Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Bilimle ilgili hikayeler , Bilim hakkında hikayeler Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın Kibir ile ilgili Hikayeler Besmele ile ilgili Hikayeler Bilim adamı boyama resimleri, bilim

  1. Kayıtsız Üye
    Sponsorlu Bağlantılar


    Bilim ile ilgili hikayeler

    Sponsorlu Bağlantılar










  2. Sponsorlu Bağlantılar




    ÖDÜLLER ÜZERİNE

    ÖDÜL : Her hangi bir konuda üstünlük sağlayan, bir yarışmada dereceye giren kişiye verilen armağan ; mükâfat. Bir iyiliğe karşılık olarak verilen armağan yada yapılan şey.
    ÖDÜL ALMAK : Gösterdiği bir başarı ya da yaptığı bir iyilik karşılığında kendisine ödül verilmesi.
    Tarih boyunca ödül konusu insanlığı yakından ilgilendirmiş ,heyecanlandırmış ve gündemdeki yerini sürekli korumuştur. Mitolojik öykülerden gerçek öykülere kadar tüm sözlü ve yazılı kaynaklarda ödül yerini almış ,özendirici, teşvik edici, insanı peşinden koşturmuştur.
    Bugünlerde verilen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve sanat Büyük Ödülleri Ankara’da yapılan törenle sahiplerine verildi.
    -Edebiyat dalında , şair Sezai Karakoç,
    -Geleneksel sanatlar dalında , Hattat Hasan Çelbi,
    -Sanat Tarihi dalında , Prof.Dr. Semavi Eyice,
    - Eleştiri dalında, Doğan Hızlan, ödül alanlar arasında.
    Geçtiğimiz günlerde verilen Kültür Bakanlı Kültür Büyük Ödülü ,gazeteci yazar Çetin Altan’a verilmişti.
    Bu ödül tarihinin geçmişine bir ışık tutmak ve bilgiyi paylaşmak için ÖDÜLLER hakkında kısaca bilgi vermek istedim.
    Kültür Bakanlığında görevlerim sırasında , onur ve mutluluk duyduğum 1979 yılında büyük bir gayretle çıkarılmasını sağladığım KÜLTÜR BAKANLIĞI KÜLTÜR VE SANAT BÜYÜK ÖDÜLÜ YÖNETMELİĞİ olmuştur. Dönemin Kültür Bakanı harika bir kültür ve tarih adamı rahmetli Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı ve Kültür bakanlığı Müsteşarı saygı değer hocam Prof.Dr. Şerafettin Turan’ın olağanüstü destekleri ile çıkardığımız bu yönetmeliğe göre ilk KÜLTÜR BÜYÜK ÖDÜLÜ, 1979 yılı 29 Ekim akşamında ikinci TBMM binası salonlarında yapılan görkeml i bir törenle VARLIK YAYINLARI KURUCUSU VE YÖNETİİCİSİ YAŞAR NABİ NAYIR’A VERİLMİŞTİ.
    Bu anlamlı,etkili ve önemli ödül, örnek oldu kurumlara, kuruluşlara ,hız ve etkinlik kazandırdı.
    Daha sonraki yıllarda Cumhurbaşkanlığı ve TUBİTAK Ödülleri sırayı takip etti. Vakıflar, dernekler, Üniversiteler, Valilikler ve belediyeler değişik alanlarda ÖDÜLLER vermeyi hızlandırdılar.
    Ödül,üstün ,seçkin, saygın ve farklı olanı aramak, bulmak ve değerlendirmek demektir. Her konuda ve alanda en iyiye,en güzel olana, en kıymetli, estetik ve farklı olana verilmelidir. O zaman ödül hedefine ulaşır ve saygın bir ödül olur. O zaman ödül, büyük düşünür Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in , “ İpekli kumaş kıymetli olduğu için baş köşede duruyor,” dediği gibi, ÖDÜL , bir mutluluk, gurur, emek ve özgün üretim belgesi olarak baş köşede yerini alır, baş tacı edilir. Geleceğe en büyük armağan belge olarak bırakılır. Gelecek kuşaklara ışık tutar, mutluluk ve gurur kaynağı olur.
    Bilim, kültür ve sanat alanında alınan ödüller, maddiyatla ölçülmeden ,manevi değerleriyle , kralların tahtından, kraliçelerin tac’ından üstün olup onur verir, ölümsüz ve kalıcıdır.
    YAHYA AKSOY


    MADDEYİ TANIMAK

    MADDEYİ TANIMAK
    Dr. Sadık Özen

    Değerli arkadaşım Türk Öğer Koç’un "Maddeyi Tanımak" isimli kitabını beğeni ile okudum. Gerçekten güzel bir yapıt olmuş. Ancak yazı karakterinin çok küçük olmasını eleştiriyorum. Zira, ben yaştakilerin, daha rahatlıkla okuyabilmeleri için bu durumun dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Ki felsefi mahiyetteki böyle bir kitabı okuyucu kitlesinin gençlerden ziyade orta yaş grubu veya orta yaşın üstündekilerin olacağı kanısındayım.

    Kitabın ana teması olarak; Büyük Atatürk’ün "Akla uygunluğun, başlangıçta, gözle görülene üstün olması, bununla beraber akla uygunluğun gözle görülenle terbiyesi esası. Evvela sosyalist olmalı, Madde’yi tanımalı" görüşünün esas alınmış olduğunu görüyorum.

    "Evvela sosyalist olmalı" sözünü şimdilik bir yana bırakalım ve öncelikle "Madde" kavramını ele alalım. Sözlüklerde madde kavramının çok sayıda karşıtı ve açıklaması bulunuyor. Ancak burada üzerinde durulan insan ve insanoğunun toplumsal gelişimidir.

    Bu kitapta; maddeden başlayarak, maddi ve manevi varlıkların gelişmeleri, ilerleyişleri, en eski çağlardan başlarayak, evrim teorilerine paralellik içinde, ayrıntılı biçimde incelenmektedir.

    İnsanla akıl arasındaki bağlar, insanların beslenme, örtünme, araç yapma ve kullanmalarından icatlarına kadar bütün olgular doğal seyri içinde bir bir ele alınmıştır.

    Tanrı veya tanrıların insanlara sunduğu olanakları kullanabilmeleri, akıl ve inançlarının gelişmesi ve bunları kulanır hale gelişleri var olan felsefi görüşlere, yazarın katkı ve yorumları da eklenerek son derecede felsefi, bilimsel bir eser yaratılmıştır.

    Bütün bunları okuyucuların değerlendirmelerine bırakarak; Büyük Atatürk’ün söylemlerinden yararlanmak suretiyle; geçmişle günümüz arasında bir bağlantı kurmaya ve kıyaslama yapmaya çalışacağım. Zira bana göre önemli olan; tarihi süreç içerisinde oluşan gelişmelerin insanlığı, daha doğrusu toplumları bugün nereye getirmiş bulunduğudur. Buna son sosyolojik ve teknolojik gelişmeler de dahildir.

    Geçen tarihi süreç gözden geçirildiğinde ; insanların hayatta kalma ve barınma dönemlerinin çoktan aşıldığını, bunların yerlerini günümüzde konforlu yaşam döneminin almış olduğunu görüyoruz. Bu gelişim ve getirdiği olanaklar içinde; aklın ve toplumsal yapının buna paralel gelişme göstermesi beklenirken, ne yazık ki aşırı ihtiras, doyumsuzluk, bencillik, çıkarcılık, taraflılık ve bölücülük gibi duyguların ön plana çıktıkları görülmektedir.

    Bu durum; eskiden var olan yokluk ve olanaksızlıklar içinde yaşayan insan sürüleri yerine, bu defa, her türlü teknolojik imkanlara ve rahat yaşama koşullarına sahip; bilinçsiz, uzlaşmasız, akıl ve mantığını kullanmayan, sadece gününü gün etmeyi düşünen, acımasız ve fikirsiz insan sürülerinin oluşmakta olduğunu düşündürüyor.

    Büyük Atatürk’ün sözünü ettiği "Akla uygunluk olgusunun kullanılması"; ancak düşünme, yargılama ve sonuçlandırma gibi duyguların eyleme dönüşmesiyle gerçekleşebilr ve güçlenebilir. Oysa günümüzde bunun tam tersinin oluştuğu görülmektedir. Bu durum "Akla uygunluğun ve gözle görülenin önemini" daha da artırmak yerine, tam tersine, bundan daha da uzaklaşılmasına neden olmaktadır.

    Çoğulcu demokrasinin gereği sayılan, alınan-verilen oylara bağlı toplumsal çoğunluk, maalesef aklı geliştirme yerine, bu konuda çaba gösterenleri bilinçsizce cezalandırma yoluna gitmektedir. Bu ise, sorumsuz, bilinçsiz ve sadece kişilerin güncel çıkarlarına dayalı bir toplumun yaratılmasına neden olmuş bulunuyor. Bu durum, gözle görüleni terbiye esasına dayalı olmayan kısır bir gelişimdir.

    Böylece; yönetme erkini elinde bulunduran az sayıdaki insanın, bilinçsiz toplumları daha çok kendilerine tabi tutmaları gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Sonuç, yönetme hakkına sahip bireylerin güçlerinin daha da artması, toplumsal gelişmenin feodal yapılardakine benzer şekilde ilerlemesi, halkın teslimiyetçi bir karaktere bürünmesi şeklinde tecelli etmektedir.

    Amaçlar, ilkeler ve istekler; geçmişe nazaran yön değiştirmekte, moral değerler yitirilmekte, toplumsal eşitlik bozulmakta, sosyal ve ekonomik dengeler altüst olmakta; özgürlük istemi etrafında toplanan insanlar; sosyal gelişim ilkelerini bir yana bırakarak, daha çok eğlenmek, giyimlerinde, hareket ve davranışlarında daha serbest olmak ve cinsel dürtülerini ön plana çıkarmak gibi gelenek ve kürtürlerimize ters düşen durumların oluşmasına neden olmaktadırlar.

    Toplumun büyük bir kesimi, özellikle gençler, ülke sorunlarına sırt çevirerek, tamamen güncel heves ve isteklerini gerçekleştirebilme arzusuyla hareket etmekte, bazı yabancı sanatçı organizasyonları ve kültürümüzde yer almayan özel günlere olağanüstü önem vermekte ve kısa sürede yüzbinlercesi bir araya gelerek alanları doldurmaktadır.

    Toplumsal davalarda aynı şeyin görülmemesi ve aynı duyarlılığın ülkenin ve toplumun ciddi sorunları için gösterilmemesi son derecede üzücüdür. Bu olumsuz durumun, geçmişteki bilinçsiz insan sürülerinin, bir başka biçimde yeniden canlanışı olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

    Bir tarafta iş bulamayan, ailesinin geçimini sağlayamayan, hatta evine ekmek götüremediği için intihar edenlerin sayıları artarken ve on miyonlarca aile asgari ücretle yaşam savaşı verirken, büyük harcamalarla, bu denli etkinliklere katılarak ve zevk-ü sefa içinde yaşayanların oluşu toplumsal eşitlik ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin çarpıcı bir örneği olmaktadır.

    Şimdi de Atatürk’e atfedilen "Evvela sosyalist olmalı" sözlerine gelelim. Acaba ülkemizde, bugün, bu söyleme kulak veren ve bu ideoloji etrafında toplanan kaç kişi kalmıştır, doğrusu bunu merak ediyorum.

    Atatürk’ün sosyalist oluşu veya olmayışı ile ilgili büyük tartışmalar yapılmıştır ve hala bugün bile yapılmaktadır. Doğrusu ben bu tartışmaları gerekli görmüyorum, Türkiye’nin içinde bulunduğu, Atatürk İlke ve Devrimleri’nin bile tartışmaya açıldığı, hatta kişiliğinin eleştirildiği, Anayasamızın değişmez maddelerinin bile kaldırılması gibi son derecede olumsuzlukların yaratıldığı bu günkü ortamda, bu çeşit tartışmaların ülkemize ve toplumumuza herhangi bir yarar sağlayacağı kanısında değilim.

    Üstelik, altıok içerisinde ifadesini bulan devrimler bile teker teker gündemden kaldırılmaktadır. "Devletçilik" ilkesi bir köşeye sıkıştırılmış neredeyse yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya getirilmiştir. "Milliyetçik" ırkçılık olarak nitelendirilmeye başlamıştır.

    "Cumhuriyeçilik", "Devrimcilik", "Laiklik" ilkelerinin ise durumları hakkında ayrıntılı bir açıklama yapma gereğini duymuyorum. Geriye "Halkçlılk" ilkesi kalmakta olup, bu da halk dalkavukluğu yapmanın aracı olarak kullanılmaktadır.

    Atatürk büyük bir filozof ve büyük bir dahidir. Yukardaki sözlerinin; kişisel görüşlerinden ziyade, sahip olduğu felsefi görüşleri içinde yeralan genel bir değerlendirme olarak kabul edilebileceğini düşünüyorum. Zira Atatürk son derecede açık görüşlü, düşündüklerini net bir şekilde ortaya koyabilen, son derecede cesur ve söylediklerinin arkasında durabilen bir liderdir. Eğer ülkemiz için sosyalist yönetim tarzının gerekli olduğunu düşünmüş olsaydı; Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken ve devrimleri oluştururken sosyalist yönetin tarzına da yer verirdi..

    Atatürk’ün sağ-sol ideolojiler, "ist" ve "izm" gibi eklerle ilgili düşünce ve yorumlarıyla ilgili olarak "YANIT" isimli kendi kitabımdan aldığım bir bölümü butraya aktarıyorum. Bana göre burada zikredilen görüşler Atatürk’ün sosyalizm veya komünizm konularındaki görüşlerini açık bir şekilde ifade edebilecek mahiyettedir.

    ATATÜRK’ÜN SAĞI VE SOLU

    Söz buraya gelmişken Atatürk’ü kendi ideolojik görüşleri çerçevesinde değerlendirmeye çalışan bazı kişi ve kuruluşlara bir yanıt olmak üzere, Sayın Dr. Eren Akçiçek’in “Sevgili Atatürk ve Mustafa Kemal Olmak” isimli kitabında yayınlanan Atatürk’le ilgili bir anıya göz atmakta fayda görüyorum. Kitabın adını taşıyan başlık altında yazılanları okuduktan sonra; ilerici-gerici saplantısı içinde olan ve Atatürk’ü kendi tarafında gösterme çabası gösterenlerin, yanlış değerlendirmeler yapmakta olduklarını anlayacaklarını umarım. Bakın Ulu Atatürk bu konularda neler söylemiş:

    “Ne benim düşüncelerimi benimseyenler ‘Kemalist’, ne başardığımız devrimler ‘Kemalist Devrim’, ne de benim düşüncelerim ‘Kemalizm’ veya ‘Kemalist İdeoloji’ adı altında doktrinleştirilebilir.”

    “Biz bir savaş kazandık, savaş alanlarında kazandığımız zaferi yaptığımız devrimlerle taçlandırdık. Daha da yapacağımız çok şey var. Ancak kazandıklarımızın ve yaptıklarımızın tümü Türk Ulusu’na aittir. Her şeyi onun zeka ve maharetine ve çalışkanlığına güvenerek yaptık, doğrusu budur.”

    “Ben arkamda dondurulmuş, kalıplaşmış, değişmez doktrinler bırakmıyorum. Aksine yaptığımız ve yapacağımız doktrinlerin tümü gelişmeye ve yenileşmeye açıktır. Şayet yaptıklarımız için ‘Kemalist Devrim’ sizlere de ‘Kemalist’ denirse, benim, ulusumuzun yücelmesi ve yükselmesi için savunduğum düşüncelerim ‘Kemalizm’ adı altında doktrin olarak sunulursa, ulus bundan çok zarar görür.”

    “Benim düşüncelerim hiç bir zaman kalıplaştırılamaz. Çünkü ben ulusuma medeniyeti ve onu yakalayabilmesinin yollarını gösteriyorum. Medeniyet de düne bakmakla veya günü yakalamakla elde edilemez. Medeniyet bilimin yolundan geçer. Öyleyse medeni ulusların ne doktrinlere ne de kalıplaşmış yaptırımlara ihtiyacı vardır. Benim söylediklerim ve bizim yaptıklarımız ulusumuzun medeni uluslar arasındaki yerini alması içindir. Gerçekçi, akıllı, mantıklı düşünmeyen ulusların medeni alem içinde hem yerleri hem de şansları yoktur. Medeni toplum olma şansları ise hiç yoktur.”

    Atatürk; ideolojileri reddettiği gibi, O’nun sağa veya sola çekilmesi de doğru değildir. Bununla ilgili bir anı şöyledir:

    “Atatürk’ün muhafız alayından Sebahattin isimli bir üsteğmen arkadaşlarını güldürüyor. Katipten 84 lira olan aylık maaşını almış, tabanca taksiti, elbise taksiti, tabldot parası kesilince 50 lira kalmış, onu da sol cebine koymuş, iyice soluna doğru yatmış, gazinonun kapısından yavaş yavaş topallayarak giriyor. Sol tarafına fazla yük almış, bu yüzden batmak üzere olan bir gemi taklidi yaparak SOS imdat işaret veriyor. Herkes de bağrış çağrış ona gülüyor. O sırada yaveriyle beraber o civardan geçen Atatürk bu gürültü ve kahkahalarla ilgileniyor ve yaveri Yarbay Resuhi Bey’le beraber Sebahattin’in arkasından salona giriyor. Herkes birden susup ayağa kalkıyor. Fakat Sebahattin kapıya arkası dönük, hiç vaziyetini bozmadan sola meyilli durumda olduğu gibi kalıyor. Atatürk’ün olacağına ihtimal vermiyor. O’nu, tabur komutanı sanıyor.

    Atatürk birkaç adım ilerliyor ve Sebahattin’in omzuna dokunarak;
    ‘- Senin nen var çocuk? Ne oluyor?!...’ diye soruyor. Sebahattin;
    ‘- Efendim aylığımı aldım. Katip 50 lira verdi. Sol cebime koydum, çok ağır geldi, düzelemiyorum.’ yanıtını veriyor.

    Atatürk’ün kaşları çatılır. Bu komediyi kabul etmediği bellidir, fakat soğukkanlılığını bozmamıştır. Sebahattin’e;
    ‘- Çıkar ver bakayım o elliliği’ der
    Atatürk 50 lirayı alır, onu iki 25’lik yaparak Sebahattin’e verir ve:
    ‘- Şimdi bunu sağ cebine, bunu da sol cebine koyarsın. Dengeni bulur, aklını başına toplarsın’ der ve yaveriyle beraber ciddi ve küskün bir şekilde dışarı çıkar.

    Salondaki subaylar, çoğu teğmen, üsteğmen, birkaç yüzbaşı herkes korku ve şaşkınlık içindeydi. Her kafadan bir ses çıkıyor, en çok da Sebahattin’e yükleniyorlardı. Böyle karamsar bir hava içinde 15-20 dakika geçti. Atatürk’ün yaveri Resuhi Bey sert adımlarla mahmuzlarını çınlatarak salondan içeri girdi.
    “- Nerede Sebahattin ?”
    Sebahattin hemen fırlar, güzel bir esas duruşla yarbayın önünde dikilir.

    Resuhi Bey:
    “- Gazi Hazretleri senin 50 liranı geri gönderdi. Bunu yine sol cebine koysun, benim verdiğim iki 25 i de sağ cebine, dengesini muhafaza etsin !“ dedi.

    Resuhi Bey elindeki küçük kağıt parçasını okumak üzere açar ve orada bulunan subaylara dönerek;
    “- Gazi Paşa Hazretleri’nin sizlere de bir mesajı var.” der ve elindeki mesajı okur
    “- Türk Subayı her türlü ahval ve şerait altında sağa - sola asla meyletmeden, dimdik, beni takip edebilmelidir”

    Türk Milleti’nin vazgeçemeyeceği iki temel prensip;
    1- Atatürk sevgisi
    2- Cumhuriyetimizin temel nitelikleri yani Türk İnkılapları’dır.

    Hiç kimsenin, Atatürk’ü ve onun ilkelerini, kendi görüş ve çıkarları doğrultusunda yorumlamaya hakkı yoktur. Sayın Dr. Eren Akçiçek, bu anı ve yazılanlarla ilgili olarak, güvenilir ve hepsi birbirinden değerli sekiz kaynak gösteriyor. İsteyenler bu kitabı alır, okur ve kaynakları da gözden geçirirler. Akçiçek, bu kitabıyla büyük bir görevi yerine getirmiş ve birçok konuya açıklık kazandıran gerçekleri ortaya çıkarmış, Atatürk’ün din anlayışı, kişiliği, duygusallığı konularında birbirinden güzel örnekler sunmuştur. Bunları okurken aşırı duygusallaştığımı ve göz yaşlarımı tutamadığımı itiraf etmeliyim. Teşekkürler sana Sayın Akçiçek...

    Ben "Halkçılık" ilkesine sahip bir kişiyim. Halkçılık sözle olmaz. İnsanlarının ilkelerini, eylemleriyle ifade etmeleri gerektiği kanısındayım. Öncelikle halkı önemsemek, halkı sevmek, halka değer vermek ve duygıları paylaşmak gerekiyor. Ben bütün yaşamım boyunca bunu yapmaya çalıştım. Kendimi; içi sevgi dolu, Cumhuriyetimizin temel kurallarına candan bağlı, vatansever, Atatürkçü, iyi niyetli ve paylaşımcı olarak görüyor ve bu niteliklerimle iftihar ediyorum. Bunları yazmam, bir üstüngörü duygusuna sahip olduğumu düşündürebilir. Ama unutmayalım ki bu saydıklarım herkeste olması gereken nitelikler olup sadece bana özgü değildir. Hepimizin ortak yapısı böyle olmalıdır.
    Şimdi de sizlere, şu anda anımsadığım bir olayı, benim için büyük önem taşıyan bir anımı anlatmak, sözlerimi bu anıyla bitirmek istiyorum;

    1977 yılında Antalya’ya gelmiştim. İlk tanıştığım dostlarımdan biri DSİ Bölge Müdürlüğü Kanalet Fabrikası Müdürü Rahmetli Tuncel Serin olmuştu. O yıllarda Türkiye’nin nasıl bir siyasi ortamin içinde olduğunu en iyi bilenlerdenim. Zaman zaman Tuncel Beyle bir araya gelir, sohbet eder, dertleşiirdik. Kısa zamanda yakın dost olmuştuk. Kendisi, tıpkı benim gibi sosyal demokrat biriydi. Bana bir süredir, isimsiz bazı tehdit mektupları aldığını söylüyordu. Sonunda bu mektuplar ölüm tehditleri içermeye başlamıştı.
    Sonunda Tuncel Bey, Emniyet Siyasi Şubeye başvurmak zorunda kalmştı. Orada kendisine "Hangi ideolojidensin" diye sormuşlar, o da "Ben Dr. Sadık Özen’in ideolojisindenim" yanıtını vermiş. Şaşırmışlar ve bunun ne olduğunu sormuşlar. O da Sadık Bey’in ideolojisi "En üstün ideoloji en iyi niyettir" demiş.

    En üstün ideolojinin en iyi niyet olduğunu bir kere daha yineleyerek en derin saygılar sunuyorum.



  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri