvanların etlerini yer, sütlerini içer, yünlerinden de kazanç sağlarlardı. Bulundukları yerde sular kuruyunca, taşınmak istedikleri yere giderken veya ticaret için herhangi bir tarafa yolculuklarında eşyalarını yine bu hayvanlarla taşırlardı.



    Prof. Dr. Hasan İbrahim Hasan
    Kahire Üniversitesi İslam Tarihi ve Medeniyeti Öğretim Üyesi (Merhum)



    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. İslam Öncesi Mekke'de Ekonomik Durum
  3. İslam Öncesi Mekke'de Kültürel Durum
  4. İslam Öncesi Mekke'de Sosyal Durum
  5. İslam Öncesi Arap Yarımadasına Genel Bakış
  6. Makyaj Öncesi Bakım,Makyaj öncesi neler yapmalı,Makyaj öncesi dikkat edilmesi gerekenler,M
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    İslam Öncesi Araplar ile ilgili bilgiler için teşekkür ederim



  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri