Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Hayatın ve müziğin benzerlikleri konulu kompozisyon örneği lazım Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın Müziğin Doğuşu, Müziğin Tarihçesi, Müziğin Tarihi, Müziğin Ortaya Çıkışı Akıl ile ilgili
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 1      

  1. Kayıtsız Üye
    Sponsorlu Bağlantılar


    Hayatın ve müziğin benzerlikleri ile ilgili kompozisyon

    Sponsorlu Bağlantılar










  2. Sponsorlu Bağlantılar




    BATI MÜZİK TARİHİ


    ÖNSÖZ

    Müzik tarihini yazma fikri, aslında yazın yapılması planlanan bir sunum üzerine çıktı. Çeşitli bestecilerin tanıtılacağı sunumda müzik tarihini anlatacaktım, bu yazı da sunuma destek olacaktı. Sunum çeşitli nedenlerden dolayı yapılamayınca “Müzik Tarihi” konulu yazı, sonbahara kaldı. Müzik tarihini bir bütün olarak tek sayıda yazmayı planlıyordum ancak araştırmaya başlayınca bu tarihin hiç de basit ve bağımsız bir tarih olmadığını; siyasi tarih, düşünce tarihi ve uygarlık tarihi kavramlarıyla tamamen iç içe olduğunu gördüm. Bu kadar uzun, karmaşık bir tarihi hakkıyla anlatabilmek için bir aylık bir araştırmanın asla yetmeyeceğini, tek sayıda anlatılacak olan müzik tarihinin de okuyucular için oldukça yüzeysel kalacağını fark ettim. Bu bakımdan konuyu bölmeye ve her ay belli bir bölümü anlatmaya karar verdim. Belirtilen sebeplerden dolayı bu yazıya, bir yazı dizisinin ilk bölümü olarak bakılabilir. Ancak bu yazı dizisinin, bilinen yazı dizilerinden bir farkı var:

    Bir yazı dizisi en azından taslak olarak başta hazır olur, belli dönemlerde buna eklemeler yapılarak okuyucuya parça parça sunulur. Bu yazı dizisinin özelliği, henüz bir taslağının bile hazır olmayışı ve müzik tarihindeki yolculuğumuzda benim de sizlerle birlikte yavaş yavaş ilerleyecek olduğumdur. Bundan dolayı bu yazı dizisi kaç ay sürer, nasıl sürer, biter mi; bu konularda şimdiden bir şey söyleyemiyorum. Bu karanlık yol bazen beni endişelendirse de keşfetmenin verdiği heyecan, endişenin önüne geçiyor. Umarım, bu heyecanı sizlerle paylaşabilirim.

    Yazıma önceleri “Müzik Tarihi” diye başlamış olsam da bu başlığı “Batı Müzik Tarihi” olarak değiştirmek, daha doğru göründü. Şöyle ki bu yazı dâhilinde işlenecek olan Orta Çağ, Rönesans, Barok, Klasik, Romantik gibi dönemler; Batı Müziği’nin dönemleridir. Bu dönemler yaşanırken dünyanın dört bir yanında çok daha zengin müzikler vardı ve gelişiyordu. “Müzik Tarihi” başlığı, bütün o zengin müzikleri göz ardı etmek olacaktı ki buna hakkımız olmadığını düşündüm. Dünyadaki tüm müziklerin tarihini yazmak için ansiklopedi bile yetersiz kalacağından konumuzu “Batı Müzik Tarihi” ile sınırlandırıyor, başlığı böyle koyuyoruz.

    Müzik tarihinin siyasi tarih, düşünce tarihi ve uygarlık tarihiyle birebir alakalı olduğundan bahsetmiştim. Bu ilişkiyi dikkate alarak, dönemleri anlatırken o dönemde belli başlı hangi olaylar olduğunu, ne tür düşünce sistemleri ve felsefelerin hâkim olduğunu da ayrıntılı olarak incelemeyi düşünüyorum. Ancak böyle bir yaklaşımla, müzikteki değişme ve gelişmeleri iyi anlayabiliriz. Yazı ilerledikçe farklı ihtiyaçlar ortaya çıkacak, bu da inceleme metodunu kim bilir kendiliğinden değiştirecektir.

    Dönemleri o dönemin müziğinden örnekleri inceleyip basit anlamda armoni çözümlemeleri yaparak ele almayı planlıyorum. Armoni bilgisi eksik kullanıcılar için bu bilgileri basit hâlleriyle, yazı içerisinde vermeye çalışacağım. Yazı içerisinde veremeyeceğim daha karmaşık armoni konularını ise ekler hâlinde vermeyi düşünüyorum. Görüldüğü gibi henüz bir taslak olmadığından sadece düşünce ve planlarımı söyleyebiliyorum. Bunların hangilerini yapıp hangilerini yapamayacağımı tam olarak zaman gösterecek.

    Bu ayki konumuzla, yazı dizisine başlıyoruz: “Müziğin Doğuşu ve İlk Çağ Uygarlıklarında Müzik”. Eğlendirici ve öğretici bir süreç olması dileğiyle!

    MÜZİĞİN DOĞUŞU VE TARİH ÖNCESİ TOPLUMLARDA MÜZİK

    Müzik, insan yaşamındaki temel sanatlardan biri olmasına rağmen yazılı, en kısa tarih müzik tarihidir. Günümüzde mimari, resim, edebiyat, heykel gibi sanatların -tarih öncesi dönem dâhil- ayrıntılı ve somut bir tarihleri vardır oysa ayrıntılı ve somut bir müzik tarihinden, ancak Orta Çağdan itibaren bahsedilebilir.

    Müzik tarihinin bu sorununun farklı nedenleri vardır: Tam olarak çözülebilen müzik yazısının ancak Orta Çağdan itibaren var olması, bu sorunun temel nedenlerindendir. İlk Çağ Uygarlıkları ve tarih öncesi dönemlerden kalma, tam olarak çözülebilmiş bir müzik yazısından söz edemiyoruz. Ancak yazılı kaynaklar, çeşitli mağara resimleri ve efsanelerden bilgi alabildiğimiz o dönem müziği hakkında kesin bilgilere sahip olamayışımızın bir nedeni de diğer sanatlarla karşılaştırıldığında, müziğin günümüze ulaşmasının oldukça zor olmasıdır. Tarih öncesinden kalan bir mimari yapı veya bir heykel, kazılardan çok az bozularak çıkarılabilmektedir. Yazı MÖ 3000 yıllarında bulunduğundan o dönemlerin edebiyatı hakkında da elimizde somut bilgiler vardır. Ancak sesi kaydetmeye yarayan fonograf, çok yakın bir tarihte, 1877’de Edison tarafından icat edilmiştir. Arkeolojik kazılarda bulunan müzik aletlerinin çıkardığı sesler ile geleneklerine çok sıkı bağlı ilkel kabilelerin törenleri, eski dönemlerdeki müziğe biraz ışık tutabilmekteyse de kesin bir bilgi sağlamaktan çok uzaktır. Efsaneler, kabileler aracılığıyla günümüze biraz bozularak gelebilmiştir ancak değişikliğe uğramaya çok daha müsait olan müziğin günümüze değişmeden gelmesi olanaksızdır.

    Bunlar gibi ve bunlara bağlanabilecek birçok nedenden dolayı Orta Çağ Öncesi Uygarlıklarının müziği üzerindeki örtü, hâlen kaldırılabilmiş değildir. Ancak antropologların kazıları ve sosyologların o dönemin toplumsal yapısı üzerine yaptıkları araştırmalar sayesinde, müziğin o dönemde az çok neyi andırdığı ve toplum yaşamındaki yeri hakkında bilgi sağlanabilmektedir. Bu araştırmaların sorduğu temel soru şudur: “Müzik, nasıl ortaya çıktı?”

    İnsanoğlunun Kültürel Evrimi

    Antropolojik açıdan insanın kültürel evrimi, üç temel çağ içinde yer almaktadır:
    1. Paleolitik Çağ (Eski Taş/Yontma Taş Devri, Üretim Öncesi Dönem, Başlangıçtan MÖ 10.000 yılına kadar)
    2. Neolitik Çağ (Yeni Taş/Cilalı Taş Devri, Üretim-Tarımın Başlaması, MÖ 10.000-MÖ 1800)
    3. Endüstri Çağı (Bronz ve Demir Çağı, MÖ 1800)

    Paleolitik Çağda, tarım ve üretim henüz gelişmemişti. Avcılık ve toplayıcılığın hâkim olduğu bu dönemde yaşam, avcı ve toplayıcı grupların komünal hâlde yaşaması şeklindeydi. 20-30 kişilik bu gruplar, avlanılan ve toplanan besini paylaşıyordu. Günümüzdeki gibi bir aile yaşantısı yoktu. Üretimin olmamasından dolayı yerleşik bir düzen yoktu, topluluklar göçebe hâlde yaşıyorlardı.

    MÖ 10.000 yılındaki Neolitik Çağda, bambaşka bir tablo ile karşılaşılır: Tarımın bulunması ve bu bağlamda üretim mantığının gelişmesi, sosyologlara göre insanoğlunun geçirdiği en önemli kültür devrimlerinden biridir. Tarım sayesinde yerleşik düzene geçilmiş, toplulukta iş bölümünün zorunluluğu yüzünden meslekler türemiş, yerleşik yaşam giderek kent yaşamına dönüşmüş ve böylece İlk Çağ Uygarlıklarının temeli atılmıştır. İnsanlığın yaklaşık iki milyon yıllık bir geçmişi olduğunu varsayarsak Paleolitik Çağın iki milyon yıla yakın sürmesine karşın Neolitik Çağın sadece sekiz bin yıl sürdüğünü görürüz. Üretimle birlikte insanoğlunun kültür evrimi bir anda, inanılmaz bir şekilde hızlanmıştır. Zaten mağaralarda bulunan ilk sanat eserleri de MÖ 50-40.000 yılları arasında, Paleolitik Çağın sonuna aittir.

    Şu ana kadar kazılarda ele geçen en eski çalgı, 1995 yılında Slovenya’da bulunan yaklaşık 43.000 yıllık bir flüt’tür. “Neanderthal Flute” diye adlandırılan kalıntının müzik yapma aracı olarak kullanılıp kullanılmadığı konusunda, kesin bir kanıt yoktur. Genel kanı, o zamanlarda kemikleri işleyebilen herhangi bir teknolojinin bulunmamasından ötürü bunun bir çalgı olamayacağı yönündedir. Bir çalgı olması muhtemel ilk çalgılar, MÖ 14-12.000 yıllarından kalmadır. Bunlar genel olarak vurmalı çalgılar olup Erken Neolitik Çağa aittir.

    Müziğin Doğuşu

    Müziğin doğuşuyla ilgili birçok teori ortaya atılmıştır. Müzik tarihine ilk kez ilgi duyulan Romantik Dönemin hâkim olduğu 19. yy.da birçok filozof, müzik ve bilim insanı; insanoğlunun müziği nasıl bulduğu konusunda teoriler ortaya atmıştır. Müziğin doğuşu üzerinde tartışmadan önce, bir noktayı sorgulamakta fayda var: “ İnsanoğlu, müziği yaratmış mıdır, keşif mi etmiştir?”

    Müziği insanoğlunun resim, yazı veya heykel gibi bulduğunu söylemek tamamen yanlış olmasa da bu bilgi, müziğin bir yönünü kaçırmamıza neden olur: Müzik, insanoğlu dünya üzerinde var olmadan da doğanın içindeydi. Kuşların ötüşü, denizin dalgası veya rüzgârın sesinin birer müzik olmadığını kim iddia edebilir? Bu açıdan bakıldığında insanoğlu, müziği ancak keşfedebilir. Sonsuz bir müzik malzemesi doğada hazır vardı, insanoğlu sadece onu keşfetti ve çağdan çağa evriltti.

    Müziğin keşfedilmesi sorunsalına küçük de olsa bir açıklık getirdiğimize göre “müziğin insan hayatına nasıl girdiği” sorusuna dönebiliriz. Müziğin nasıl doğduğu ile ilgili teoriler; genel anlamda, biyolojik teoriler ve linguistik (dil bilim) teoriler olarak ikiye ayrılır. Çıkış noktaları biraz farklı olsa da bu iki dal, tek bir noktada birleşiyor gibidir: Biyolojik teoriler, insanın doğa ve hayvan seslerini taklit ederek müziği geliştirdiğini, linguistik teoriler ise müziğin manzum konuşma (şiir)dan evrildiğini öne sürer. İki teorinin birleştiği nokta şudur: Müzik, çalgılardan önce insan tarafından yapılmıştır; ilk müzik, insan sesidir. Bunun bir başka bilimsel kanıtı, İsrail’de bulunan ve 60 bin yıllık olduğu tahmin edilen Neanderthal’in günümüz insanının dil kemiğinin yapısına çok benzemesidir. Bunun anlamı; o dönem insanının, ağzıyla müzik yapmaya en az bizim kadar elverişli olduğudur.

    Tarih öncesi insanlara ait birtakım resimler, o dönemlerde çeşitli dinî ve din dışı törenlerin yapıldığını gösterir. Bu törenleri genelde, o dönemde toplumun en bilge kişileri kabul edilen şairler yönetirdi. Yazının bulunmasına kadar geçen süreçte, toplumlarda gelenek ve efsaneler sözlü olarak aktarılırdı. Bu aktarma, genelde manzum konuşma biçimindeydi. Aktarma görevini doğal olarak manzum konuşma ustaları olan şairler üstlenince “toplumun en bilge kişileri” hâline geldiler. Bu durum, Antik Yunan’da filozofların ortaya çıkmasına kadar devam etti. Manzum konuşmanın kendi içinde barındırdığı doğal ezgiselliği ve ritmi, şiirlerin çeşitlenerek söylenmesini sağladı. Doğadan aldığı seslerle elinde güçlü bir malzeme olan insanoğlu da bu şiirleri giderek ezgilerle söylemeye başladı. Farklı törenlerde, farklı ezgilerin, farklı duygularla söylenmesi sonucunda müzik çeşitlendi ve gelişti. Örneğin; büyük bir av sonrasında coşkulu, bir ölüm üzerine hüzünlü veya baharın gelmesiyle canlı, renkli bir müzik ortaya çıktı.

    Bu dönemlerde müziğin eğlence amacıyla söylenmesi pek söz konusu değildi; genelde, bir tören sırasında söyleniyordu. Müzik, o dönemlerde dinle iç içeydi ve “büyü” olarak nitelendiriliyordu. Daha sonraları insanın doğa üzerindeki egemenliği artınca büyü, etkisini yitirdi. Bu arada müzik de giderek törenlerin dışına çıkıp toplumsal yaşayışa katıldı. “Ninni” kavramının da bu dönemde oluştuğu söylenebilir. İnsanların gündelik çalışma tempoları içinde yaptıkları müzik, içine “ritim” kavramını katarak başka bir boyut kazanacaktı.

    Tarım devrimiyle gelişen üretim toplumundaki toplu çalışma süreci, hâliyle bir düzen ihtiyacını beraberinde getirdi. Bu düzenin ve motivasyonun sağlanması amacıyla da müziğe başvuruldu. Yapılan işin düzenli bir ritim gerektirmesi, müzikte ritmin doğuşunu sağladı. Ritim, basit bir ezgi ve duruma uygun bir söz ile destekleniyordu. Böylece, hem motivasyon sağlanıyor hem de bireyin topluluk dışına çıkması engelleniyordu. Bu durumun aynısı, 20. yüzyıl müziğine yön veren Blues’un doğuşunda da görülür: 18 ve 19. yüzyıllarda Amerika’ya Afrika’dan getirilen kişiler, tarlalarda “beyaz adamın kölesi” olarak çalışıyorlardı. Son derece ağır koşullar ve işkence altında çalışmak zorunda olan köleler, kendi ülkelerinden getirdikleri müziği, kendi durumlarına uygun hâle getirip çalışma sırasında söylediler. Amerika’nın farklı noktalarında eş zamanlı olarak gelişen bu müzik, daha sonra “Blues” adını aldı ve popüler müzikte, bilinen tüm türlerin kökenini oluşturdu.

    Ritmin ve ritimli çalgıların diğer tüm çalgılardan önce gelişmesinin nedeni, insanın ilk başta ritme yatkın olmasıdır çünkü hiçbir gerece ihtiyaç duymaksızın vücuduyla ritim tutabilir. Önceleri tekdüze olan bu ritim, insanın daha fazla uzvunu kullanmasıyla gelişmiş, zenginleşmiştir. Ritim çalgıları kadar eski diğer bir çalgı türü, nefesli çalgılardır. Doğada bolca bulunan kamış ve içi boş kemiklerden, insanoğlu çok rahat ses çıkarabilmiştir.

    Çalgıların gelişmesinde dikkat edilecek bir nokta, yaylı ve telli çalgıların nefesli ve ritmik çalgılardan çok daha sonra gelişmiş olmasıdır. Bunun nedeni, müziğin uzunca bir süre törensel amaçla kullanılmasıdır. Bu bağlamda ezgi görevini şaire devretmiş olan insanoğlu, sadece ezgisel yönü olan bu çalgılara pek ihtiyaç duymamıştır. Ancak daha sonraları tören dışında müziğin gelişimi, yaylı ve telli çalgıların gelişmesini sağlar. Bu çalgıların, avlanma sırasında kullanılan yayın çıkardığı seslerden esinlenmiş olması muhtemeldir.

    İlk uygarlıklara kadar herhangi bir “sanat müziği” tanımından söz edilemez. O zamana kadar müzik, herkes tarafından yapılıyordu. Üretim toplumu ve kentleşme sonrasında gelişen iş bölümü, “meslek” ve “zanaat” kavramlarının, bu da “müzisyen” kavramının ortaya çıkmasını sağlayacak; müzik yapma, halktan yavaş yavaş bir sınıfa geçecek, böylece “sanat müziği” kavramı ortaya çıkacaktı.

    İLK ÇAĞ UYGARLIKLARI

    Toplumsal yaşama geçiş ve kentleşme, görkemli İlk Çağ Uygarlıklarını doğurdu. Çin, Mısır ve Yunan gibi uygarlıklar; sanat alanında “görkemli eserler” meydana getirdiler. Böyle görkemli eserler vermiş bu uygarlıkların o dönemde müzik hakkında hiçbir şey yapmamış olmaları düşünülemez. Gerek tam çözülmüş nota yazılarının bulunmaması gerekse kaynakların yok olması gibi nedenlerden ötürü uygarlıkların müziği hakkında yeterli bilgiye sahip olmasak da kazılar ve dönemin düşünürleri sayesinde bu uygarlıklarda müziğin yeri hakkında bilgi edinebiliyoruz.

    ORTA ASYA UYGARLIKLARI

    Çin Müziği

    Bilinen en eski geçmişe sahip Çin Müziği’nin 4000 yıllık bir tarihi var. Çin Müziği, Batı’daki müziğin gelişmesinde de kilit bir rol oynamıştır çünkü MÖ 1500’lerde Mısır Müziği’ni, Mısır Müziği de daha sonraları Akdeniz üzerinden, Avrupa Uygarlıklarını etkilemiştir.

    Çeşitli kaynaklar; müziğin Çin’de çok yaygınlaştığını, müziğe özellikle saray ve tapınaklarda oldukça önem verildiğini, müziğin imparatorlar tarafından kurumsallaştırıldığını belirtmektedir. Müziğin, yer ile gök uyumunu yansıttığına inanan Çinliler için, dinî bir yanı da vardı. Ünlü Çin Filozofu Confucius (Konfüçyüs) de (MÖ 551-479) müziğin halkın eğitilmesi ve insanların ahlaklı birer birey hâline getirilmelerinde çok önemli bir araç olduğundan bahseder. Yunan Filozofu Platon da daha sonraları müziğin eğitimdeki öneminden bahsederken Konfüçyüs’ün bu düşüncelerinden etkilenmiştir.

    Müzik, Çin’in toplumsal hayatında o denli yaygınlaşacaktı ki MÖ 246 yılında İmparator Si Huang, müziği yasaklayacak; var olan tüm çalgıları ve yazılı kaynakları imha edecekti. Bu karanlık dönem çok uzun sürmedi, Han Hanedanı Zamanı (MÖ 206-MS 220)nda müzik tekrar gelişti ancak Si Huang’ın yazılı kaynakların önemli bir bölümünü yok etmesi, bu dönemden önceki Çin Müziği hakkında elimizde çok az bilginin kalmasına neden oldu. Han Hanedanı Zamanında gelişen Çin Müziği, Tang Hanedanı (618-907) ile Hung Hanedanı (960-1279) dönemlerinde altın çağına ulaştı. Bu dönemlerde, saraylarda büyük korolar ve 300 kişiden fazla üyeli orkestralar bulunuyordu. Ayrıca bu dönemde Çin’de yapılan müzik, çok sesli bir müzik’ti. Bu durum; Çin’in Batı’dan, kiliseden çok daha önce çok sesliliği bulduğunu gösterir.

    Çin dizesinin oluşumu, bir efsaneyle anlatılır: İmp. Huang Ti (MÖ 2697-2597), bakanlarından birini aynı büyüklükte bambu kamışı kesmeye yollamış. Bakan bir adet kamış kesmiş ve üflediğinde “Hoang Çong” (sarı çan) adlı sesi bulmuş (Bu ses, günümüz notasyonunda “fa” sesine karşılık gelir.). Derken bakanın iki omzuna, biri erkek biri dişi iki anka kuşu konmuş ve her biri, altı değişik ses çıkarmış. Bakan da bu sesleri yakalamak için farklı uzunlukta on iki adet kamış kesmiş ve günümüzdeki 12’lik kromatik diziye benzer bir dize bulmuş ve seslere “liu” adını vermiş. Kuramcılar, 12 sesi daha sonraları 60’a, hatta 360’a kadar çıkarmışlar ancak bu kuramlar uygulama alanına girmemiş. Her ne kadar Ming Hanedanı’ndan (MS 1368-1643) Prens Tsai-yu, eşit aralıktaki günümüz kromatik dizisi gibi 12 sesten oluşan diziyi tanıtmışsa da bu da uygulamaya geçmemiş, kuramda kalmakla yetinmiştir. Çin’de sadece 5 sesli pentatonik dizi kullanılmıştır. Görüldüğü üzere; Çin Müziği, günümüzde kullandığımız birçok armoni teorisinin temellerini Avrupa’dan daha önce atmıştır.

    Japon Müziği

    Japonya’nın 3. yy.da Kore’yi istila etmesi sonucu, Çin sanatı Japonya’nın içine girdi. Bu bakımdan, Japon Müziği ile Çin Müziği büyük benzerlikler taşır. Yalnız Japon Müziği, günümüzde Çin Müziği’ne göre daha iyi korunabilmiştir. Çin’deki gibi 5 sesli dizinin yanında, 12 sesli diziyi de kullanan Japon Müziği, başlıca üç gruba ayrılır:
    1. Gagaku: Bir tür tapınak müziğidir ancak kutsal öğeler taşımaz. Nefesli, telli, vurmalı çalgılar ve gonglar kullanılır.
    2. Kagura: Yalnız ses ile yapılan bir müziktir. Kutsal özellikler taşır.
    3. Nogaku: Japon tiyatro müziğidir. Müzik, oyunun karakterine göre değiştiği için oldukça değişken bir biçim gösterir. Buda törenlerinin etkisi altındaki şarkılar, Batı’daki arya biçimini de andırır.

    Hint Müziği

    Hindistan’da da müziğin 4000 yıla yakın bir geçmişi vardır ancak eski zamanların müziği hakkında pek fazla bilgi yoktur. Bu dönemlerde müzik, Hint Kutsal Öğretisi ile tam bir birlik içindeydi. Kutsal öğreti, “Veda” (Kültür, Bilgi) adını taşıyan dört kitapta toplanmıştı. Bu kitaplardan üçüncüsü “Samaveda” (Şarkı Bilgisi), Eski Hint toplumunun müziği hakkında bilgi veriyordu. Kitap, Tanrı’ya adanan kurbanlarda söylenen ilahilerden bahsediyor, bir yandan da müzik teorisi hakkında bilgiler barındırıyordu. Yine bu kitapta bulunan bir efsaneye göre; müzik, Tanrı Brahma ve Tanrıça Sarasvati’nin bir eseriydi. Hintlilerin bilinen en eski çalgısı olan “Vina” ise Tanrı ve Tanrıçanın oğulları Naredda tarafından yapılmıştı. Tanrı Brahma, halkına Vina’yı vererek onları ödüllendirmişti. Bu yüzden Eski Hindistan’da müzik, kutsal sayılırdı.

    Bilinen Hint Müziği, 4-6. yüzyıllar arasında gelişme gösterdi. Önceleri komşu kültürlerden beslenen Hint Müziği, 11. yüzyılda Müslümanlığın etkisiyle Arap-Fars öğeleri ile zenginleşti. Genel olarak doğaçlamaya dayalı Hint Müziği’nde, 132 makam bulunur. Bu makamlar; renk, duygu, ruh durumu anlamına gelen “raga” olarak adlandırılır. Her raganın kullanıldığı farklı bir tören, farklı bir mevsim ve günün farklı bir saati vardı. Bir oktav, “şruti” denen 22 adet aralığa bölünmüştü ve aralıkların arası eşit değildi. Bu oktav yapısı, Türk Müziği’ndeki koma aralıklı makam yapısına çok benzer; bu da Hint Müziği’ndeki Müslüman etkisini açıklar.

    Ritim ölçüsü olarak “tala” kullanılırdı. Bugün bildiğimiz anlamda ritmin tersine; düzenli aralıklı değil, cümle uzunluklarına göre şekillenmiş, düzensiz aralıklı idi.

    MEZOPOTAMYA VE MISIR UYGARLIĞI

    İlk Uygarlıkların Mezopotamya ve Mısır’da Ortaya Çıkışının Nedenleri

    Tarım devriminin sonucunda insanoğlunun göçebe yaşamı bırakıp yerleşik yaşama geçtiğini söylemiştik. Yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte yavaş yavaş aile kavramı ortaya çıkacak, sonra kentler kurulacak ve kentlerden, görkemli İlk Çağ Uygarlıkları şekillenecekti. Tarım devrimiyle birlikte yerleşik yaşama geçiş, birçok yerde farklı zamanlarda gerçekleşti. Bu geçişin hızlı olduğu bölgeler, genellikle tarıma elverişli olan akarsu delta ve vadileri idi. Ayrıca bu bölgelerde görece fazla olan nüfus yoğunluğu, siyasal örgütlenmenin ilk örneklerinin bu bölgelerde ortaya çıkmasına neden oldu.

    Fırat ve Dicle nehirlerinin arasında kalan verimli Mezopotamya Bölgesi’nin tarihin ilk uygarlıklarına ev sahipliği yapmış olması, bu yüzden tesadüf değildir. Ancak dünya üzerinde birçok verimli bölge varken neden burada uygarlıkların ortaya çıkmış olduğu sorusu, yukarıda bahsettiğimiz nedenle açıklanamaz. Bu bölgeyi diğer verimli bölgelerden ayırt eden önemli bir özellik, Fırat ve Dicle’nin akışının son derece düzensiz olmasıdır. Öyle ki zaman zaman kuraklığa neden olacak kadar az su taşırken, zaman zaman nehir yakınındaki şehirleri tamamen su altında bırakacak kadar güçlü bir şekilde akar. Nehirlerin bu dengesiz rejimi, halkı çeşitli su kanalları ve setler inşa etmeye zorlamıştır. Su setlerinin inşası ve düzenli bakımı, insanların düzenli bir şekilde çalışmasını zorunlu kılmıştır. Böylece “yönetim, siyasal bağlılık, otorite” gibi bir uygarlığın temellerini oluşturan kavramlar ortaya çıkmıştır.

    Benzer bir durum, Mısır Uygarlığı’nın doğuşunda da gözlenebilir. Bu uygarlığa ev sahipliği yapan da verimli Nil Deltası’dır. Fırat ve Dicle’deki gibi dengesiz bir rejim, Nil nehrinde de söz konusudur. Mısır Uygarlığı ile Mezopotamya Uygarlığı arasındaki en belirgin fark, Mezopotamya’da bölünmüş devletler ve siyasi istikrarsızlık hâkimken, Mısır’da çok daha derli toplu bir yapının bulunmasıdır. Bunun en önemli nedeni, Mısır’ın Mezopotamya gibi sık sık göçebe kabilelerin saldırılarına uğramamasıdır. Mısır bu şansını, Nil Deltası’nı çevreleyen ve geçit vermeyen çöle borçludur.

    Dünya tarihinde bu uygarlıkların ön plana çıkmış olmalarının diğer bir nedeni, tarihin en önemli unsurlarından biri olan yazının ilk kez Mezopotamya’daki Sümerliler tarafından kullanılmış olmasıdır. Yazının bulunmasıyla olaylar, sözlü gelenekten çok daha iyi bir şekilde, kuşaktan kuşağa aktarılabilmiştir. Bu durum, müzik tarihi açısından da önemlidir çünkü müzik hakkında yazılmış ilk yazılı kaynaklar, yine bu zamana aittir.

    Mezopotamya ve Mısır’da Düşünce

    Mezopotamya ve Mısır’da bir düşünce sistemi veya felsefeden söz edilemez. Bu uygarlıklarda astronomi, matematik ve geometri bilimleri oldukça gelişmiştir. Bu bilimler, tamamen ihtiyaçlar doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Tarımın yılın zaman dilimleri ve mevsimlerle ilgisinden, yıldızların hareketine göre takvim çıkarma ihtiyacı doğmuştur. Nehirlerin düzensiz rejimleri nedeniyle setlerin, sık sık meydana gelen taşkınlarla oluşan bataklıkları kurutmak içinse su kanallarının inşa edilmesi ihtiyacı, matematik ve geometri bilimlerinin gelişmesini sağlamıştır.

    Mezopotamya Müziği

    Dönemin müziği hakkında bilgileri çeşitli mağara resimleri, yazılar ve enstrüman kalıntılarından alabiliyoruz. Mezopotamya’nın ilk uygarlığı olan Sümerlilerin tapınaklarında yapılan dinsel törenlerdeki yakarışlar, şiirsel özellikler taşıyordu. Bu yakarışların zamanla şarkılara dönüştüğü sanılmaktadır. MÖ 2000 yıllarından kalan belgeler, Sümer dualarında rahiplere bir koronun eşlik ettiğini yazar. Bu dualardaki ezgilere “sir”, rahibi ve koroya eşlik eden kamış kavallara “sem”, dinsel şarkılara da “ersemma” adı verilirdi.

    Bu zamanlarda yalnızca dinî müzikler yapılmıyordu. Bu dönemdeki diğer müzik örnekleri; düğün şarkıları, cenaze şarkıları, savaş müziği, çalışma şarkıları, bebekler için söylenen şarkılar, dans müziği, taverna müziği ve şölen şarkıları idi.

    Sümerlilerin ve onlardan sonra bölgeye hâkim olan Akatların dillerindeki kelimeler incelendiğinde, çeşitli müzik terimlerine rastlanır (MÖ 2500). Bu terimlere enstrüman isimleri, akort teknikleri, çalma teknikleri, müzik türleri örnek olarak verilebilir. Tarihte bilinen en eski besteciye de bu yazılarda rastlanır. MÖ 2300 yıllarında Ur kentinde yaşamış “Enheduanna” adlı bir rahibenin Ay Tanrısı Nanna ve Ay Tanrıçası Inanna’ya şarkılar yazdığından bahsedilir. Bu şarkıların sözleri, çivi yazılı tabletlerde günümüze kadar gelebilmiştir.

    Babilli Müzisyenler, MÖ 1800’lü yıllarda müzik konusunda yazmaya başladılar. “Enstrüman Akorduyla İlgili Bilgiler, Çalma Teknikleri, Nota Aralıkları ve Müzik Türleri” başlıca konulardı. Şu ana kadar bulunan en eski, yazılı müzik parçası ise yine Babillilere aittir. MÖ 1400-1250 yıllarından kalma olduğu sanılan bu parça, çivi yazısıyla, tablet üzerine yazılmıştır. Şarkı, Hurri dilindedir ancak tam olarak çevirisi yapılamamıştır. Ay Tanrısı’nın karısı Nikkal’a yazılmış bir şarkı olduğu tahmin edilmektedir. Müziğinin nasıl olduğu hakkında kayda değer bir buluş yoktur.

    Müzik notasının ilk örnekleri bulunmuş olmasına rağmen dönemin müzisyenleri, parçaları notaya bakıp çalmıyorlardı. Nota sadece, müziği diğer nesillere aktarmak için kullanılan bir araçtı. Müzisyen notaya bakıyor, müziği öğreniyor ve sonra ezberden veya değiştirerek çalıyordu.

    Babilli Müzisyenlerin, müzik teorileri hakkında yazmaları; o zamanın müziği hakkında az çok fikir sahibi olmamızı sağlar. Bu yazılardan çıkarılabilenlere göre Babilliler ve büyük ihtimalle daha önce yaşayan Sümerliler, 7 notalık diyatonik dize’yi kullanıyorlardı. Kuramsal olarak 7 farklı diyatonik dize bulmuşlardı. Bu diziler, daha sonra Antik Yunan Uygarlığı’nda kullanılacak olan dizeler ile büyük benzerlik gösterecekti. Antik Yunan’da kullanılan dizilerin, Avrupa Müziği ve oradan günümüz müziğini etkilediği düşünülürse; “Günümüzdeki armoninin temeli, daha ilk çağlarda atılmıştır.” denilebilir.

    Arkeologların eski bir Sümer kenti olan Ur’da yaptığı kazılar sonucu, çeşitli lir kalıntılarına ulaşılmıştır. Hatta kalıntıları bulunan ve MÖ 3200 yılından kaldığı tahmin edilen, Sümerlilerin kullanmış olduğu lir; yeniden birleştirilmiştir. Bu lir, boğa formunda olduğundan “boğa liri” (bull lyre) olarak adlandırılmıştır. Boğa formunun, verimliliği simgelediği düşünülmektedir. Bunların dışında, dönemin bilinen çalgıları; yan ve düz çalınan flüt “tiğ”, küçük davul “balag”, timpaninin ilkeli olan ikili davul “lilis”, bir çeşit tef olan “adapa”dır.

    Mısır Müziği

    Araştırmalar, Mısır Müziği’nin MÖ 4000 yılına dayanan bir geçmişi olduğunu göstermektedir. Piramit ve sfenkslerde bulunan resimlerde; çok kişili korolar, çeşitli arp, lir, flüt ve vurmalı çalgılardan oluşan büyük orkestralar göze çarpmaktadır. Bunlar, Mısır’da müziğin önemli bir yer tuttuğu konusunda bize kanıt sağlar. Ancak, müzik teorisi veya notasyonlarla ilgili herhangi bir kanıta rastlanmamıştır.

    Mısır Müziği, MÖ 2700 yıllarında Mezopotamya Müziği’nden, MÖ 1600’lerde ise Çin Müziği’nden etkilenmiştir. Bu etkiye kanıt olarak Çin Müziği’nde kullanılan bazı çalgıların Mısır’da bulunmuş olması gösterilebilir. Mısır Müziği, daha sonra Yahudi Müziği’ni etkileyecek ve oradan da Avrupa Müziği etkilenecekti.

    Arp, Mısır Müziği’nin önemli bir enstrümanıydı. Zaten arpın kökeninin de Mısır olduğu tahmin edilmektedir. İlk arplar, oldukça büyük olup yere oturtularak çalınıyordu. Sonraları daha küçük arplar kullanılmaya başlandı. Büyük arpların tel sayısı 6 ila 8 iken, küçük arplarda tel sayısı 16’ya kadar çıkabiliyordu. Bunların dışında, “trigon” adı verilen üçgen biçimli bir arp da kullanılmaktaydı.

    Üflemeli çalgılar olarak; tek kamıştan oluşan “kaval”, çift kamıştan oluşan “çifte kaval” ve orduda kullanılan “trompetler” örnek gösterilebilir.

    Vurmalı çalgılara örnek olarak da bir çeşit küçük timpani olan “el davulu”, birbirine vurarak çalınan iki çubuktan oluşan, mantığı bizim kullandığımız kaşığa benzeyen “krotal” ve sallayarak ses elde edilen “sistre” gösterilebilir.



    Bu ayki yazımızda, “Müziğin Doğuşu” konusuna kısa bir giriş yapıp bazı İlk Çağ Uygarlıklarındaki müziği inceledik. Bu müzikler her ne kadar Batı Müziği’yle ilgili temeller içeriyorsa da Batı Müziği, Antik Yunan Uygarlığı ile başlamıştır. Gelecek ay, Antik Yunan Uygarlığı’nın müziğini; bu uygarlığın tarihi, düşünce sistemi ve toplumsal yaşayışı ile birlikte ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.



  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri