Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

İki savaş arası dönemde dünyada görülen teknolojik , bilimsel ve kültürel gelişmeler nelerdir ? Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın Aşağıdaki Cümlelerde Sanayi İnkılabı İle Birlikte
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 5      

  1. Kayıtsız Üye
    Sponsorlu Bağlantılar


    İki savaş arası dönemde dünyada görülen teknolojik, bilimsel ve kültürel gelişmeler nelerdir

    Sponsorlu Bağlantılar










  2. Sponsorlu Bağlantılar




    20. Yüzyılda Bilim, Teknoloji ve Kültür

    20.yy.Genel Görünüm

    SANAT

    20. yy.da modern sanat ile çağdaş sanat kavramları iç içe geçmiş durumdadır. Değişen toplumsal ve ekonomik ortamın koşullarına uygun bir sanat yaratma çabasıyla geleneksel, tarihsel ya da akademik biçim ve kalıpları yıkmaya yönelen modern sanat, çok çeşitli akımları, kuramları ve eğilimleri içermektedir. l890’larda Avrupa’da birbiri ardınca ortaya çıkmaya başlayan akım ye üsluplar modern sanatın çekirdeğini oluşturmuştur. 1900-1910 yılları arasında resim anlayışlarında köklü değişimler yaşanmıştır. Bu akım ve üslupların en önemlileri arasında yeni izlenimcilik, simgecilik, na bi’ler, art nouveau, fovizm (1905), kübizm (1907), soyut resim (1910), gelecekçilik (fütürizm), dışavurumculuk (ekspresyonizm), Ascan okulu, süprematizm, yapımcılık (konstrüktivizm), ışıncılık, orfizm, metafizik resim, vortisizm, de stijl, pürizm, dadacılık, yeni nesnelcilik, gerçeküstücülük (sürrealizm), toplumsal gerçekçilik, soyut dışavurumculuk, ham sanat (brüt sanat), pop sanat, minimal sanat,kavramsal sanat ve yeni dışavurumculuk sayılabilir.

    Betimleyici olmayan ve fıgürlere yer vermeyen (non-figüratif) sanat ile soyut sanat, 20. yy. boyunca önemini koruyan eğilimlerin başında gelmekteydiler. Soyut sanatçılar (1910) doğal görünümleri ya da biçimleri olduğu gibi yansıtmaktan kaçındılar. Bu sıralarda fotoğrafın ve fotomekanik kopya tekniklerinin gelişmesi de sanatın gelişimi üzerinde çok açık olmamakla birlikte önemli etkiler bırakmış; bir anlamda, o güne değin fizik dünyayı doğru olarak betimleme aracı gibi görülen resmi bu durumdan kurtarmıştı. Birbirlerinden farklı tavırları ve anlatım biçimleri olmasına karşın çağdaş sanatların hepsinin ortak noktası, 20. yy. yaşamının değişen koşullarına karşı duyulan duygusal tepkiyi dile getirme isteği olmuştur. Belki de bu yüzden çağçıl ressamlardan Franz Marc, gönülsüzce olsa gerek, şöyle diyordu: “Geleceğin sanatı artık bilimsel yorumlarımıza koşut biçimlendirmeler yapmak zorunda kalacaktır.” Resim sanatının olanaklarını bu doğrultuda değerlendirmeleri açısından sanatçıların hemen hepsi moderndi. Değişen koşulların başında hızlı yoğun teknolojik değişimler, bilimsel bilgi ve görüşlerin hızla yayılması, geleneksel inanç ve değerlerin görünüşteki anlamsızlığı. Batılı olmayan kültürleri anlama çabaları geliyordu.

    20. yy. mimarlığındaki gelişmeler de, kütlelerin ve biçimlerin ritmik düzenlemesiyle, geometrik bir temanın ışık ve gölge ile ifade edilmesiyle, sanayileşen toplumun gereksinimi olarak ortaya çıkan yeni yapı tipleriyle yakından bağlantılıydı. Böylece Chicago okulu, işlevsel (fonksiyonalizm), art deco, art nouveau, de stijl, bauhaus, uluslararası üslup, yeni brütalizm ve postmodernizm gibi akımlar en ‘Önemli çağdaş mimarlık üslup ve eğilimleri arasında yer aldı.

    Müzik

    Plastik sanatlardaki bu gelişmelere paralel olarak 20. yy.da müzik alanında da köklü değişimler yaşanmıştır. Arnold Schönberg, öğrencileri Anton Webern ve Alban Berg ile birlikte on iki ton (Atonal) müziğini oluşturdular. Müzikte, kompozisyonun büyükçe bir bölümünün yinelenmesine dayalı bir teknik alan “dizisellik” (seriyalizm) ya da seriyal müzik ile on iki ton müziği terimleri arasında çağdaş kullanımda çoğu kez ayrım yapılmakla birlikte, daha kesin bir tanımla, on iki ton müziği seriyal müziğin yalnızca bir örneğini oluşturmaktadır. Arnold Schönberg ve on iki ton müziğinin öteki temsilcileri, kompozisyonda sesleri dizisel olarak düzenleme yöntemini benimserken, diğer bazı besteciler de müziğin başka öğelerini dizileştirmeye yönelmişlerdir. Örneğin Pierre Boulez yapıtlarında ses, ritm, tonalite (gürlük derecesi) ve notaların çalınış biçimini dizisel öğeler olarak kullanmıştır. 20. yy.ın ilk çeyreğinde birkaç besteci (Charles Ives, 3. M. Hauer), bazı teknik özellikleriyle Schönberg’in on iki ton müziğine benzeyen besteler yazarak onun habercisi olmuşlarsa da bu teknik Schönberg’in buluşu olarak kabul edilmiştir. Onun tanınmış öğrencileri arasında bulunan Avusturyalı Anton Webern ile Alban Berg de on iki ses müziği yazmışlarsa da bu tekniği öğretmenlerinden farklı bir biçimde uygulamışlardır. Çağdaş müzikteki değişimi simgeleyen on iki ton müziğinden örnekler vermiş öteki önemli besteciler arasında Igor Stravinski, Hans Werner Henze, Ernst Krenek ve Karlheinz Stockhausen sayılabilir.

    Öte yandan izlenimci ressamların genel estetik yaklaşımından etkilenmekle birlikte, bestelerinde disharmonik müziğe benzer tekniklerden yararlanmayan izlenimci müzikçiler de vardır. İzlenimci müziğin genellikle narin, edilgen ve ruh haline bağlı olduğu düşünülürse de gerçekte bu tür müzikte ölçülülük, vurgudan kaçınma ve durağanlık belirgindir. Bestecinin başlı başına güzel ve gizemli bir amaç olarak gördüğü saf sese duyduğu hayranlık; son derece çarpıcı, renkli bir etki yaratır. Teknik yönden bu özellikler çoğunlukla armoninin durağanlığı, tonalitenin belirsizliği, keskin biçim karşıtlıklarıyla ritmik atılımların bulunmayışı ve melodi ile eşlik arasındaki ayırımın bulanıklaşmasından doğar. Her ne kadar müzikteki izlenimciliğe, romantizmin aşırılıklarından uzaklaşma hareketi olarak bakılırsa da, bu akımın temel özelliklerinin pek çoğu Franz List, Richard Wagner ve Aleksandr Scriabin gibi dışavurumculuğun romantik öncüleri sayılan bestecilerin yapıtlarında da görülebilir. İzlenimci müzik alanında başı çeken Claude Achille Debussy’den başka Maurice Ravel, Frederick Delius, Ottorino Respighi, Manuel de Falla, Karol Szymanowskı ve Charles Griffes gibi sanatçılar da izlenimci besteciler arasında sayılırlar. Bundan başka 20. yy. müziğine damgasını vurmuş besteciler arasında farklı eğilimleri yansıtanlar ve birer doruk noktası oluşturanlar da bulunmaktadır Bela Bartok, İgor Stravinski, Sergei Prokofiev, Şostakoviç gibi adlar çağın önde gelen kompozitörleri arasında sayılabilirler.

    BİLİM VE TEKNOLOJİ

    Şimdi de 20. yy.da bilim ve teknoloji alanlarındaki gelişmelere bir göz atalım. Bilindiği gibi 19 yy’ ın sonunda doğaya bütünüyle egemen olma düşlemi hemen hemen gerçekleşmiş gibi görünmekteydi. Ama bu iyimser güvenin gerçekçi olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Atomların saldığı ışınımların, bilinen mekanik ilkelerle açıklanması gitgide güçleşmekteydi. Daha da önemli bir sorun, fiziğin, varlığının gösterilmesi bir türlü olanaklı olmayan bir maddenin, esirin (ether), hipotetik niteliklerine gün geçtikçe artan bir biçimde bağımlı duruma gelmesiydi. On yıl gibi kısa bir süre içinde, yaklaşık 1895 ile 1905 yıllan arasında, bu ve buna benzer sorunlar doruğa ulaştı ve 19. yy.ın büyük çabalarla oluşturduğu mekanikçi sistemin yıkılmasına yol açtı. X ışınlarının ve radyoaktifliğin bulunması, atom yapısının sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu ortaya çıkardı. Max Planck’ın ısıl ışınım problemine getirdiği çözüm, enerji kavramına, klasik termodinamikle açıklanması olanaksız bir kesinsizlik ya da kesiklilik niteliği kazandırıyordu, böylece 1900 lu yıllarda kuvanta mekaniğinin doğuş sancıları başlamıştı. Bütün bunlardan daha şaşırtıcı ve kaygılandırıcı bir gelişme de, Albert Einstein’ın 1905’te ortaya attığı “özel görelilik” kuramı oldu. Bu kuram, esir (ether) kavramını ve bu kavrama dayalı fiziği tümden yıkmakla kalmıyor, fiziği, olguların gözlenmesi yerine, olgularla gözlemciler arasındaki ilişkilerin incelenmesi biçiminde yeniden tanımlıyordu. Gözlenen olgunun, gözlemcinin olguya göre hızına ve bulunduğu yere bağlı olduğu ortaya çıkıyor; mutlak uzay kavramının bir kurmaca (fiction) olduğu anlaşılıyordu. Fiziğin temelleri parçalanıp yok olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

    Fizikteki bu çağdaş devrimin henüz ne bilim tarihi açısından bu tümüyle özümsenmiş olduğunu, ne de felsefe tarafından algılanabildiğini. söyleyebiliriz. Yalnız şu kadarı söylenebilir ki, bilim 20. yy. başlarında ortaya çıkan bütün sorunlarla, ancak eskisinden bütünüyle farklı yeni bir fizik bilimi oluşturarak başa çıkabilmiştir. Bu yeni fizik biliminde artık mekanik modellere yer yoktur; çünkü. örneğin ışık gibi kimi süreçler için çelişkisiz bir model oluşturmak olanaksızdır. Artık fiziksel gerçekliğin kesinlikle bilinebileceğinden değil, ancak bazı ölçümlerin yapılabilmesi olasılığından söz edilebilmektedir. Bütün bu saptamalara karşın 20. yy. biliminin gerçekten şaşılacak başarılar elde ettiğimden kuşku duyulamaz. Yeni fizik (kuvantum mekaniği, görelilik kuramı, parçacık fiziği) sağduyuya aykırı düşen sonuçlara varmış gibi görünse de, fiziksel gerçekliğin sınırlarına ulaşıp bunları incelemeyi olanaklı kılınıştır. Geliştirilen aygıtlar ve ulaşılan matematiksel yetkinlik sayesinde temel (atomaltı) parçacıklar kolaylıkla gözlenip denetlenebilmekte, evrenin oluşumunun ilk anları canlandırabilmekte (Stephen Hawking), böylece bütün evrenin yapısı, geleceği,. başlangıcı ve sonu önceden sezilebilmektedir. .

    Fizikteki devrim kimyayı ve biyolojiyi de etkilemiştir. Böylece atomlarla moleküllerin ve hücrelerle bunların genetik yapılarının akla hayale gelmez ölçülerde denetlenebilmesi olanakları (biyoteknoloji) ortaya çıkmıştır. Günümüzde moleküllerin isteğe uygun olarak biçimlendirilmesi basit bir işlem haline gelmiştir. Genetik mühendisliği evrim sürecine etkin olarak müdahale olanağı sağlamış; canlı organizmaları, insan da dahil olmak üzere, özel amaçlara uygun olarak biçimlendirme (klonlama tekniği) gündeme gelmiştir.

    Bu ikinci bilimsel devrim, sonuçları yararlı da zararlı da olsa insanlık tarihinin en önemli olgusu olmaya adaydır.

    1900’lü yıllarda Max Planck’ın “kuvantlar kuramı”m ortaya koyduğu sıralarda Sigmund Freud da “Die Trüumdeutung” (RüyaYorumu) adlı yapıtıyla psikolojide devrim yaratan bir anlayışı geliştirmiştir. Derinlik psikolojisi ya da psikanaliz kuramı olarak bilinen insanın içdünyasına bu yeni bakışın temel ilkeleri sözü geçen yapıtta ortaya konmuştur. Bundan sonra art arda yayımladığı eserleriyle ünü gittikçe artan ve birçok ülkeden kalkıp gelen genç doktor adaylarının çevresinde toplanmasına neden olan Freud’un kurup geliştirdiği psikanalitik kuram, 20. yy.ın insani bilimleri platformunda en çok tartışılan konularından biri olmuştur. Önermiş olduğu kavram ve. mekanizmalar bilimsel düzeyde yoğun araştırma ve tartışma konusu yapılmış, bazılarının destekleyici nitelikte bulgular ortaya çıkarılmış fakat hemen hemen hiç birinin bilimsel geçerliliği kesin olarak kanıtlanamamıştır. Bu konuda özellikle organisist görüşü savunanların eleştirileri sonucu organo-dinamik öğretiler (Wilhelm Reich, Erich Fromm) doğmuştur. Kendisine yöneltilen eleştirileri psikanalitik çerçeve içinde yanıtlamaya çalışan Freud sonrası psikanaliz kuramları ise, bir ölçüde Freud’un görüşlerinin zaman içinde değişime ve evrime uğraması sonucu birbirleriyle çelişmeler gösterirler. Ne var ki Freud’un görüşleri 20. yy.da, felsefi ve siyasi düzey de de, boyutları Descartesçı insan anlayışından Marksizme varan geniş bir alanda, eleştirinin ağırlık kazandığı verimli tartışmalara yol açmıştır. Görüşlerine yöneltilen eleştirilere karşın Freud’ün düşünceleri, antropoloji, eğitim, toplumbilim, tarih felsefe ve psikiyatri gibi bilim dallarında yazın alanında dinde ve yaşamın hemen her kesiminde etkili olmuştur. Günümüzde birçok eklemlenmelere uğrayarak başlangıcındaki durumundan. farklı olan psikoanaliz kuramı pek çok tıp merkezlerinde psikoterapi ve psikiyatri adıyla kendisine yer bulmuş ve bugüne değin de birçok davranış bozuklu i ortaya çıkararak pekçok hastayı iyi etmiştir..

    Teknoloji

    Bilimlerin, pratik yaşam gereksinimlerinin karşılanmasına ya da insanın çevresini denetleme biçimlendirme ve değiştirme çabalarına yönelik uygulamalarına teknoloji (uygulayımbilim) diyoruz Teknoloji, bilimsel bilgi üretimlerinin yaşama geçirilmesidir. Öte yandan bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçları verimli ve bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütününü ifade eden bir anlama da sahiptir teknoloji. Alet yapma yeteneği, insan türünü öteki canlılardan ayıran temel bir nitelik olduğu için de insan, ta baştan beri teknoloji üreten bir varlık olarak bilinir ve teknolojinin tarihi insanlığın tüm evrimini içerir. İlk uygarlıklardan sanayi devrimine değin (İ.Ö. 3000-İ.Ö. 1875) teknolojinin gelişiminde uzun ve zorlu bir yol kat edilmiştir.

    Teknolojik gelişmenin giderek ivme kazandığı ve günümüzdeki baş döndürücü hıza ulaştığı 20. yy.ı, 1945 ‘e değin ve 1945 ‘ten sonra olmak üzere iki döneme ayırmak olanaklıdır. Hiroşima’ya ilk atom bombasının atıldığı 1945 yılı nükleer çağın başlangıcı; ama bir başka açıdan da bilgisayar çağının başlangıç yılı olarak kabul edilebilir. 1900-1945 yıllan arasında dünyamız iki büyük savaş yaşamış, 1945 sonrasında ise üçüncü bir dünya savaşının gölgesi altında (soğuk savaş) barışı sürdürebilmiştir. 1900-1945 döneminin başlıca teknolojik gelişmelerini şöyle özetleyebiliriz: Enerji alanında, elektrik enerjisi üretimi dev boyutlara ulaşmış, 1913’te petrolün işlenmesinde kraking yönteminin bulunması, plastikler, yapay kauçuk ve yapay elyaf üretimi açısından çok önemli bir adım olmuştur. 1911 ‘de vitaminlerin belirlenmesi, 1928’de penisilinin keşfi ve 1943 ‘te de antibiyotiğin üretimine geçilmesi sağlık alanındaki önemli gelişmeler arasında sayılabilir. 1895 ‘te X ışınlarının bulunmasıyla başlayan bir dizi buluş (radyoaktiflik, yapay radyoaktiflik ve 1938’de çekirdek bölünmesi) nükleer çağın yolunu açmış; 1903 ‘te ilk uçuşunu yapan uçak, sonraki yıllarda gaz tribünüyle donatılarak jet uçağına dönüşmüş ve 1960’larda sesüstü hızlara ulaşmıştır. Bu dönemde yer alan en önemli gelişmelerden biri de 1901 ‘de radyonun, 1907’de de elektronik lambanın geliştirilmesidir. Böylece modern teknolojinin en önemli bileşeni durumuna gelecek olan elektronik alanında ilk adımlar atıldı ve bunu radar ve televizyonun (siyah-beyaz 1929, renkli 1953) geliştirilmesi izledi.

    1947 yılında transistorun bulunması, elektroniğin her alamnı büyük ölçüde etkiledi; ama bu etki en çok bilgisayarlarda gözlendi. Sonraki yıllarda tümleşik (integral) devrenin geliştirilmesi, mikro işlemcileri, sanayinin, bilimsel araştırınalann ve giderek günlük yaşamın aynlmaz parçası durumuna getirdi. Otomasyon, robotlar ve yapay zekâ (artificial intelligence) bu alandaki en önemli gelişmeler oldu. 1957 ‘de Sputnik 1 ‘le başlayan uzay çağı serüveni, 1961 ‘de Vostok 1 ‘le gerçekleştirilen ilk insanlı uzay uçuşu, 1966’da Lunik 1 ‘le Ay’a yapılan ilk yumuşak iniş, 1969’da Apollo 11 ‘le insanın Ay’a ilk kez ayak basması gibi bir dizi başarıyla devam etti. Bu başarılar, öteki gezegenlere yönelen insansız uçuşlarla ve 1981 yılın da uzay mekiğinin geliştirilmesiyle artarak sürdü.

    20. yy.daki en önemli ve tartışmalı gelişmelerden biri de genetik mühendisliği olmuştur. Teknolojinin bilim temeline oturtulmasıyla, 19. yy.dan bu yana bilimsel bilgiden yararlanan teknolojide önemli gelişmeler sağlanmış, öte yandan teknolojik süreçlere de bilimsel ilkelerin uygulanmaya başlandığı gözlenmiştir. Böylece bilim ve teknoloji arasındaki etkileşim sonucunda sistem mühendisliği ve yöneylem araştırmacılığı gibi yeni disiplinler; benzetim (simülasyon) ve matematiksel modelleme gibi yeni yöntemler ortaya çıkmıştır.

    Teknolojinin çeşitli uygarlıklarda tarih boyunca gösterdiği gelişmede, toplumla ilişkiler açısından, başlıca üç özellik dikkati çekmektedir: Bu özellikleri toplumsal gereksinim, toplumun kaynakları ve toplumsal ortam ile ilgi başlıkları altında toplayabiliriz. Teknolojik gelişme, günümüzde pek çok sorunu da beraberinde getirmiş olmakla birlikte; onun egemenliği altına girmeden ve ona yabancılaşmadan teknolojiyle uyum içinde yaşamanın yollarını aramak gerekmektedir. Zaten günümüz toplumları bu olumsuz gelişmeler karşısında önemli kararlar almak durumundadırlar. Teknolojik geliş meyi toplumsal amaçlarla uyumlu olacak biçimde denetleyip düzenlemenin gerekliliği ve yaşamın her alanında onsuz olunamaya cağı göz önünde bulundurulmalıdır.

    Öte yandan teknolojinin günümüzde çok büyük bir hızla ilerlediği de dikkate alındığında, birey ve toplumlara büyük bir sorumluluk yüklenmektedir.Teknolojik gelişmenin ortaya çıkardığı temel sorunları dört ana başlık altında özetleyebiliriz: Nükleer teknolojinin yol açtığı sorunlar, nüfus pat laması, doğal kaynakların hızla tükenmesi, çevre sorunları ve öbür toplumsal sorunlar (açlık, salgın hastalıklar, savaş ve terörizm). Nükleer teknolojinin denetimi sorunu, temel olarak siyasal bir so nın biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun temelinde, dün yanın, her biri bir devlet biçiminde örgütlenmiş olan çeşitli uluslara ayrılmış yapısı yatmaktadır. Soğuk savaş döneminde nükleer silahlar ulusların tepesinde Damokles’in kılıcı gibi sallanmışlar ve uzun yıllar toplumlara korkular yaşatmışlardır. Atom bombalarının gezegenimizi yok edecek sayıda olması, bilim adamının toplumuna karşı görev ve sorumluluğu konusunu ciddi bir biçimde gündeme getirmiştir. Teknolojinin yalnızca bir araç olduğu, yapıcı amaçlar için de, yıkıcı amaçlar için de kullanılabileceği genel olarak kabul gören bir görüştür. Buradaki temel sorun, kullanım biçimini toplumların hangi amaç ve süreçlerle belirleyeceği sorunudur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra hiç değilse şimdilik böyle bir tehlike gündemden çıkmış gibi görünmektedir; ama yine de atom bombası hammaddesi kaçakçılığı ve nükleer silahların ter eline geç me tehlikesi gündemdedir.

    İnsanlık eğer nükleer yıkım tehlikesini atlatabilirse, çok yakın bir gelecekte büyük bir nüfus patlaması sorunuyla karşı karşıya kalacaktır. Bu sorunun çözümünde, modern teknolojinin de yardımıyla, tutulabilecek iki yol var gibi görünmektedir. Bunlardan birincisi doğum kontrolü yöntemlerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıdır. Ne var ki teknolojinin bu konuda sunduğu olanaklara, kimi ahlaksal değerlere ve dinsel tabulara dayanılarak karşı çıkılmaktadır. Bu tutu mu 1994 yılında yapılan Dünya Nüfus Kongresi ‘nde izledik. Hıristiyan ve İslam dünyasının tutucu çevreleri nüfus kontrolüne karşı çıktı. Ancak dünya nüfusuyla yeryüzü kaynakları arasında belirli bir dengenin sağlanabilmesi için çatışmanın bir biçimde çözülmesi gerekmektedir. Öte yandan en iyimser tahminler bile, uygulanacak doğum kontrol programlarıyla nüfus artış hızında 20. yy.ın sonunda ancak küçük bir azalma sağlanabileceğini öngörmektedir. Bu durumda dünya gıda üretiminin artıniması için çok yoğun çabaların harcanması gerekmektedir. Modem teknolojinin bu çabada çok büyük katkısının olacağı kuşkusuz. Çağdaş toplumların, modern teknolojinin de etkisiyle, karşılaştıkları en önemli sorunlardan bir baş-kası çevre sorunu olarak karşımıza çıkmakta. İnsanoğlu yüzyıllar dan beri çevreye zarar veren etkinlikler içinde bulundu. Ama günümüzde, bir yandan nüfusun aşırı biçimde artmış olması, öbür yan dan sanayileşmenin ulaştığı düzey, çevre sorununu dünya çapında bir bunalıma dönüştürmüştür. Bunalıma yol açan temel nedenin teknolojinin kendisi değil, insan tarafından kullanılış ve uygulanış biçimi olduğunu vurgulamakta yarar var. Tarihin varılan bu noktasın da insanlık yok olma ya da sağlıklı gelişmeye giden yollardan biri arasında bir seçim yapma durumundadır. Bu seçiminde ona felsefi düşünmenin problem çözen ve yol gösterici model üreten etkinliğinin yararlı olacağı kuşku götürmez.

    SİYASİ

    20. yy.da yaşananlar sanki “uyumlu uyumsuzluklar” dan oluşan bir süreci andırmakta. Siyaset ve ekonomi alanında çağın ilk on yılında, “La Belle époque" döneminde, geleceğin toz pembe olacağı varsayılmaktaydı. Buhar gücüne elektriğin eklenişi teknolojide hızlı bir gelişimi doğurdu. 1905 yılında Sovyet devriminin ilk provası yapıldı. Kapitalizm, Marksizm ve Faşizm gibi siyasal ya da ekonomik boyutlu ideolojiler toplum politikaları olarak ortaya çıktılar. 1914’te başlayan 1. Dünya Savaşı’nı, büyük imparatorlukların dağılması izledi. Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve nihayet Rusya Çarlığı yıkılırken, bu çok uluslu rejimlerin yerine genç ve yeni toplumlar geçti. 1917’de Sovyet devrimi ile dünya ilk kez sosyalist bir toplum modeliyle karşılaştı. Dünya pazarlarını ele geçirme yarışı ve üretimdeki artışa oranla dünya ya egemen olma anlayışı ön plana geçti. 1939’da başlayan II. Dünya Savaşı da bir ekonomik üstünlük savaşı olarak görünmekle birlikte, bilim ve teknolojideki üstünlüğü de vurgulamaktaydı. Söz konusu süreç bugün için de geçerlidir. 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılışıyla ortaya çıkan sosyo-politik durum bir süre belirsizlikler yaratmışsa da, resmi ideoloji olarak sosyalizmin dünyaya egemen olma iddiasından vazgeçmesi, yerini dinsel akımların almasına bıraktı. Öyle görünüyor ki komünist ideoloji sanki dinsel ideolojileri dengelemekte, birinin zaafı öbürünün öne çıkmasına yaramaktadır. l990’lı yıllar bu izlenimlerin gözlenmesiyle geçmiştir.

    Sonuç

    20. yy.da farklı biçimlerde ve yönlerde ortaya çıkmış olan felsefi söylemleri önyargısız ve betimleyici bir yöntemle gözlemlemeye ve ortaya çıkan sonuçları da çözümleyici bir irdelemeden sonra bireşimci bir biçimde yorumlamaya çalıştık. Geleneksel iyimserlik (optimizm) ile kötümserlik (pesimizm) felsefesi arasında umudumuzu yitirmeden daha iyici (meliorist) bir düşünceyi somutlaştırmaya çalıştık. Felsefe dizgeleri de Duhem’e göre tıpkı fizik bır kuram gibi zihnin yalın ve an bir görüşü olarak benimsenmeli, yapay bir kurma (konstrüksiyon) olarak anlaşılmalıdır. 20. yy. bilimlerinin temel ilkeleri arasında doğan kriz artık matematik-mantıksal saltıklıklardan söz edilemeyeceğini göstermiştir. Gaston Bachelard’ın dediği gibi “Bilimde artık ilk doğrular yoktur; yalnızca ilk yanlışlar vardır.” Günümüzde geçerli olan yeni usçuluk,. kuramsal olmayan ama uygulamaya yönelik olan bir usçuluktur (rationalisme appliqud) Yine günümüzde egemen olan felsefe de artık bir evet in düşüncesı değil, ama bir “hayır”ın felsefesidir Yukarıda gördüğümüz gibi 1905 yılında Einstein’ın başlangıçta değişmezler kuramı (spezıelle relativıtatst heone) adını alan teori 1908 yılında Minkowski’nin de katkılarıyla uzay ve zaman boyutunun matematiksel formülasyonuyla genişletilerek 1910 yılında genel görelilik kuramı (allgemeine relativitatstheorie) adını almıştır. Böylece Einstein’ın buluşları eski evren anlayışını temelden sarsmış mikro ve makro fizik evrensel çekimin dışına taşmış, W. Heisenberg in atomaltı dünyasında karşılaştığı belirsizlik bağıntıları determinizmin sarsılmasına yol açmıştır. Ayni biçimde Niehls Bohr’un çekirdek fiziğindeki yeni yorumları da evren öğretisini tümüyle değiştirmiştir. Dalga mekaniği; kuvanta kuramı, Broglie kardeşlerin buluşları, Batı bilimsel düşünüşünde köklü değişmelere yol açmıştır. Çağımızın paradoksal gibi görünen belirtilen ya da ortaya çıkarılan bulguları bilimlerden felsefelere, politikalardan teknolojilere değin uzayıp gitmekte ve günümüze kadar gelmektedir. Bilimlerin temellerindeki kriz yine yukarıda değindiğimiz gibi çağın hemen başında estetik dünyasına da yansımış, böylece soyut sanat, dizisel müzik, kolaj sanatı ortaya çıkmış ve geleneksel yapılarda çeşitli dönüşümlere neden olmuştur.

    20.yy. Düşünce Akımları-Nejat Bozkurt-Morpa Kültür Yayınları-2003

    BuDunÇar:
    On dokuzuncu yüzyıl boyunca hızla gelişen bilim, yirminci yüzyılda daha da çabuk ilerledi. Bilimsel keşifler sayıca arttığı gibi, daha önce hiç görülmemiş sayıdaki bilim adamı, daha etkin ve daha gelişmiş bir donanım kullanarak çok kez şaşırtıcı sonuçlara ulaştı; bunlar, birkaç nesil öncesinin hayal gücü en kuvvetli aydınlarını bile hayrete düşürecek nitelikteydi. Bu kadar çok bilimsel araştırma doğal olarak çok miktarda yeni ve ayrıntılı delilleri de beraberinde getirdi ve fiziksel evren hakkında bazı karmaşık ve özel kavramlar doğdu. Ancak, hala yirminci yüzyılda yaşadığımızdan bu yüzyılda gelişen bilimi tarihsel açıdan değerlendirmek için vakit henüz çok erkendir. Bilimin gelişmesi hala devam etmektedir ve yapılan araştırmaların büyük bir kısmı, geride durup onları tarihsel perspektif açısından görmemize izin vermeyecek kadar yenidir. Böyle olmakla birlikte, yirminci yüzyıl biliminin bazı konularını seçmek ve gelişim çizgisini vermek mümkündür.

    Yirminci yüzyıl bilimi, birçok yeni sahada araştırma yapmayı kolaylaştıran yirminci yüzyıl teknolojisindeki dikkat çekici gelişmeler tarafından da değişime uğratılmıştır her ne kadar burada, bu sürece dâhil olan bütün farklı teknolojileri ve bunların neticesi olarak ortaya çıkan yeni bilim dallarının hepsini ele almak mümkün değilse de, 1960’lı yıllardan beri her çeşit bilginin toplanmasında ve işlenmesinde devrim yapmış olan elektronik biliminden ve bilgisayar teknolojisinden bahsetmek gerekir.

    YİRMİNCİ YÜZYILDA BİYOLOJİ

    Darvinizmin doğurduğu sonuçlar

    Darwin’in evrim teorisi, biyolojiyi derinden etkilemiştir. Hayvanların ve bitkilerin gelişmesi konusuna duyulan ilgiyi o kadar arttırmıştır ki, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yapılan biyoloji araştırmalarının en büyük kısmı bu konu üzerinde olmuştur. Diğer taraftan teorinin bütünü, bilimsel yöntemin klasik bir örneğini, bilimde tüme varımın ideal modelini sunmuş gibi görünmekteydi. Zira Darwin, biyoloji ile ilgili çok büyük miktarda ayrıntılı bilgi toplamış ve bunları kendi kurduğu evrim teorisinde kullanmıştı.

    1860’lardan 1880’lere kadar, gerek türler arası gerekse türiçi üyeler arasındaki evrimsel ilişkileri araştırmak gayesiyle morfolojide (canlı varlıkların şekillerini inceleyen bilim dalı) büyük gayretler sarf edilmişti. Morfologlar, iki ya da daha çok organizma gruplarına ortak atalar bulmaya, ortak şekillerin gerisinde temel bir birim keşfetmeye ve belli bir hayvanın gelişme tarihi gösterecek soy ağaçlarını çizecek çalışmıştı. Liderleri, darwinin savunucusu Ernst HÆKEL idi.

    Yirmici yüzyılda deneysel embriyolojinin gelişmesi için ortam hazırlandı ve bitki türleri melezleme konusunda deneyler başlatıldı. Bu deneyler özellikle Hugo de VRİES tarafından yapıldı. De Vries, 1890’larda Hilversum yakınında, şöhret olmasını sağlayacak bir bitki ile karşılaştı: bu bitki, akşam nergisiydi (oenthera lamarckiana). De vries bu bitkinin oldukça farklı iki ırkının aynı çayırda yan yana büyüdüğünü fark etti. Kendi kendilerini döllendiklerinde kendilerine benzer döl verdiklerini, fakat çapraz döllenmede, üç farklı tipin ortaya çıktığını gördü; her tip, yeni türler oluşturacak kadar farklı yaprak şekli ve başka özellikler göstermekteydi.

    Mutasyon teorisi, evolüsyona, yeni ve deneye daha fazla dayalı bir yaklaşım getirdi; benzer şekilde, deneyi esas alan yaklaşım da embriyolojiye yeni bir bakış getirdi. Morfologların yaklaşımı ve biyogenetik yasası karşısında gittikçe artan memnuniyetsizlik 1888’de Wilhelm ROUX ile doruğa ulaştı. 1850’de Almanya’nın doğusundaki jena şehrinde doğan Roux, 1888’de, kurbağa embriyoları üzerinde yaptığı deneylerin sonuçlarını yayınladı. Bu çalışmasında, yumurtadan embriyoya ve sonra kurbağaya geçiş mekanizmasını analiz etmekteydi. Roux, yeni bir gelişim teorisi(mozaik teorisi) teklif etti ve bu teoriye göre, yumurta içindeki hücre bölünmeleri sırasında, hücre içinde bulunan kalıtımsal tanecikler eşit olarak dağılmıyordu. Bu sebeple, her bölünmede ortaya çıkan iki yeni hücre, farklı kalıtımsal özelliklere sahip olacaktı. Yeni bölünmeler bu özellikleri daha da sınırlayacak ve sonunda meydana gelen hücrenin, belirli ve tek bir doku tipi ile ilgili sadece tek bir kalıtım özelliği bulunacaktı. Bu, deney ile doğrulanabilir bir teoriydi ve Roux da böyle yaptı.

    Mendelizim

    Yeni yüzyılın başında, ileride biyoloji bilimini etkileyecek bir başka faktör belirdi: bu da, Mendel’in çalışmalarının yeni keşfiydi. Gregor MENDEL (1822-1884), bugün Çek Cumhuriyeti’inde bulunan Brno’da1850 ile 1860 yılları arasında bitki türlerini melezleme konusunda bir dizi deney yapmış olan Bohemya’lı bir papazdı. Elde ettiği sonuçlar oldukça dikkat çekiciydi. Uzun boylu bir bezelye fidesinin başka uzuzn boylu bir bezelye fidesiyle çaprazlanması uzun boylu fide, kısa boylu fide ile kısa boylu fidenin çaprazlanması kısa boylu fide vermekte; fakat uzun ile kısa boylu fidenin çaprazlanması bir dizi beklenmedik sonuçlara götürmekteydi. İlk çaprazlamadan çıkan ürünlerinin hepsi uzun boyluydu, fakat bunlar aralarında çaprazlandığında ikinci kuşakta, uzun boyluların kısa boylulara oranı 3/1 gibi olmaktaydı. Kısa boylu soy diğer kısa boylu bitkilerle çaprazlandığında, kısa boylu bezelyeler elde edilmekteydi. Böylece “kısa boyluluk” karakteri her ne kadar ilk kuşakta “uzun boyluluk” karakteri tarafından maskelenmiş ise de, bir sonraki kuşakta değişmemiş olarak yeniden ortaya çıkmaktaydı. Bu neticeleri açıklamak için Mendel, her kuşağın, miras aldığı her karakter için, iki faktör içerdiğini teklif etti: Bunlardan biri anadan biri babadan gelmekteydi.

    Mendel neticelerni, ayrıntılı bir matematiksel analiz ile Brono Doğa Bilimleri Cemiyeti’nin dergisinde yayınladı ve bunlar arada, otuz beş yıldan fazla bir müddet unutulmuş olarak kaldılar. Mendel, muhakkak ki darwin’e makalesinden bir nüsha göndermişti, ancak Darwin onu muhtemelen hiç okumamıştı. Mendel’in makalesi, 1900’da hem de Vries hem de bitki hibdridlemesiyle ilgilenen iki başka biyolog tarafından birbirinden habersiz olarak yeniden keşfedildiyse de, yine başarı kazanamadı

    Morgan, Columbia Üniversitesi’ndeki araştırmalarının neticesinde Mendelizmi eleştirmeyi birakıp savunmayı başladı. !908 yılında, de Vries’in bitkilerde gözlediği bir cins mutasyonun hayvanlarda meydana gelip gelmediğini öğrenmek için bir sirke sineği türünü üretti. Sirke sineği seçmesinin sebebi, her on veya on dört günde yeni bir soyun üremekte olmasıydı; böylece, genetik değişmeleri kısa zaman süresi içerisinde incelemek mümkün olmaktaydı. Morgan, Drosophila ile yaptığı deneylerde, türler seviyesinde şaşırtıcı mutasyonlarla karşılaşmadı.

    Morgan bu sebepten Mendelizmi benimsedi ve gözlerle ilgili faktörün cinsiyeti belirleyen faktörle bağlantılı olduğunu varsaydı. Kalıtımın cinsiyetle bağlantılı olduğu varsayımı, kalıtımı açıklamak için Mendelizm ile Kromozom Teorisi arasında bağ kurulmasına zemin hazırladı.

    Morgan’ın iyi bir araştırma gurubu vardı Alfred STURTEVANT , çiftleştirme neticelerinin matematiksel analizinde ve kromozomlar üzerindeki genetik faktörlerin yerlerinin işaretlenmesinde uzmandı. Grup, birlik içinde çalışmaktaydı. Tek bir genin izole edilmesiyle 1960’larda doruğa ulaşan sonraki araştırmalar, Columbia gurubunun ileri görüşlülüğü yanında, genlerin fiziksel birer gerçek olduğunu da ıspatladı

    GENEL FİZYOLOJİ



    Hayatla ilgili bütün olayların temel kimya ve fizik yasalarına indirgene bileceğine olan inanç, yirminci yüzyılın başında daha da kuvvetlendi. Prusya’da 1859 yılında doğan ve bir Amerikalı ile evlendikten sonra 1891’de ABD’ye giden Jacques LOEB, bu mekanikçi ekolün ledrlerinden biriydi. Bu ekol, 1880’lerde Roux tarafında ortaya atılan ve Entwicklungsmechanik (gelişme mekaniği) olarak bilinen alman hareketinden doğmuştu. Loeb, “mekanikçi hayat kavramı hakkındaki görüşlerini 1911 yılında uluslararası bir kongre açıkladı ve fikirleri 1920’li yıllar boyunca yaygın kabul gördü.

    Rus Ivan PAVLOV ile İngiliz Charles SHERRINGTON, bu konuda bazı önemli çalışmalar yaptılar. Sechenov, Helmholz ve Bernard ile çalışmış bütün davranışların sinirlere verilen ve sinirlerden çıkan uyarılar arasındaki dengeden kaynaklandığı inancına varmıştı.

    BİYOKİMYA

    Birinci Dünya savaşı bir felaket oldu. Onu takip eden olaylar on dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren ve yirminci yüzyılın ilk yıllarında, politikada ve ekonomide yavaş yavaş ortaya çıkan değişimlere daha bariz olarak dikkat çekti. Bu değişimlerden biri, eski sosyal düzenin yıkılarak daha eşitlikçi görüşün doğması, yani o güne kadar birbirinden ayrı olan değişik toplum tabakalarının yavaş yavaş kaynaşmasıydı bu süreç bilim çevrelerinde zaten işlemekteydi ve biyolojide, daha önce birbirinden ayrı olan bilim dallarının gittikçe daha çok birbirlerine yaklaşmasıyla kendine gösterdi. Biyokimya, esas itibariyle, solunum veya proteinlerin metobolizması gibi yaşamsal süreçlerdeki kimyasal reaksiyonları inceleyen bir bilim dalıdır.

    Cambridge Üniversitesi’nin 1914’de ilk biyokimya profesörü olarak bu üniversiteye atanan HOPKİNS, hayvan metobolizmasında bir çok önemli madde keşfettiği gibi, amino-asitler olarak bilinen bazı temel protein parçalarının vücut tarafından üretilemediğini ve bunların dışarıdan besinlerle alınması gerektiğini buldu. Bu “yardımcı maddeler”, bugün bizim “vitamin” dediğimiz maddelerdi.

    Çok önemli sonuçlar vermiş olan bir başka biyokimya araştırması ise, yağ ve karbonhidrat moleküllerinin organizmaya enerji vermek için canlı hücreler tarafından nasıl parçalandığı ve bu parçalanmanın atık ürünlere -karbondioksit, su, vs. – ile ilgiliydi.

    Biyokimya araştırmalarının bu iki yönü, kolaylıkla iki döneme ayrılabilir. Birincisi, enzimlerin yapısının ve solunum olayında oynadıkları rolün incelendiği dönem; ikincisi ise proteinlerin yapısının açığa çıkarıldığı ve şeker gibi enerji veren moleküllerin parçalanma mekanizmasının ortaya koyduğu dönemdir.

    Yirminci yüzyılın başında, proteinlerin asitler veya belirli enzimler tarafından parçalanması neticesinde bazı aminoasitlerin kimyasal olarak oluştuğu artık bilinmekteydi; ancak aminoasitler ile proteinler arasındaki ilişki açık değildi. O zamanlar, proteinlerin yapısı hakkında iki teori vardı. Alman kimyager Wilhelm OSTWALD tarafından kuvvetle desteklenmekte olan birinci teoriye göre, proteinler, moleküllerden oluşan küçük grupların meydana getirdiği geniş topluluklardı ve belirli bir kimyasal bileşimleri yoktu. KEKULE’nin öğrencisi olan bir diğer alman kimyager Emil FİSCHER ise, proteinlerin de diğer maddeler gibi moleküllerden ibaret olduğunu ve belirli sayıda spesifik atomlardan meydana geldiğini ileri sürmekteydi. Kimya araştırmalarına yeni standartlar getiren Fischer’in çalışmaları, aminoasitlerin protein moleküllerinin yapı taşlarını teşkil ettiklerini ortaya koydu. Bunun üzerine Fischer, proteinlerin büyük moleküller olduğuna karar vermekle birlikte molekül ağırlıklarını 5000 ile sınırladı: hidrojenin atom ağırlığı 1,008; karbonunki 12,01; ve oksijeninki 16,00 alındığında, daha da büyük moleküller elde ediliyordu.

    Bu gelişmelerin neticesinde, 1940’lı yılların ortalarında, Cambridge’de bir grup İngiliz biyokimyacı Frederick SANGER’in liderliğinde insulin proteinindeki aminoasitlerin düzenini inceledi ve bu incelemeler, proteinlerin aslında peptit bağları ile bağlanmış aminoasit moleküllerinin uzun zincirler olduğunu kesin olarak göstermiş. Tabiî ki bu çok önemli bir neticeydi ve 1930’lu yılların ortasında Linus SAOLİNG ve meslektaşı Robert COREY tarafından Kalifornia Teknoloji Enstitüsünde yapılan araştırma ile uygunluk içindeydi. Bu bilim adamları, uzun zincirli protein moleküllerinin birbiri üzerine helis (helix) şeklinde sarılmış olduğunu keşfetmişlerdi.

    Proteinlerin yapısı incelenirken, farklı bir konuda yürütülen biyokimya araştırmaları da ürünlerini vermeye başlamıştı; bu, solunum yani protein moleküllerinin parçalanmasıyla ile ilgiliydi. Otto WARBURG’un Berlin’deki laboratuarında yürüttüğü çalışmalar, denizkestanesi, maya ve diğer hücrelerdeki solunum olayının demir içeren bir enzim tarafından gerçekleştirildiğini ima etmiş ancak bunun kimyasal olarak kesin ispatı 1920’li yılların sonuna doğru yapılmıştı. Demir içeren bu özel enzimin çok küçük miktarlarda bulunması, ispatı güçleştirmekteydi. -İngiliz biyokimyacı David KEİLİN’ inin 1925’de böcek kasları arasındaki maddelerin incelemek için kullandığı ve spektrofotometri adı verilen teknik – bu demirli enzimin solunum ile ilişkili olduğunu nihayet 1930’da belirledi.

    MOLEKÜLER BİYOLOJİ

    İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra biliminde araştırmaya geri dönebilen ilk batı ülkeleri savaştan galip çıkan İngiltere, Fransa ve ABD oldu ve bunlar pahalı araştırma projelerini destekleyebilen yegane ülkelerdi. Ayrıca bu ülkeler ulusal bilim adamları topluluğunun 1930 yıllarında Nazi zulmünden kaçan göçmenlerle zenginleştiği ülkelerdi. S.S.C.B kazanan ülkeler arasında yer almış ve bilimsel araştırma sahasında büyük bir birikim elde etmiş olmasına rağmen. Savaşın sebep olduğu yıkım bu ülkede yeniden yapılanma gerektirmiş ve bu da saf bilim ile ilgili araştırmalara ister istemez sekte vurmuştu.

    Daha sonraları taktir görecek bir diğer erken keşif de Archibald GARROD’ın keşfiydi. Garrod 1909yılında Mendel’in genlerini metobolizmadaki bazı süreçleri engellediğini açıkladı bu keşif çok önemli bir keşifti.

    Maddi yapısı henüz tam olarak belirlenmemiş olmakla birlikte kalıtım hakkındaki genel tablo artık şekillenmeye başlamıştı 1038 yılında, atom fizikçisi olmakla birlikte daha sonra biyolojiye yönelmiş olan Max DELBRÜCK, bu konuda yeni bir adım attı. Biyoloji araştırmalarını yeni bir araştırma ”hayvanı” olarak bakterilere saldıran bir virüs olan “bakteriyofaj”ı teklif ettiğinde Kaliforniya teknoloji enstitüsünde çalışıyordu. Döl arası zaman bakterilerinkine yakın olduğu için kültürü kolaylıkla yapılan bir virüs, yalnızca iki tip molekülden meydana geldiği için araştırmacılara daha sonra büyük kolaylık sağladı. Kalıtımın maddesi üzerindeki ilk araştırmalar, ilgili proteinler üzerinde yoğunlaştı. Ancak daha sonra bakterilerin selim tiplerinin, ölü fakat virulent tiplerle birlikte bir canlı varlığa enjekte edilmesiyle bazı selim tiplerin de virulent hale geldiği anlaşılması üzerine araştırmalar yön değiştirdi. Bakterilerdeki bu değişikliğin sebebi, virulent bakteride değişikliğe sebep olan bir etkenin bulunmasıydı ve bu etken de özel nükleik asit olan DNA idi.

    DNA’nın bu yeni yapısı, diğer moleküllerin inşasını yönlendirmede DNA’nın nasıl etkili olabileceğini tahmin etmeyi sağladı.DNA’daki çift sarmaldan her biri RNA gibi diğer nükleik asitlerin sentezi için bir çerçeve olabilecekti. 1953 ile 1963 arasındaki araştırmalar bu soruyu cevapladı ve böylece genlerin protein sentezini nasıl kumanda ettiklerine dair tam bir biyokimyasal açıklama elde edildi.

    ATOM FİZİĞİ VE KUANTUM TEORİSİ

    Seyreltilmiş gazların içinden elektriğin geçirilmesi, elementlerin dolayısıyla atomların yapısını daha iyi anlamak sürecinde yeni bir evrenin başlangıcı oldu. Bu teknik gazların alev almasını ve böylece spektroskop ile incelenmesini sağlamak için geliştirilmişti. Ancak fizikçiler ve kimyagerler, deney yaptıkça, meydana gelen deşarjın tüpteki havanın boşalma derecesine bağlı olduğunu fark ettiler. Özellikle, tüpün cam yüzeyi üzerinde meydana gelen ve tüpün ucundaki metal iğnelerin yani elektrotların birinden yayılan bir şeyden kaynaklanıyor gibi görünen bir ışıldama ilgilerini çekti. Söz konusu olan elektrot, negatif elektrot veya “katot” idi.

    Alman fizikçi Philipp LENARD, 1894 yılında, katot ışınlarının metal varak içinden geçebildiğini ve Crookes’un farzettiği gibi gaz molekülü olmadığını göstermişti. Diğer taraftan Thomson, ışınların hızını ölçerek bunların ışıktan 1600 kere daha yavaş olduğunu hesapladı ve bu ışınların parçacıklardan meydana geldiğini görüşünü benimsedi. Bir dizi deney sonunda, 1896 yılında, “basit atom ve moleküllerin boyutları ile kıyaslandığında bu parçacıkların daha küçük” olmaları gerektiğini söyledi. Thomson’un tasarladığı deneyler, bu miktarları ayrı ayrı değil, iki miktarın oranını verebilmekteydi. Ancak, bütün gazlar için aynı neticeleri elde etmekteydi ve bu da, bir atomdan daha küçük bir şeyle karşı karşıya olduğunu neredeyse kesinleştirmekteydi. Bununla berber, 1898’de elektrik yükünü ölçmeyi başardı. Daha sonra yapılan çalışmalarla daha iyi sonuçlara ulaşıldı. Chicago Üniversitesi’nden Robert Milikan 1909 yılında çok kesin neticeler elde etti.

    1896 yılında, Thomson’un katot ışınları üzerinde çalıştığı dönemde, Fransız fizikçi Henri Becquerel, ağır elementlerden olan uranyumun da, “Röntgen’in X Işınları” gibi gazları iletken yapan ışınlar yayımlamakta olduğunu keşfetti. O zaman, uranyumun bu şekilde davranan tek element olup olmadığı, benzer şekilde davranan başka elementlerin de bulunup bulunmadığı sorusu ortaya çıktı. Fransız fizikçi Pierre Cruie ile evli olan Polonyalı kimyager Marie Cruie , 1898 yılında, bir uranyum cevheri olan peşblendde radyasyon keşfettiler. Uzun ve dikkatli bir analizden sonra Curie’ler, çok aktif iki elementten meydana gelen etken madeyi cevherden ayırdılar; bu elementlerden birine, Marie’nin anavatanın şerefine “Polonyum” ve diğerine ise “Radyum” ismini verdiler. Bu elementlerin ayrı ayrı elde edilmesi için bir dizi geliştirilmiş kimyasal reaksiyonun gerçekleştirilmesi gerekliydi ve bu reaksiyonlar, elementlerin radyoaktifliğini (“radioactive” Cruie’lerin koyduğu bir terimdi) azaltmadığından, bunun atomların kendine ait bazı özelliklerden kaynaklanmış olması gerektiği açıkça anlaşıldı.

    1898 yılında Kanada Üniversite’ne fizik profesörü olarak tayin edilen Rutherford, yaptığı çalışmalarla çok geçmeden, iki farklı ışının – bunları alfa ve beta ışınları olarak adlandırdı- yayıldığını keşfetti. Meslektaşı İngiliz fizikçi Frederick Soddy ile birlikte yaptığı araştırmalar sonucunda, bu iki bilim adamı, bunların aslında ışın olmayıp parçacık olduklarını fark etti; 1903 yılında, radyoaktif maddelerin atomlarının kendiliğimden bölündüğünü keşfetti. 1907 yılında Rutherford İngiltere’ye, Manchester Üniversitesi’ne geri döndü ve burada, bugün “Geiger” sayacının mucidi olarak tanınan genç Alman fizikçi Hans Geiger’in yardımıyla, hangi radyoaktif elementten gelirse gelsin, alfa parçacıklarının Helyum gazı atomları ile aynı tayfı verdiklerini ve aynı kütleye sahip olduklarını keşfetti.

    Mesele nihayet 1910’da William Bragg tarafından açığa kavuşturuldu. Bragg o sıralarda Leeds Üniversitesi’nde çalışmaktaydı ve ışınların seyreltik gazların atomlarına çarptığında bu atomların yüksek hıza sahip elektronlar yayımladığını ve bunların da diğer atomların elektronlarını kovduğunu buldu.

    Bohr’un atom modeli, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında yapılan diğer araştırmalar tarafından doğrulandı. Bu model Hidrojen elementinin tayf çizgilerinin, niçin 1885 yılında İsviçreli fizikçi ve öğretmen Johann Balmer tarafından keşfedilen matematik diziye uyan belirli dalga boylarından oluşan bir dizi halinde göründüğünü açıladı, Alman fizikçilerinden Max Planck ve Albert Einstein’ın bazı çalışmaları ile de uygunluk içindeydi. Berlin’de fizik profesörü olan Planck, 1900’de, radyasyonun sürekli bir akım şeklinde değil fakat bağımsız enerji paketleri yahut “kuantum”lar şeklinde ortaya çıktığını ve böylece radyasyonun dalga boyu ne kadar kısa ise, kuantum sayısının yani toplam enerji miktarının o kadar büyük olacağını ileri sürmüştü.

    Kuantum teorisi veya enerjinin bağımsız enerji paketleri ile yayıldığını kabul eden teori, birkaç matematiksel fizikçi tarafından ayrıntılı olarak geliştirildi. Bunlar arasında; Louis de Broglie, Erwin Schrödinger, Paul Dirac, Werner Heisenberg vardı. Teorinin en önemli neticelerinden birisi, 1927 yılında Heisenberg’in tarafından teklif edilmiş olan belirsizlik ilkesini açıkça ortaya koymuş olmasıydı. 1901’de Almanya’da Würzburg’da doğan Heisenberg bir müddet Bohr’un yanında Kopenhag’da çalıştı. Heisenberg, enrjinin bağımsız kuantumlar ile hareket ettiğinin farzedilmesi halinde, zaman ve enerji gibi birbirlerine sürekli olarak etki eden bazı değişken çiftlerin tam kesinlikle belirlenemeyeceğini ispatladı. Değişkenlerden biri ne kadar çok kesin olarak belirlenirse, diğerinin alacağı değerler dizisi o kadar büyük olacaktı. Bu ilke, enerjinin kuantumlaştırılmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış ise de, fizikçilerin hepsi, çok küçük de olsa bu belirsizliği kabullenmeye hazır değildi. Einstein kuantum teorisini reddetti: ona göre, “Tanrı zar atmazdı”. Heisenberg’in ilkesi, çok sayıda felsefi tartışmaya da sebep oldu.

    Bohr’un atom teorisi ilk defa 1869 yılında Rus kimyager Dimitri Mendeleyef (Bazen Mendeleef olarak da okunur) tarafından tasarlanan kimyasal elementlerin Periyodik Cetvel’ine de teorik bir temel hazırlamış oldu. Bu cetvelde kimyasal elementler atom ağırlığına göre düzenlenmişti ve düşey sütunlarda benzer kimyasal özelliklere sahip atomlar bulunmaktaydı. Bohr atom modeli, birçok atomun niçin bu şekilde düzenlenmiş olması gerektiğini açıklamaktaydı: Kimyasal özellikler, yörüngelerde hareket eden elektron sayısına, bu sayı da çekirdeğin elektrik yüküne bağlıydı. Elektrik yükü de bizatihi çekirdeğin kütlesine dolayısıyla atom ağırlığına bağlıydı.

    Nötrinoların, mezonların ve hatta “tuhaflık” (çok yüksek hıza sahip atomaltı parçacıkları çarpışmasında gözlenen garip neticeleri açıklamak için tasarlanan ayırt edici nitelik) taşıyanlar gibi daha esrarlı parçacıkların keşfiyle, atom ve bileşenleri ile ilgili teori 1950’li yılların ortalarından itibaren yeni ve karmaşık bir sahaya girdi. Yeni nükleer parçacıklar çoğaldı. Bunun kaçınılmaz neticesi olarak nükleer fizikçiler daha temel birimler aradılar. Gerçekten de, üç yeni parçacık ( ve onlara eşlik eden karşıt parçacıklar) teklif edildi. Bu parçacıklara, James Joyce’un “Finnegan’s Wake” adlı eserinde ki bir bölümden ilham alarak “kuark” adı verildi.

    Atom ve kuantum teorilerinden doğan bir başka bilimsel gelişme, katı hal fiziğinin gelişmesiydi. Katıların davranışını, özelliklerini ve yapısını inceleyen bu yeni araştırma alanı, gerek manyetizma gerek malzemelerin elektrik iletkenliği konusunda yeni araştırmalara özelliklede yarı iletkenlerin keşfine ötürdü. Bu sonucu keşfin pratikte olduğu kadar teoride de çok derin etkileri oldu. Böylece, Jhon Barden, Walter Britain ve William Shockley, 1948 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde transistörü icat ettiler. Katı hal fiziği son zamanlarda, yapay zeka konusunda ki güncel gelişmelere zemin hazırlayan mikrobilgisayarların kalbindeki mikrominyatür devrelerin – her zaman her yerde görülen “çip”lerin (yongaları) icadına götürdü. Bilimsel araştırmada olduğu kadar uygulamalı teknoloji ve tıp sahasında büyük pratik fayda sağlayan bir diğer netice ise “lazer” ve onun mikrodalga karşılığı olan “mazer”dir. Işık ve çok kısa dalga boyuna sahip radyo dalgaları, atom fiziğinden türetilen teknikler ile meydana getirilmiştir. Bu mikrodalgalar alışılmamış derecede yoğundur; çünkü, yayımlanan radyasyonun bütünü birbiriyle faz halinde olan ve böylece çok yüksek enerjiye sahip olan ince ışınlardan oluşur. Mikrodalgaların uygulamaları arasında, çok yüksek hassasiyete sahip ölçü aletlerinin yapılması ve geliştirilmesi bulunmaktadır. Böylece, fizik, yirminci yüzyıl boyunca, hem güçlü silahların yapımında hem de gündelik hayattaki yeni araç ve gereçlerde kullanılmıştır.

    YİRMİNCİ YÜZYILDA ASTRONOMİ

    Astronomi, yirminci yüzyıl boyunca büyük ilerlemeler kaydetti; her ne kadar uzay araçları son zamanlarda güneş sistemi araştırmalarına yeni bir bakış açısı getirdiyse de, özellikle yıldızlar astronomisinde çok önemli adımla atıldı. Bu arada kozmolojinin, yani evrenin kendisinin, başlangıcının ve muhtemel sonunun, gerçek anlamda bilimsel bir yaklaşımla incelenmesi nihayet mümkün oldu. Bu ilerlemelerin bazıları yeni alet ve teknikler sayesinde gerçekleşti.

    Yüzyılın ilk yarısında yıldızlar astronomisindeki ilerlemeler büyük ölçüde Danimarkalı astronom Ejnar HERTZSPRUNG, Amerikalı Henry Norris RUSSEL ve İngiliz Arthur EDDİNGTON’un çalışmaları ile bağlantılı idi. Bu astronomların araştırmaları HUGGİNS’in teorisine ve özellikle Cizvit Angelo SECCHİ ve Amerikalı Edwart PİCKERİNG’in spektroskopi çalışmalarına dayanmaktaydı. İki mesele vardı. Birincisi tayf çizgilerinin gerçekten de yer üzerindeki kimyasal elementleri temsil ettiğini doğrulamak; diğeri ve daha da önemlisi, renk ve parlaklık bakımından farklılık gösteren yıldızların büyük çeşitliliğine anlam verecek şekilde yıldızların tayf çizgilerini sınıflandırmaktı.

    Hertzsprung’un hedefi, yıldızların uzaklıklarını ölçmekti ve Henry DRAPER’in sınıflandırmasının kendisine yardımcı olabileceğini düşündü. Zira bu sınıflandırma –her ne kadar bazı istisnalar var ise de- mavi yıldızların kırmızı yıldızlardan özleri itibariyle daha parlak olduğunu göstermişti. Hertzsprung, yıldızların öz parlaklıklarını onların tayf sınıflarına göre işaretleyerek, tayfları bilindiği takdirde diğer yıldızların gerçek parlaklıklarını gösterecek bir diyagram elde edilebileceğini düşündü. Öz parlaklığı bulunca bunun, yıldızların gök yüzündeki görünün parlaklığı ile kıyaslayabilecek ve böylece yıldızların uzaklıklarını hesaplayabilecekti: zira, yıldız ne kadar uzakta ise, öz parlaklığı o kadar azdı. Russel’in gayesi yıldızların iç yapısını kavramaktı ve o da, sıcaklığa dayalı bir sınıflandırma olan Draper sınıflandırmasının kendisine yardımcı olabileceğini düşündü. Tayf analizi, mavi yıldızların en sıcak, kırmızı yıldızların en soğuk olduğunu göstermişti.

    Evrenin on binlerce yıldız adasından veya bizimkine benzeyen galaksiden ve bunların da yıldızlardan, tozdan ve gazdan meydana geldiğine dair kesin delilin elde edilmesi Edwin HUBBLE sayesinde oldu. Hubble 1. dünya savaşı sırasında ABD ordusunda görev yaptıktan sonra 1919 yılında, Mount Wilson Rasathanesi’ndeki ekibe katılması için Hale’in yaptığı teklifi kabul etti. Burada galaksilerden meydana gelen bir evrenin varlığını ispat etmekle kalmayıp çok önemli bir keşif daha yaptı. Hubble, uzak galaksilerin Mount Wilson’daki güçlü donanım ile alınmış tayflarını analiz ederek, bütün tayfların istisnasız olarak kırmızıya kaymış olduğunu gösterdi.

    Büyük teleskoplarla yapılan gözlemler, evreni incelemenin tek yolu değildi. Bu gerçeğin aşılması ve gökteki kaynaklardan yayılan ışınını belirlemek için yeni vasıtaların geliştirilmesi, astronomideki en önemli gelişmeler oldu. Bu yeni yöndeki ilk başarıların kaynağında AB Devletlerinde radyo dalgaları üzerinde çalışan mühendis Karl JANSKY’nin 1932 -33 yılında tesadüfen yaptığı bir keşif vardı. Jansky, radyo parazitlerini analiz ederken, bazı parazit kaynaklarının Samanyolu yönünde yer aldığını fark etti. Hertz’in 1888’de radyo dalgalarını keşfetmesinden sonra güneşten gelen radyo dalgalarını tespit etmek için teşebbüsler yapılmış, fakat bunların hepsi teknik sebepler yüzünden başarısız olmuştu. Dolayısıyla Jansky’nin yer ötesinde (extra-terrestrial) gelen radyo yayınlarını belirlemesi ilk başarıydı.

    Modern radyoastronomi teknikleri ikinci dünya savaşından sonra geliştirildi ve bu gelişme özellikle Avustralya ve İngiltere’de oldu. Bunun sebebi de, bu iki ülkenin gözlem astronomisi sahasında çalışan araştırıcılarının kullanacağı büyük optik teleskoplara sahip olmamasıydı. Yine de radyoastronominin ciddi bir mesele ile karşı karşıya kaldığı kısa sürede anlaşıldı; bu da ayrıntıları belirlemek için yeteri kadar güçlü bir radyoteleskobun temin edilmesiydi. Optik teleskoplar, cisimleri kolayca birbirinden ayırt edebilmekte ve derecenin birkaç binde birinden büyük olmayan ayrıntıları seçebilmekteyken, büyük bir radyo teleskobun ayırma gücü en az elli kere ve ya daha düşük olacaktı. Bunun sebebi de, radyo dalgalarının ışık dalgalarından on bin kere daha uzun olmasıydı. Durumu bir derece düzeltebilmek düşüncesiyle, özel gayeler için birkaç tane büyük radyo teleskop inşa edildi. İngiltere’de Jodrell Bank’ta 1956’da inşa edilen Bernard Lovell’in 76 metre çapındaki yönlendirilebilir çanağı ve 1963’de Puerto RİCO yakınındaki Arecibo’da inşa edilen ve Cornell Üniversitesi tarafından işletilen 305 metrelik dev çanak bunlar arasındaydı.

    Radyoastronomi, uzayda daha önce gözlenemeyen gazların belirlenmesinden optik teleskop kullanan astronomların daha önce bilmediği “kuazar” ve “puslar” gibi cisimlerin keşfine kadar birçok önemli başarı elde etti. Kuassarlar, İngiltere, Avustralya ve AB Devletlerindeki radyoastronomların ve optik astronomların ortak çabaları neticesinde 1963 yılında keşfedildi.

    Yirminci yüzyıl astronomisinin en göz alıcı ilerlemeleri, muhtemelen günümüz uzay araştırmalarının başarılarıdır. İnsanlar Ay’a ve gezegenlere yolculuk etmeyi hep hayal etmişlerdi ve 2. Dünya savaşında kullanılan roket teknolojisinin Amerikalılar ve Ruslar tarafından barışçı gayelerle kullanılması bu rüyayı gerçek yaptı. Gözlem astronomisinin bu yeni dönemi, Ekim 1957’de Rusların Yer çevresinde yörüngeye oturtulan küçük bir cisim olan “sputnik”i fırlatmasıyla açıldı. Bunu üç ay içinde, Amerikalıların yapay uydusu izledi. Uzay teknolojisi hızla gelişti ve güneş sistemi hakkında, başka hiçbir yolla elde edilemeyecek olan çok miktarda ayrıntılı bilgi getirdi. 1959 yılında, tarihte ilk defa, Ay’ın, Yerden hiç bir zaman görünmeyen arka yüzü görüldü; 1969 yılında ise, insan Ay’a ayak bastı ayrıca Dünya’yı uzaydan görmek; bir gezegen olarak Yer’in özellikleri ve onun fiziksel çevresi hakkındaki bildiklerimize daha fazla bilgi eklemek bize uzak oldukları için incelenemeyen gezegenleri, daha önce hiç mümkün olmayan yollarla incelemek mümkün oldu.

    Yirminci yüzyıl astronomisi, evrenin, daha önceki yüzyıllarda tasarlanandan çok daha büyük, daha enerji dolu ve daha karmaşık olduğunu gösterdi. Ayrıca en eski zamanlardan beri insanların ilgisini çeken bir konuya, evrenin başlangıcı ve sonu konusuna, şimdiye kadar ulaşılamamış bir kesinlik getirdi. Bu kozmoloji konusunda, daha önceleri spekülasyonun ötesine geçilememişti. 1975’de, astronominin esasen güneş sistemi ile ilgilendiği yıllarda, alman filozofu Immanuel KANT, Güneş ve Gezegenlerin diske benzer nebulalardan yoğunlaşarak oluştuklarını ileri sürmüştü. Ancak bu fazla cazip bir fikir değildi. Bu fikir, Pierre LABLACE tarafından daha ayrıntılı olarak ele alındı.

    Bilimsel başarıların tarihinden öğrenilecek derslerden bir tanesi de, teorilerin sonsuza kadar yaşamadıklarıdır. Çok kere, her şey en iyi şekilde düzene girmiş gibi göründüğü zaman, yeni gözlemler ve yeni fikirler, onların yerine yeni kavramalar getirir. Ancak bu, bilim denen maceranın bir özelliğidir; fiziksel evren dediğimiz bilmecenin yavaş yavaş çözülmesi Alfred NOYES ‘in zarif olarak ifade ettiği ”Aydınlığa kavuşmak için verilen uzun mücadelenin”nin bir parçasıdır ki, insanoğlu, kurduğu ilk medeniyetlerin ilk günlerinden beri bu mücadelenin içindedir.

    BuDunÇar:
    20. yüzyıl felsefesi, 19. yüzyıl sonlarından başlayıp günümüze kadar gelen ve devam eden düşünce geleneklerini ve felsefi akımları kapsar.Her çağın felsefesinin kendi toplumsal, kültürel ve siyasal koşullarıyla etkileşimli olması gibi, 20. yüzyıl felsefesi de kendi siyasal ve toplumsal gelişmelerinden etkilenmiştir.Çağın siyasal olayları, kültürel ve teknolojik gelişmeler, bilimsel alandaki yeni sonuçlar, ortaya çıkan yeni düşünce eğilimlerinin hepsi 20.yüzyıl felsefesinde görülen bilime yönelik sorgulayıcı yaklaşımların, aklın sorgulanması girişimlerinin, dile yönelik ilginin, özne kavramı üzerinde yürütülen tartışmaların, zihin problemlerinin, yeni bir boyut kazanan bilgi sorununun, cinsellik soruşturmasının,yabancılaşma ve iktidar sorunsalının arkaplanını oluşturmaktadır.Bu çağın düşünürlerinin çoğunluğu bir şekilde çalışmalarında çağın kuramsal sorunlarını dillendirmiş ve yanıt arayışında olmuştur.

    Önemli akımlar
    * Analitik felsefe
    * Dil felsefesi
    * Yorumsamacılık
    * Yapısöküm
    * Varoluşçuluk
    * Mantıksal Pozitivizm
    * Nihilizm
    * Fenomenoloji
    * Yapısalcılık
    * Eleştirel teori


    Analitik felsefe

    Ana madde: Analitik felsefe

    20. yüzyılın ana akımlarından birisidir analitik felsefe.Kökenleri Hume'a kadar uzanan bir felsefe geleneği olarak analitik felsefe, bir yandan dünyanın çok büyük sayıda karmaşık olmayan öğeden meydana geldiğini, öte yandan felsefenin görevinin de bir senteze ulaşma çabası değil dilsel ya da mantıksal analiz olduğu iddiasından hareket eder.Bilimden yana tutum alıp metafiziğe karşı duran bu analitik düşünürler, belli bir şekilde realizmi savunurlar diyebiliriz.Bu akımın önemli farklılıklarıyla birlikte önde gelen temsilcileri George Edward Moore, Bertrand Russell, Gattlob Frege, Ludwig Wittgenstein ve Viyana Çevresi ya da Viyana Okulu olarak bilinmektedir.

    Mantıksal Pozitivizm

    Ana madde: Mantıksal pozitivizm

    Yorumsamacılık

    Ana madde: Yorumsama

    Yorumsama ya da hermenuitik yöntemine dayanan felsefe akımı.Felsefe tarihi boyunca yorumsamacılık denilen yaklaşım çeşitli biçimlerde ortaya çıkmış ve çok eski bir düşünme geleneği olmakla birlikte, asıl olarak Schleiermacher , Dilthey , Gadamer'ın katkılarıyla belirginlik kazanmış bir 20. yüzyıl düşüncesidir.Yorumsamacılık, anlam ve anlamlandırma meseleleri noktasında önceliği yorumlayıcıya veren bir yaklaşım gösterir. Genel olarak metin bilimi ya da metin okuması şeklinde anlaşılmış olsa da (kutsal metinlerin anlaşılması ve açıklanması), yorumsamacılık, 19.yüzyılın sonlarından itibaren bir felsefe eğilimi olarak sahneye çıkmıştır.

    Fenomenoloji

    Ana madde: Fenomenoloji

    Kurucusu Edmund Husserl olan felsefe geleğidir.20. yüzyılın tüm felsefi gelişmesini etkilemiş, özne ve bilgi konularında geleneksel felsfe eğilimlerinin dışında bir yaklaşım biçimi geliştirmeye yönelmiştir."Askıya alma" ve "fenomenolojik indirgeme" olarak adlandıral ikili bir işlemle fenomenoloji, Kant'ın bilgi alanının dışında bıraktığı gerçekliğin bilinebilir olduğunu öne sürmüş, kendi epistemolojik konumunu bu anlamda öteki felsefelerden üstün tutmaya çalışmıştır. Fenomenoloji felsefesinde Hegel etkisi görülür ve bir akım olarak kendisi de öncelikle varoluşçu felsefeyi, daha sonrada tüm postmodern felsefe tartışmalarını etkilemiştir.Martin Heidegger, Maurice-Merlaue Ponty, Jean-Paul Sartre gibi aynı zamanda varoluşçu felsefenin öncüleri olarak kabul edilen filozoflar, fenomenolojiden etkilenmiş olmalarının yanı sıra, fenomenolojik felsefenin temsilcileri de sayılırlar.

    Yapısalcılık

    Ana madde: Yapısalcılık

    Yapısalcılık, bir felsefe akımı olarak Yapısalcı Dilbilim ve onun öncüsü Ferdinand de Sausseure'den kaynaklanır.20.yüzyılın en önemli akımlarından birisidir.Felsefe tarihi icindeki önemli dönüşümlerin kaynaklarından birisi olmuştur.Bilgi, özne, tarih, dil, benlik, bilinç, toplum vb. bütün teorik kavramlara ilişkin farklı bir perspektif ortaya koymuş ve kendisinden sonra Postyapısalcılık olarak bilinen gelişmenin öncüsü olmuştur.Claude Levi-Strauss, Althusser gibi isimlerle anılır.

    Postyapısalcı felsefe

    Ana madde: Postyapısalcı felsefe

    Özellikle Fransa'da yapısalcılıktan sonra gelişmiş olan ve kaynağında yapısalcılık, fenomenoloji, varoluşculuk, Nietzscheci felsefe gibi felsefe geleneklerinin bulunduğu, köklü düşünce ve felsefe eleştirisiyle birlikte kendini gösteren felsefe geleneği postyapısalcı felsefe olarak adlandırılmaktadır.Aydınlanma Çağı felsefesi başta olmak üzere, tüm Batı felsefesi tarihine eleştirel bir yönelim gösteren, her tür özcü, ikici (düalist), akıl-merkezci yaklaşımı sorgulayan bir felsefi tutum sözkonusudur burada.Başlıca temsilcileri Michel Foucault, Jacques Derrida, Ernesto Laclau, Jean Baudrillard, Julia Kristeva, Gilles Deleuze gibi isimlerdir.

    Postmodern felsefe

    Ana madde: Postmodern felsefe

    Postmodern felsefe, modern düşüncenin ya da başka bir değişle aydınlanmacılıktan gelen zihniyet yapısının temelleri bakımından sorgulanması ve genel olarak yadsınması biçiminde ortaya çıkan felsefe eğilimi olarak adlandırılabilir.Postmodern felsefenin soruşturması yalnızca modern düşünceyle sınırlı kalmaz, bir bütün felsefe tarihini hedefler.Postmodern felsefe olarak addedilen felsefeler, genel bir eğilim olarak, özcülük, temelcilik, gerçekçilik, nesnellik, öznelik, düalizm gibi modern felsefede doruğuna ulaşmış olan temel felsefi nosyonları kuşkuyla karşılar ve yadsır. Bu yaklaşım, Jacques Derrida gibi düşürlerde görüldüğü üzere, Platon'dan beri süregelen ve Modernizmde doruğuna ulaşan metafiziksel felsefeyi sonlandırmaya yönelir.

    Eleştirel Realizm

    Ana madde: Eleştirel realizm

    Eleştirel realizm, özellikle realizmin kuramsal sınırlılıklarını ve sorunları aşarak yeniden değerlendirme yönelimidir.20. yüzyıl felsefesinde yapısalcı, pozitivist, yorumsamacı yaklaşımların dışında yeni bir yönelim olarak belirir.Özellikle bilim felsefesi alanında söz sahibi olarak ortaya çıkar.Klasik realizmde bilimin, ampirik olguların gözlemlenmesine indirgenmesinden kaynaklanan sınırlılıkları eleştirel realizm yaklaşımıyla aşılmaya çalışılır.Nicolai Hartmann yüzyılın ilk yarısında bu akımın temsilcilerinden sayılır. Ayrıca en eski felsefi anlamında realizm, fikirlerin gerçekliğine inanmak anlamına geldiğinden, eleştirel realizm bu anlamda da bir ayrım koyar.Eleştirel realizm, buna göre, hem dünyanın gerçekliğini hem de yapısal mekanizmaları kabul eder.Ontolojik anlamda dünyadaki şeyler ya da varlıklar onu tasavvur eden bilinçten bağımsız olarak vardır.Realizm ve eleştirel realizm felsefe, bilim, edebiyat eleştirisi gibi alanlarda farklı boyut ve katmanlarda karşımıza çıkar.Fikirlerin gerçekliğine inanmak şeklindeki realizmin felsefi anlamından edebiyattaki realizmin gerçekcilik olarak anlaşılması bu anlam farklarını gösterir.Georg Lukács'ın tanımlamasına göre edebiyatta realizm, edebiyatın realitenin/gerçekliğin bir yansıması olduğu fikrinden hareket eder.Bilim felsefesi alanında da realizmin gerçekcilik şeklinde anlaşılması sözkonusudur.Bu noktada eleştirel realizmin ya da gerçekciligin en önemli ismi Roy Bhaskar'dır.Felsefi anlamda eleştirel realistler Bhaskar'ın öncü açılımlarını değerlendirmişlerdir.Andrew Sayer bu felsefi akımın başka bir önemli ismidir.

    Eleştirel Rasyonalizm

    Ana madde: Eleştirel rasyonalizm

    20. yüzyıl, özellikle ikinci yarısından itibaren akla yönelik kuşkular, itirazlar ve yadsıyışlar yüzyılı olmakla birlikte, birçok önemli filozof akıl savunuları yapmaya çalışır.Bunların önemli bir bölümü, bilinen anlamda akıl ve akılcılık savunusunu değil, kendileri de sorguladıkları eleştirel bir akılcılık anlayışı geliştirirler.Habermas örneğin, Adorno ve Horkheimer'de görülen araçsal akıl eleştirisininin çok fazla genelleştirilmesine ve bir bütün aklın araçsal akla indirgenmesine karşıdır.Kendisi de akılcılığı eleştirmekte, fakat yine de akıla bir pay bırakmaktadır.Öte yandan eleştirel rasyonalizm denilince ilk akla gelen isim bilim felsefecisi Karl Popperdir.Öğrencisi Karl Feyerabend tarafından görüşleri yoğun eleştirilere maruz kalıp "Akla Veda" denilmeden önce Popper, eleştirel bir rasyonalizm yöntemi geliştirmeye çalışmıştır.popper'in eleştirel rasyonalizme dayanan bilim felsefesi, temelde kesin doğrular anlamında bilimsel bilgilere ulaşmayı mümkün görür.

    Eleştirel teori

    Ana madde: Eleştirel teori

    Adorno, Horkheimer ve Habermas
    Adorno, Horkheimer ve Habermas

    Frankfurt Okulunun teorik ve felsefi konumunu gösteren adlandırma.Theodor Adorno, Max Horkheimer, Jürgen Habermas, Walter Benjamin okulun en tanıdık simalarıdır.Bu düşünürler Marksizm içinde yer almaktadırlar, ancak Marksizmle ilişkileri özel bir nitelik arz eder; Ortodoks Marksimin tamamen dışında kalırlar.Aydınlanmacılıkla eleştirel bir ilişki kurarlar, akıl kavramına yönelik çeşitli boyutlarda eleştiriler getirirler.Postmodern soruşturmada görülen akıl eleştirilerinin ilk ipuçlarını Frankfurt Okulu düşünürlerinde görmek mümkündür.Elbette Frankfurt okulu'nun her üyesinde farklı boyutta bir eleştirellik sözkonusudur, ama bu düşünürleri bir okul içinde birleştiren ögelerin temelinde eleştirel teoriyi benimsemeleri yatar.Eleştirel teori, hem teorinin/felsefenin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesini ve yeniden yapılandırılmasını, hem de uygulamada eleştirel bir yönelim gözetilmesini ifade eder.Okulun en genel anlamda eleştirel bir düşünce ve eleştirel bir toplum teorisi kurmayı amaçladığı, felsefi çalışmalarında bu eleştirelliğin ortaya konulduğu söylenebilir.

    Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
    Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

    BuDunÇar:

    Kültür, Küreselleşme, Emperyalizm

    Kültür, bir toplumun bireysel tarihi içerisinde üretmiş olduğu bütün zenginlikleri kapsayacak kadar geniş bir anlama sahiptir. Daha özel olarak ise, bütün bu tarihsel mirasın toplumsal kimliği oluşturan ya da o toplumun kimliği ile birlikte anılan bütün sembol, değer ve gelenekleri kapsayan bir anlamlar sistemidir.
    İnsanlık kültürü veya insanlığın kültürel mirasından söz edilirken, kastedilen şeyin her bir toplumun kültürel varlığının esas kabul edildiği, fakat bunu bütün toplumları kapsayacak şekilde genişletildiği düşünülmektedir. Bu durumda kültür bağlamında burada üzerinde durmamız gereken altını çizmemiz gereken hususlar şunlardır.
    1- Her insan bir kültür içinde doğar, içinde doğduğu kültüre katkıda bulunsa da bulunmasa da onu içselleştirir, yani sosyalleşmesinin hem yöntemini, hem de içeriğini kültür tarafından belirlenmiş bir şekilde kazanır. Dolayısıyla her insanın kültürel hakları vardır. Bunlar onun bireysel hakları gibidirler.
    2- Her toplumun kendi kültürel gelişimini sürdürmesi hangi gerekçelere dayanırsa dayansın başka kültürlerin istilasına karşı varlığını koruması meşru bir durumdur.
    3- Kültürel varlıklar her şeyden önce bir toplumun tarihsel gelişimi içerisinde kazandığı manevi bir dünya, bir anlamlar sistemi olduğu için zaten ikame edilebilir bir özelliğe sahip değillerdir. Bu yüzden bir kültürün yerine başka bir kültürün aktarılması problemi çok ciddi sorunlar ortaya çıkmasına yol açacağı gibi, bunu yapmak isteyenlerin elde etmek istedikleri hiçbir hedefe de ulaşmaları mümkün olmayacaktır.
    Geçtiğimiz iki yüzyıl 19. ve 20. yüzyıllar kültürel değişme ve kültürel değiştirme projeleri açısından ilginç örneklerin yaşandığı yüzyıllar olmuşlardır. Bunları incelemeye kalktığımızda, özellikle 19. yüzyılda batı dışı toplumların karşı karşıya kaldığı sorunun batılı ülkeler açısından ciddi bir tehdit içerdiği görülecektir. Batı dışı toplumlar 19. yüzyıl boyunca çok etkin bir şekilde kullanılan oryantalist eğilimlerin karşısında bir çok yönleri ile olduğu gibi, hatta onlardan daha tahrip edici bir şekilde batının kültürel etkisi ile de karşı karşıyadırlar.
    19. yüzyıla girerken batı dışı toplumların kontrol edilmesi ve batılılaştırılması projesi bir anlamda batı kapitalizminin gelişme dinamiklerinden beslenerek, batı kültürünün evrensel bir kültür olarak görülmesini sağlamak içindir, kabul ettirilmesini sağlamak için geliştirilmiştir.
    Burada ortaya atılan tez, 19. yüzyıldan itibaren hızlı bir şekilde gelişme gösteren kapitalizmin güçlendirdiği, batı ülkelerinin bu değişimi yaşayamayan batı dışı toplumları bütünü ile sarsacak, sadece kendisine bağımlı hale getirmekle yetinmeyip, kendisine benzemesini sağlayacak bir projeyi öngörmekte idi.
    Kabaca özetlemek gerekirse, kapitalist gelişme süreci ile sanayi devrimini başaran batılı ülkeler bu gelişmenin dışında kalmış bütün batı dışı dünyayı barbar, gayri medeni dolayısıyla keşfedilmesi ve nüfuz edilmesi gereken bir saha olarak görmektedir.
    Medeniyeti sanayi devriminin yarattığı sonuçlara indirgeyen bu yaklaşım, sanayi çağı öncesi insanlığın yaşamış olduğu tarım çağı, kent devrimi, ticaret çağı ve büyük tarımsal imparatorluklar dönemleri gibi büyük tarihsel olguları ve başarıları görmezden gelmektedir. Mesela ne Çin uygarlığını, ne Hint uygarlığını, ne Fars, ne de Türk ve İslâm uygarlıklarını dikkate almaktadır. Böylece, bu uygarlıklar öncesinde insanlığın yaşamış olduğu binlerce yıllık birikimi sadece yok saymakla kalmayarak, onun bağrında taşıdığı değerleri de inkar etmiş olmaktadırlar.
    Bu tür anlayışların batılı ülkelerde yarattığı en önemli etki, batı dışı toplumların bir şekilde işgal edilmesini, sömürgeleştirilmesini ve bu toplumların kültürlerinin yok edilmesinin meşruluğunu sağlayan bir ideolojiye sahiptir. Bu ideolojik yaklaşım, sömürgeciliğin derinleşmesini, batıda kapitalist yayılmanın etkisini artıracak gelişmelere yol açmıştır. Bütün bu süreçte batı dışı toplumlarda meydana gelen değişmeler sonuçları itibari ile daha kalıcı neticeler vermiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

    1- Batı dışı toplumlar ya sömürgecilik siyaseti ile, ya da kapitalist gelişmenin etkileri ile çok hızlı bir şekilde geleneksel dünyalarından kopmaya başlayıp, batının kontrolüne girmeye başlamıştır.
    2- Batı dışı toplumlarda kendi değişimini başaramayan sanayi çağını kendi toplumsal süreçleri içerisinde gerçekleştiremeyen yönetici elitler ve aydınlar hızlı bir şekilde batılı toplumların ideolojik ve politik savunucusu olmaya başlamışlar bir anlamda batılı toplumlar gönüllü sözcülerini bulmuşlardır.
    3- Batı dışı toplumların kendi dışındaki dünyaya yönettiği tehdidi algılama biçimlerinde farklılaşmalar ortaya çıkmıştır. Bu farklılaşmaların başında kendi kimliğini ve varlığını koruyup geliştirecek yolları arayan yenilikçi-milliyetçi yönelimler önem kazanmaya başlamıştır.

    Batı Kapitalizminin Karşısında Milliyetçilik
    Batı toplumlarının kendi dışındaki dünyayı meşru görmeyen, kendi dışındaki kültürleri yok etmeyi bir uygarlık taşıyıcılığı misyonuna indirgediği görülmektedir. Bu insan hakları karşıtı yaklaşımlar karşısında bu kültürlerin kendi savunma mekanizmalarını harekete geçirmesi kaçınılmazdır. Nitekim, başta Asya, Afrika, Japonya olmak üzere dünyanın her köşesinde batılı olmayan kültürlerin kendi değerlerine dayanarak, kendi kimliklerini yeniden inşa etme çabaları çok genel anlamda milliyetçilik ideolojisinin kapitalizm çağında temel problematiğini oluşturmuştur. Bu bakımdan batı kapitalizmi kendi emperyalist dinamikleri karşısında engelleyici olarak gördüğü bütün bu direnç noktalarını ortadan kaldıracak çeşitli projeleri ya desteklemiş ya da doğrudan kendisi uygulamaya koymuştur.
    Türkiye açısından meseleye baktığımızda Türkiye’nin batılılaşma sorununun bir de bu bağlamda yeniden okunması gerektiğini, kritik edilmesi zorunluluğunu ifade etmek istiyoruz. Bilindiği gibi Türkiye kapitalist gelişmenin yıkıcı etkilerinin batılı olmayan ülkelerde ilk hissedildiği ve neticeleri belki de en etkili olduğu bir ülkenin adıdır. Bu bakımdan biz Türklerin batı karşısında var oluşumuzu ilgilendiren sorunları belki de herkesten ve her toplumdan daha öncelikli ve dikkatli bir şekilde ele almak mecburiyetimiz vardır.
    Türkiye’nin Batı karşısındaki konumunu ön plana çıkaran şey sadece jeopolitik nedenler değil, aynı zamanda Türkiye’nin Batı karşısında tarihte kurduğu en büyük bir imparatorluğu kaybetmiş olmasıdır. Bir imparatorluk kaybetmek şekil olarak bir coğrafyayı kaybetmek gibi görülebilir, fakat onu aşan bir anlamı vardır ki o da batı uygarlığı karşısında kendi uygarlık dünyasının dayalı olduğu ilkelerin yıkılışı olarak algılanmıştır. Problem böyle ele alınınca Türk toplumunun batı karşısındaki konumu belki de daha dramatik hale gelecektir.
    Burada Türkiye’nin batılılaşma sorunlarının ayrıntısına girecek değiliz. Bu gün karşı karşıya bulunduğumuz küreselleşme olgusu bağlamında, sorunların anlaşılabilmesi için, içinde bulunduğumuz tarihsel değişme çizgilerinin kavranması açısından sadece bir çerçeve, bir kalıp değişkeni olarak batılılaşma sorununun akılda tutulması gerektiğini işaret etmekle yetiniyoruz.

    Küreselleşme ve Yeni Dünya
    Bir düşünür “20. yüzyıl daha 21. yüzyıl gelmeden bitmişti” diyor. Bunu başka bir şekilde söylemek gerekirse, 20. yüzyılın temsil ettiği çağ yüzyıl bitmeden sona ermişti diyebiliriz. Bu yeni çağın adı konusunda belki çok fazla bir mutabakat bulunmamaktadır. Fakat her yeni çağın yarattığı gibi, yeni bir dünya yarattığından kuşku duyulmamaktadır.
    Özellikle 20. yüzyılın sonu gelmeden çağın bitmesini sağlayan en önemli göstergelerden birisi de, iki kutuplu dünyanın yıkılıp, yeni dünyanın biraz da sosyalizmin sonunu savunan bir anlayışa dayalı olarak yükselen tek kutuplu dünyanın yükselişidir. Burada “tarihin sonu” tartışmalarını hatırlarsak aslında bu sonu savunanların bir başka ifade ile, gelecek ütopyalarını söylediklerini tespit edebiliriz.
    Günümüzde tarihin sonunun gelmediği, tarihin değişmelerle devam edeceği fikrini savunanların sayısı giderek artmaktadır. Esasen bunu savunan bir tek kişi bile kalsa idi, tarihin sonunun gelmeyeceği bilinen bir olgudur. Burada tarihin sonu tartışmalarından birden bire hızla tartışılan globalleşme tartışmalarına geçildiğine dikkat çekmek istiyoruz.
    Şunu söyleyebiliriz ki, tarihin sonunu, yeni dünya düzenini arayanlar aslında tam olarak tanımlayamadıkları bir olguyu açıklamaya çalışmaktadırlar. Bu gün üzerinde çokça durulan globalleşme olgusu belki de bu tartışmaların geri planında yatan en önemli dinamiklerden birisidir.
    Küreselleşmeyi bir tarihsel süreç olarak ve bu sürecin sonucunda ortaya çıkan olgular olarak açıklamakla, nerede ise bir küreselleşmecilik ideolojisine dönüşen yaklaşımları birbirinden ayırmak gerekmektedir.
    Küreselleşme sürecini ortaya çıkaran dinamiklere baktığımız zaman bunlardan birincisi, iletişim teknolojilerinde meydana gelen etkinlik ve hızlılık kavramı ile, ikincisi, ulaştırma teknolojilerinde meydana gelen hız kavramı ve bunun yarattığı sonuçlarla ilgilendirebiliriz. Üçüncüsü ise, üretim teknolojilerinde meydana gelen bilgi ve sermaye yoğun yeni üretim biçimleri ile ilgilidir.
    Teknolojik olarak küreselleşmenin dayandığı bu üç dinamiğin yanında hızlı bir şekilde ekonomiler arasındaki farklılaşmanın yeni bir ilişki biçimine yöneldiğini dikkatten kaçırmamamız gerekir. Küreselleşmenin ekonomik boyutunu oluşturan bu dinamikler, ekonomide birincisi yatay bütünleşmeye, ikincisi dikey bütünleşmeye dayalı iki yeni ilişki biçimini üretmiştir. Birincisi, yatay bütünleşme diye ifade ettiğimiz süreç, gelişmiş ülkeler arasındaki entegrasyonun artmasıdır ve bunun aktörleri küresel çağın ekonomik yapıları olan şirketler ve toplumsal boyutu ise, küresel kapitalist zümrelerdir. Dikey bütünleşme diye ifade ettiğimiz ikinci ilişki biçimi ise, gelişmiş ve az gelişmişler arasındaki yani sanayi ekonomileri ile bunlara bağlı ekonomiler arasındaki ilişkilerin 20. yüzyılın sonunda ortaya çıkan yeni bağımlılık ilişkilerini kapsamaktadır.
    Burada artık globalleşme azgelişmişliğin sürdürülmesini sağlayan mekanizmaları, mahalli etkilerden kurtararak, bağımsızlaştırarak doğrudan doğruya merkezi kapitalizmin güdümüne sokan yeni bir ilişki biçimini ifade etmektedir.
    Yukarıda çizmeye çalıştığımız çerçeve, bu gün önümüze şu soruyu koymaktadır: Küresel sürecin dinamikleri dünkü batı kapitalizminin ortaya çıkmasını hazırlayan gelişmelerin kaçınılmaz bir sonucudur. Kapitalizmin yürütücüsü aktörler sistemin merkezinde rollerini kendi iç gelişmelerine bağlı olarak yeniden üretmeyi başarmışlardır. Bu süreçte çevre ülkeler yukarıda -batı dışı ülkeler diye ifade ettiklerimiz bu kategoridedir- kendileri ile ilgili hangi politikaların belirlendiğini küreselleşmenin dinamiklerini dikkate alarak yeniden düşünmek durumundadırlar. İşte sorun burada çevre ülkelerin kendi varoluşları ile ilgili bir politik strateji oluşturup oluşturmamalarına bağlıdır. Onların küreselleşme karşısında veya yanında yer almaları bu bakımdan çok anlamlı değildir.
    Gelinen aşamada özellikle batı dışı toplumların küreselleşmeyi dönüştürecek bir güçleri olmasa da, kendi yapılarını, içine girmiş oldukları bağımlılık ilişkilerini, dönüştürecek ilişkileri yaratabileceğine inanmak gerekmektedir. Bunun bir çok bakımdan anlamlı olduğu ortadadır. Her şeyden önce, küresel bir kültür diye ileri sürülen varlığın gelişmiş kapitalist ülkelerin günümüzde kazanmış olduğu bir varlık biçimi olduğunu dikkate alarak, kendi kimliklerini yeniden üretmenin varlık şartlarını aramalıdırlar.
    Toplumların imkanları ekonomik gelişme de dahil, onların kültürel yaratıcılığı ve kendi kimlikleri ile değişim arasında başarabildikleri kendilerini ifade etme gücünden kaynaklanmaktadır. Eğer bir toplum kendi değişim çizgisini oluşturmak iddiasından vazgeçerse, o kültürel olarak küreselleşemez ancak ‘ölü bir kültür adayı’ olur. Bu bakımdan küreselleşmeyi yayılma stratejileri ile bütünleştiren batı kapitalizminin araçlarına karşı her yerde ve her aşamada yerli kültürlerin meşruluğunu ve haklılığını savunmak her şeyden önce bir insanlık görevidir. Bu anlamda batı dışı toplumların kendi kimliklerine referans verecek bir gelişme modeline yönelmeleri mecburiyeti vardır.
    Küreselleşmeyi oryantalist ideoloji bağlamında yeniden gündeme taşıyanlar, bir anlamda küresel dinamiklerin sunacağı imkanların batı merkezli bir dünyanın ötesine taşınmasına fırsat vermek istemeyenlerdir. Oysa, farklı toplum ve kültürlerin birlikte paylaştıkları dünyanın yeni imkanlar sunması muhtemeldir.
    Bu sürecin sonunda yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yatay ve dikey bütünleşme eksenlerinin yarattığı eşitsizlikler hiyerarşisi yerine, milletlerin kendi kimlikleri içerisinde gelişmesini sağlayan harekete geçiren dinamiklerin işlemesi mümkün olacaktır. Bunun içindir ki, bu gün küreselleşme diye merkezi kapitalist ülkelerin dayattıkları politikaları kutsal birer araç gibi görenler, aslında yeni çağın insanlık açısından daha iyi bir dünya yaratmasının da önüne geçmektedirler.



  3. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri