Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Profesyonel anlamda oyun culuk kendi özlem lerini , kendi varlığının anlamlama biçimini oluşturur denilir ve buna ancak yeteneğin olanak verdiği söylenir. Bence de öyledir ve
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 3      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    --->: Eleştiriler

    Sponsorlu Bağlantılar




    Profesyonel anlamda oyunculuk kendi özlemlerini, kendi varlığının anlamlama biçimini oluşturur denilir ve buna ancak yeteneğin olanak verdiği söylenir. Bence de öyledir ve hiç kuşkum yok ki oyuncu Dilek Türker bunlardan biridir. Kendini ifade etmek uğruna özlemlerini, kaygılarını, toplumumuzla ve dünyayla ilgili sevinçlerini seçmiştir. İşte bu nedenle, Dilek Türker'in insanı insan yapan bütün değerleri elittir.

    COĞRAFYAYI OLUŞTURAN NEDENLER
    Dilek Türker'i tanırsanız ve kendisiyle “özel” konuşursanız hemen anlarsınız: Tiyatro uğruna yaşama katlanmaktadır. Neden? Çünkü tiyatroya hem âşıktır, hem de göbeğinden bağlıdır. Tiyatro aşkına yaşamayı katlar, çoğaltır, tutkuyla sağaltır. Tiyatro onun bir anlamda coğrafyasıdır. Bu coğrafya içindeki pek çok şeyi bilir. Çok şeyi bildiğinden, çok şeyi birden içine sindirir. Ammaaa… İçine sindirirken, ne istediğini de bilir.

    Tepeden tırnağa bütün vücut yapısını da; sahnede temsil ettiği karakterin parçası olduğunu da; eylemin belirli anlarında yüzünün, ellerinin, gözlerinin, saçlarının, parmaklarının, ayaklarının, sırtının herhangi sözlü bir anlatımdan daha etkili ve verimli olduğunu da; sanat eserinin değerinin estetik kuramlarından değil, sanatçı ile yığınlar arasında kurulu ilişkilerden geçtiğini de bilir. İşte bu bilgiden kaynaklanan isteği, uğruna bedel ödenmeye ve acı çekmeye amirdir.

    TUTKU DOLU KADIN/LAR
    Tam acı çekerken, yorgunluk gibi insana ait birtakım zaafları kendi içinde tepetaklak ediverir. Alaşağı edilen zaaflar ona güç verir, çalışma zevki verir, yaşama keyfi verir. Bu keyfi tattığı süre zarfında Dilek Türker her zaman gerçektir, gerçekçidir. Gerçekçi olduğundan, değerlerinin ardındaki emek de fevkalade saftır ve her zaman sahicidir. Bu sahicilik içinde sevmekten korkmaz, sevmekten korkmadığı için sevmekten korkmayan kadınları oynamayı sever, seçer. Rosa gibi, Latife gibi, Vera gibi, Nakşidil gibi… Oynar. Kendilerine verilenlerle yetinmeyip değiştirmeye çalışan, güçlü, tutku dolu kadınlardır bunlar. Özdeşleşir.

    TİYATROYA OLAN BAĞIMLILIK
    Dilek Türker, tam kırk üç yıldır alevin fosfora bağlı olması örneği, tiyatroya bağlıdır. Tiyatro da, Dilek Türker'in tam kırk üç yıldır parlamasını sağlar.

    Şimdi, diyeceksiniz ki: “Parlamak iyi de, Dilek Türker'in aşınması, yıpranması n'olacak?”

    Yıpransa da, aşında da, parçalanıp paralansa da daha uzun yıllar verimliliğini alt ettiği güçlüklerle çarpıştıracak biridir o. Yeni oyunlar ve Türk tiyatrosuna yeni metinler kazandırma yönüyle Türk tiyatrosunda çok özel bir yere sahiptir, arar bulur çıkartır. 2008-2009 sezonuna da oyun arar tarar, öğrenciliğinden başlayarak yazdığı çok sayıda oyunu Devlet Tiyatroları ve özel tiyatrolarda oynanmış, TRT radyo ve televizyonlarında yayınlanmış değerli bir akademisyenin, Önder Paker'in “Var mı sın” adlı yepyeni bir oyununu Dilek Türker - Tiyatro Ayna olarak repertuvara alır

    HANGİSİ
    Dilek Türker oyunu alır repertuvarına, alır almasına da, benim önce oyunun adı aklımı çeler. “Var mısın,” sorusunu, "yoksun" yargısına varmanın dayanılmaz hafifliği olarak algılayan aklımı; “var mısın,” diye sual eylediğim karşımdakini, yaşamım boyunca bir anlamda artık kalmamış olarak saymış olan benim içimi, oyunu izleyeceğim akşama kadar kirpiler deler. Diğer taraftan bu soru, kendi kendini tedavi etmeye çalışan şizofreni hastasının bir kişiliğinin, diğer kişiliğine sürekli söylediği “telkin” sözü olarak da bilinir ya, merak giderek sabrımı zedeler.

    NE BİÇİM MERAKSA BU BENİM MERAK
    Derken ve de “hangisi” diye düşünürken, gazete ilanlarında ve afişlerde oyunun adının “Var mı sın” olarak yazıldığını görürüm, merak salgım ikiye katlanır. Tanıtımlarda da oyun metninin kadın-erkek ilişkilerini, iletişim ve iletişimsizlik temalarını, telekomünikasyonun günümüzdeki yerini ve önemini, sanal dünya ve gerçekler arasında varlığını kanıtlamaya çalışan günümüz insanının komik durumlarını yansıtmakta olduğunu öğrenmez miyim? Öğrenirim.

    Bir yerde daha yazmıştım, olsun gene de yineleyeyim, Alexander Dumas, oyun yazma konusunda “Çok kolay,” demiş ve “birinci perde açık, son perde kısa, bütün perdeler ilginç olmalı” diye de eklemiş diye oyun yazma işini hafife alamayız ki! Eee, bu iş bu kadar basit olsaydı, herkes oyun yazarı olurdu yahu, öyle değil mi ama? Ne var ki, Dumas yalnızca teknikle ilgili olarak söylemiş bu sözleri. Oysa, Özdemir Nutku Hocamız: “… yazılması zor olan oyun, tekniği açısından zor olan oyun değil, söyleyeceği olan ve bunu en iyi biçimde seyirciye iletebilen oyundur,” demiş.

    NASIL BİR OYUN METNİ
    Pekiii, şimdi sorun bana: “'Var mı sın' nasıl bir oyun?” Bence, öncelikle adı yanlış yazılmış olan bir oyun. Söylemek istediği anlaşılamaz olan bir oyun. Tablolar arası çelişkileri olan bir oyun. Zengin kadın, uçarı ve sorumsuz erkek ilişkisini son derece yüzeysel ele alan bir oyun. Kadın ve erkeğin iletişim ve iletişimsizlik temaları işlenirken karakter yapılarının saptanamadığı bir oyun. Telekomünikasyonun günümüzde yaşantımızın taaa dibine girişini ti'ye alayım derken, apur sapur köpüren bir oyun. Bu oyun

    SONUÇ OLARAK
    Şimdi biliyorum: “Fazla uzattın, de artık ne diyeceksen,” diye sinirleneceksiniz. Deyivereyim. “Var mı sın,” tanıtımlarında: “Her yönüyle ustaları bir araya getiren prodüksiyon” olarak tanımlanıyor. Buna hiç bir itirazım yok, olamaz da!.. Tam istim üstü çağında ve sahnede otuzuncu yılını kutlamaya hazırlanan deneyimli tiyatrocu Kazım Akşar ile sahnede kırk üçüncü yılına “güle güle” diyen usta oyuncu Dilek Türker'i bir arada izlemek… Keyif değilse ne ola ki?

    Diğer taraftan, tiyatro müziklerinin usta sanatçılarından Nurettin Özşuca'nın çalışması bu kere nasıldı; sahne tasarımcılığının büyücügillerinden Osman Şengezer o mükemmel işlevsel dekorunun arka duvarına bir aynayı, bir tabloyu ya da bir çerçeveyi simgeleyen “C” harfi biçiminde objeyi neden koydu, koydu da oyunun erkek karakteri “Çetin”in “Ç”si ile neden senin aklını bulandırdı; Tunay Sarız Acar dördüncü, beşinci, altıncı tablolarda Çetin'e deri ceket giydirdi de, Sevil'in kostümünü üçüncü tablodan itibaren neden aynı bıraktı; ışık tasarımını yapan Serhat Akın, oyuncuların yüzleri ve sahne tonlamasında ne düşünerek nötr renk kullanmadı; usta yönetmen Mahmut Gökgöz: Hayri'nin: “… üstüne bastın, kaldır ayağını,” demesi üzerine Sevil'in ayağını kaldırmasına nasıl oldu da izin verdi; ilk kez profesyonel olarak sahneye çıkan genç oyuncular Yiğit Çelik ve Sema Şahingöz “nasıllardı” diye Allah aşkına sormayın.

    Gidin oyunu izleyin, alkışlayın…

    Hiç değilse, kırk üç yıllık bir tiyatrocuya, Dilek Türker'e vicdan borcunuz eksik kalmasın.


    Paylaş Facebook Twitter Google

  2. Resimli Osmanlı Tarihi”, Turgut Özakman'ın seksenli yılların başında yazdığı, gerek içeriği ve gerekse biçimi açısından tiyatromuzun denek taşlarından biri. Özakman, yanılgısız bir tarih bilinci ve üstün zekâsıyla inceden inceye işlediği bu komedyada toplumumuzdaki siyasal gelişmelerin altını çizerken, eleştirilerini tersinlemeye dayalı ve renkli bir diyalog düzeni, sağlam bir kurgu dokusuyla vermiş. Geleneksel Türk tiyatrosunun göstermeci niteliklerini modern tiyatronun özellikleriyle kaynaştırıp çağdaş bir senteze gitmiş. Popüler tiyatro geleneğimizin 'açık biçim' özelliğini zekice kullanmış.

    “ANLATICI”NIN ANLATICI OLARAK ROLÜ
    Oyunun başkişisi Vakıf, toplumumuzda sıkça rastladığımız, iyi niyetli, duygusal, ama siyasetin çarklarının nasıl işlediğini bilmeyen, bu yüzden de sürekli düş kırıklığına uğrayan ve tarihin gidişatını değiştirmek gibi, olmayacak bir hayale kapılan biridir. 26 Mayıs 1960'ta sızarak uykuya dalan Vakıf, düşünde 26 Mayıs 1876'ya gider. Uyandığında ise 27 Mayıs 1960 devrimi olmuş, ama Vakıf yüzyıl öncesinde kalmıştır. Özakman, bu oyununda, toplumumuzda yer alan Anayasa'ları, aileyi, kadın erkek ilişkilerini ve üç padişah (Abdülaziz, V. Murat, Abdülhamit) dönemini işlerken bunu popüler kültürün sarmalında köşeyi dönmekten başka bir şey düşünmeyen, bu özellikleriyle de 80'li yılların gencini temsil eden “Anlatıcı” yoluyla açımlamayı seçmiş.

    MURAT ATAK'IN BAŞARISI
    Güldürürken düşündüren, düşündürürken izleyicide burukluk yaratan bir komedi olan “Resimli Osmanlı Tarihi”ni Konya Devlet Tiyatrosu'nda Murat Atak sahneye koymuş. Koymuş ve ortaya sahneleniş açısından da gerçekten ironik ve keyifli bir komedi çıkmış. Oyunculukta, genç ekibe belli ki hayli özverili bir çalışma yaptırmış, koro bölümleri de dahil, oyunun bütününde ritmi finale kadar bir mezür eksiltmemiş ve karakterlerin sahnede var edilmesinde oyunculuk olanaklarının doğru biçimde kullanılmasına önayak olup başarı sağlamış.

    Murat Atak, hiç kuşkum yok ki, rejisörlüğün ince bir diplomasi gerektirdiği bilincinde olan bir yönetmen. “Resimli Osmanlı Tarihi”nde de bu gerçek ayan beyan ortada. Eseri sahnelemek için uygun dekoru bulmuş, karakterleri gerektiği gibi gruplandırmış. Sonra da, o ele avuca sığmaz olanı yakalamış. Yani, diyalogları ve diyalogların akışında mükemmeliyeti sağlamış. Sahnede geçecek olaylar üzerinde titizlendi mi, titizlenmedi mi elbette bilemem, bilmek de umurumda değil, ama dekora, çevreye öncelik verdiğine bahse girerim. Daha doğrusu, çevreye öncelik verilmesini zorunlu saydığından eminim. Çünkü, karakterlerin hareketlerini belirleyenin çevre olduğunu iyi bilen bir usta Murat Atak. Tablo değişimlerinde gerekli “Black-Out”lara akılcıl çözümler üretmesi de, ustalığının gözle görünen cabası…

    YARATICI KADRO
    İhsan Bengier'in canlı, kıpır kıpır koreografisi, Turgay Özdener'in özgün müzikleri hiç kuşkum yok yapıma önemli katkı sağlayan etkenler. Her ikisinin çizgilerinde kullanılan devinimlerle sahneye süzülen görüntüler, gözün beğenisinden geçip, beynin gri kıvrımlarında tur attıktan sonra ruhun gizemli ve yaratıcı beğenisine ulaşıyor. Şükrü Kırımoğlu'nun ışık tasarımını eleştirsem günaha girerim, ama gene de sahnedeki detayların, oyuncu yüzlerinin izleyiciye net bir biçimde ulaşmadığını söylemeden geçemeyeceğim. Spotların bu amaçla doğru ve uygun açılara yerleştirilmediği kanısındayım. Ön ışıkları 45º'den daha geniş bir açıdan kullandığını, bunun da detayı artırdığını ve böylece oyuncunun yüzünün daha gölgeli olduğunu gözlemlediğimi söyleyeceğim. Bu durumun oyuncuyu olduğundan yaşlı gösterdiğini de söylediklerime ekleyeceğim. Haaa bir de, tek yönden, tek açıdan yapılan genel ışıklandırma bir başına kullanılırsa doğal olarak bütün sahneyi aydınlatıyor, ama sahnede bulunan oyuncu ve nesneler izleyiciye düz ve ilginç olmayan bir görüntü veriyor. Oysa ışık tasarımcısının amacı, oyunu düz ışıktan kurtararak, oyuncu ve nesneleri doğal görüntüleriyle ve üç boyutlu olarak izleyiciye gösterebilmek değil mi? Yanılıyor muyum?

    DEKOR DEDİĞİN…
    Behdüldane Tor'un dekor tasarımında hareketli tavanı oyun başlamazdan önce ve perde arasında tabanla birleştirerek verdiği “Osmanlı Yüzüğü” simgesi pek güzel de, seyirci ön sıralarda sahnedeki eğimin yetersizliği nedeniyle espriyi kapamıyor. Eğimi yükseltse oyunculuğu zorlar mıydı işin orasını bilemem elbette. Bu eleştiri sayılmayan, bir anlamda ”görgü tanıklığı” olarak nitelendirilebilecek değinmenin ardından Tor'un sahne tasarımının oyunun başlaması, sahne ışıklarının yanmasıyla işlevine başladığını, sahneye koyucunun oyunu geliştirmesini iyi izlediğini, rejisörle birlikte grafiği yükseltip alçalttığını ve onunla sonuca başarıyla ulaştığını söylemeden geçemeyeceğim.

    Funda Çebi ise düşünsel işlemi, anlamı olan kostümler tasarlamış. Çebi'nin kostümleri bu kere de, sadece görülüp izlenmelik değil, seyirciyi oyunu okuyup anlamaya çalışmasını kışkışlayan türden bir çalışma. Yazarın fikirlerini, yönetmenin yorumlarını, bilgileri, duyguları pek güzel iletiyor.

    OYUNCULUKLAR
    Her ne kadar “lanet” bir eleştirmen olarak nam salmışsam(!) da, Konya Devlet Tiyatrosu'nun bu oyunda görev alan tüm oyuncularını “alenen” kutlamadan geçemeyeceğim. Oyuncunun sesini (asal olarak konuşma sesini), bir uzantısını oluşturduğu bedeninden ve seslendirdiği ya da en azından taşıdığı dilsel metinden ayrı tutulamayacağını nereden öğrendiler bilemiyorum. Büyük bir olasılıkla Murat Atak Hoca, sesi müzik, ses efektleri ve ritimle birlikte ele almıştır. O halde Murat Atak'ı bir kez daha kutlamalıyım, çünkü kalabalık kadronun seslendirmelerindeki nüanslar, incelikler, tonlamalar az rastlanılır mükemmellikte.

    Oyunculukları birer birer değerlendirmeye sıra geldiğinde söyleyeceğim şu ki, Murat Atak oyuncuyla can vereceği karakter arasında hiçbir duygusal temas eksikliği bırakmamış. Bu konuda zorlanmadığını sanıyorum, çünkü bu işin olmazsa olmazı oyuncudaki “şevk”i elinin altında hazır bulduğuna eminim. Benim gördüğüm, tüm oyuncular oyun içinde var olan olguları, onların sıralanışını ve birbirleriyle olan dışsal fiziksel ilişkileri çok iyi biliyor. Sanatsal “şevk”lerini yaratıcılıkla harekete geçiriyorlar.

    BİRER BİRER ELE ALMAK GEREKİRSE
    Nevra Sayar'ın, Feray Darıcı'nın, Revşan Genç'in, Çağatay Çiftçi'nin, Özgür Keçeci'nin adlarını gövdeleriyle ruhlarının iç aksiyonu ve dışa dönük devinimleri arasındaki uyumu saptadığım için sayabilirim. Nur Yazar, Özge Mirzalı, Ebru Gülerarslan gövdelerini güzel dışsal ifade çizgisi boyunca çalışmaya öyle başarıyla razı etmişler ki, ister istemez birer adım öne çıkıyorlar. Ozan Çobanoğlu, V. Murat'a ve Fehim Paşa'ya başarıyla can veriyor. Tuncay Aynur (haydi “Model”i görmezden geleyim), mükemmel bir Abdülaziz çiziyor. Umut Toprak, Orhan'da görevini “bihakkın” yapmakta. Alpay Aksum; Hüseyin Avni Paşa'yı, Doktor'u ve Abdülhamit'i duyguları ifade etmenin gözlerden sonraki aksiyon merkezinin yüz ve mimikler olduğunu bilerek canlandırıyor. Hüsamettin'de, Cengiz Uzun başarılı. Anlatıcı'da Murat Özben kusursuza yakın oranda iyi. A. Şebnem Büyükkalkan, Mahmure'yi canlandırırken sahnede olduğu süre içinde sanatsal arzu ateşini korumasıyla dikkat çekiyor. Alpay Ulusoy, Vakıf Bey'in ruhsal durumlarını çabuk ve kesin yakalamak amacıyla coşku ve duyu belleğini sıklıkla çalıştırıyor, bana sorarsa çok da iyi ediyor.

    Bir de, Vehbi Molla'da, Sakilerde, Sağır-Dilsiz'de Ahmet Çökmez var. Ahmet Çökmez, izleyici koltuğundan dahi sezilen bir komedyen gömleği taşımakta. Fiziksel yapısının öğesi durumunda olan mimiklerini olayın bütünlüğünü aktarıcı bir etmen olarak mükemmel kullanıyor. Komedyenin inanırlığından bir şeyler yitirdiği anda temayı da yansıtamayacağını pek çok deneyimli meslektaşından daha iyi biliyor, inanın bana özel olarak kutlanmayı hak ediyor.

    Konya'da gördüğüm o ki; kimi çürük beyinli, çağdışı bağnazların direnmelerine karşı, Konyalılar tiyatroyu hem anlıyor, hem seviyor, hem de değerlendirmesini iyi biliyor.



  3. Yoldan çıkanların öyküsü.
    ''Yerinden yurdundan edilmiş,köylerinden kasabalarından çeşitli yöntemlerle sürülmüş, büyük kente doğru itilmiş, oralarda çok kötü şartlar altında çalışmaya zorlanmış ve sonra hizmet ettikleri insanlar tarafından sürekli horlanmış insanlar var. Kentli olduğunu iddia eden zengin köylülerin küçümsediği, horladığı hamalları, kapıcıları, hizmetçileri,şoförleri, garsonları,işportacıların hikayesi. Bu bozuk 'Kamyon'u Türkiye olarak algılayabiliriz. Gelip gelmeyeceği hatta kim olduğu bilinmeyen bir tamirciyi bekleyen insanları da Türkiyeli insanlar olarak görebiliriz. Pek yanlış bir yaklaşım değil. Keşke bütün mesele bu kadar olsa. Türkiye nüfusunun yarısı kentlerde, varoşlarda yaşıyor artık.'' Mehmet Baydur böyle tanımlıyor eserini. Ve tüm bunları düşünürken ortaya hüzünlü bir güldürü çıkarıyor.

    Yeni Dünyanın hamalları.
    Herkesin kendi dünyasında insan olduğu, yalnız oradan çıkıp farklı diyarlarda yeni dünyanın hamalları olduğunun altı çizildiği eser, Godot'ya da sağlam bir gönderme yapıyor. Kim tamir edecek? Kim gelecek? Ne zaman gelecek? Dağın başında bozulan 4 sandıklı bir kamyon, etrafında 2 hamal, şoför ve muavin. Özünde saf görünen ama gözü açık Yanbolu köyünden iki kişinin de hayatlarına girmesiyle kendileriyle yüzleşen bir avuç insanın hikayesi. Yazar, oyunu yerinden yurdundan edilmiş bütün köylülere armağan ederken diğer yandan da Türkiye'nin fotoğrafını çekiyor.

    Türkiye'de tiyatronun beşiği kabul edilen İstanbul Devlet Tiyatroları tarafından defalarca temsil edilmiş bir oyunu tekrar sahnelemek cesaret ister. Seyircideki ön yargıyı kırmak için büyük bir çabaya ihtiyacınız vardır. İş bu noktadan sonra ekibe 2 kat yük biniyor. Ama azmin ve başarının önüne hiçbir şey geçemiyor!

    Dünyayı taşıyanlar.
    Her şeyden önce bir takım oyunculuğu göze çarpsa da bireysel performanslarla oyun, nirvanaya ulaşıyor. Tüm oyuncular tempolarını oyun boyunca bir an bile düşürmeden tam hızla sürdürüyor.

    Elbette dağ başında kalan bir avuç insan çaresiz ve alternatifsiz kendi başlarına kaldıkları zamanlarda iç çatışmaları kaçınılmaz. Bu iç çatışmalar, kimlik sorgulamaları tüm oyuncular tarafından başarıyla veriliyor. İç çatışma, zamanla yerini sınıf (köylü-şehirli) çatışmasına bırakıyor. (Yazar burada sınıf çatışmasını yapanların sadece boş insanlara ait olduğunu vurguluyor.)

    Reha Özcan (Kamyon şoförü Necati)
    Yılların deneyimli oyuncusunu ilk 'One Flew Over the Cuckoo's Nest (Guguk Kuşu) ' adlı oyunla Mc Murphy'i karakterinde izledim. Büyük bir ustalıkla canlandırdığı rolü hala belleklerimdedir. Bu oyunda da oyunun büyük yükünü sırtlamış.

    Karakter tahlilini başarıyla kotararak 'ben kamyon şoförü olsaydım nasıl olurdum' düşüncesinden yola çıkıp karakterini sivriltmeyi başarıyor. Rolü için taktığı peruk tam oturmuş.

    Yoldan çıkan kamyonu ve sorumluluklarının getirdiği çaresizliği, agresif tavırları, konumu itibariyle toparlayıcılığı, rahat oyunculuğu,keskin ve net ifadeleri,diğer oyuncularla olan paslaşmaları, yer yer farsa kaçan mizansenleri nefes kesiyor! Sahneden oyunculuk dersi veren Reha Özcan 'Şoför Necati' tiplemesiyle kuşkusuz gecenin en başarılı ismi.

    Murat Sarı (Muavin Recep)
    Geceye damgasını vuran oyunculardan biride muavin rolüyle izlediğimiz Murat Sarı. Bilinçaltına yerleşmiş muavin tiplemesini öyle iyi analiz etmiş ki neredeyse kusursuz! Muavinde olması gereken özelliklerin her birini tüm ayrıntılarıyla araştırıp sol elinin işaret parmağıyla 'bir muavin böyle oynanır' diyor.

    Tiplemenin getirdiği rahatlıkla şoförün agresif ve çaresizliğini dengeliyor. Tipik kaypaklığı, donuk bakışları, pis sırıtışları, kraldan çok kralcı kimliği ve hamallara (yada köylülere) kuş bakışıyla muavine hayat veriyor. Simsar, kibirli ve şehirli muavin, bir an bile düşürmediği temposuyla titiz bir çalışmaya imza atıyor.

    Oktay Gözpınar (Hamal Şaban)
    Her ne kadar oyunun üçüncü adamı gibi görünse de replik ve tipleme bakımından oyunun başrolünde. Canlandırdığı Laz tiplemesinin yanı sıra gerçek hayattan soyutlanmış, günümüzde nesli tükenmekte olan iyimser (yada pollyanna havasında) kişiyi başarıyla canlandırıyor.

    Böyle tiplere alışık olmadığımızdan bize biraz itici geliyor. İtici gelmesi de saf ve temiz insanlara ne kadar uzak kaldığımızın altını bir kez daha çizmiş oluyor. Suskun sert doğulu Abuzer'in tersi saf konuşkan bir adam. Oyunda muavin Recep, kaypaklığı ve rahatlığıyla Şoför Necati'yi nasıl dengeliyorsa, Laz Şaban'da konuşkan ve saf tiplemesiyle Abuzer'in sert ve suskun duruşunu dengeliyor.

    Oyun boyunca Laz şivesini kusursuz oynamak neredeyse imkansızdır. Yer yer kaçırsa da göze batmayan başarılı bir bütünsellik kurmuş. Bu kadar pozitif bir adamın oyunun sonlarına doğru kendi hikayesinde ses titretmesi, duygulu ve dengeli oyunculuğuyla üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor.

    Deniz Şen (Hamal Abuzer)
    Abuzer rolünde daha önce Şener Kökkaya yer almasına rağmen sanırım bir aksaklık/problemden dolayı hemen Deniz Şen takviye edilmiş. Konservatuar'dan yeni mezun olmasına rağmen onca usta oyuncunun arasında yer bulması, büyük bir şans! Neyi, niçin, ve nasıl yaptığının bilincinde doğulu Abuzer'e ustalıkla hayat veriyor.

    Tiplemesi gereği heybetli, ağır başlı, suskun bir oyunculuk sergiliyor. Bu noktada saf, konuşkan genç Laz Şaban'ın koruyucusu durumunda.

    Yalnız bu tiplemeye en çok gidecek bir ayrıntı unutulmuş. Heybetli Abuzer'in tabakası yok! Neden sigara içmediğini anlayamadım. Hadi sigara içmiyor diyelim, sahneyi doldurması için devamlı kalkıp oturmak yerine tabakasından bir tütün sarması, sararken de uzaklara dalıp gitmesi bu doğulu tiplemesine daha güzel gitmez miydi?

    Sanırım bu ayrıntı oyuncu değişikliğinden dolayı aceleye gelmiş ve gözden kaçmış. Son olarak; provalara yeterli katılamadığından mıdır bilinmez, rolü çok özümseyememiş. Nedense pek samimi gelmedi bana. Laz Şaban gibi oda şiveyi yer yer kaçırsa da üzerine düşeni fazlasıyla veriyor. Oyun sonuna doğru kendi hikayesini anlatırken büründüğü ruh hali ve ses tonuyla duygu dolu anlara neden oluyor.

    Mustafa Doğan Ayhan (Yanbolu'dan Zeynel)
    Ciddi bir analizle oluşturulan bu tipleme, köylüsü Zülfü'yle beraber oyunu alıp götürüyor. Bu genç arkadaş tiplemesini öyle güzel sivriltmiş ki, sahneye ne zaman gireceği merak konusu oluyor. Sessiz ve sakin geçen oyun, bir anda onun o güzel sesiyle (!) yerini kahkahaya bırakıyor.

    Kıyafetlerinden dolayı önce deli oldukları sanılsa da 'yoldan çıkanlara' bir oyun oynadıkları anlaşılıyor. (Yazar burada; yoksul, yurdundan koparılmış, aç bırakılmış,eğitimden uzaklaştırılmış,sosyo-ekonomik çaresizlikten yakınan o saf temiz masum köylülerin, görünüşleri, 'ağızları' ve coğrafyalarıyla alay eden şehirlilere bir ders verdiği anlamı da çıkarılabilir.)

    Çocukları için aldığı oyuncakları üzerine geçirmesiyle tam bir kahkaha krizine yol açmış. Kendine has şivesi, köylüsü Zeynel'le olan paslaşmaları, rahat oyunculuğu ve rolünü özümsemesiyle ilerde adından sıkça söz ettirecek bir başarıya imza atıyor.

    Şenol Kaderoğlu (Yanbolu'dan Zülfü)
    Şüphesiz gecenin enlerinden olan bu tipleme, mimikleri ve çizdiği karakteristik oyunculuğuyla izleyenleri kendisine hayran bırakıyor. Yarattığı bu tiplemeyle oyuna bir anlamda hayat öpücüğü sağlıyor.

    Abartıya sınır tanımaksızın sergilediği oyunculuğuyla, sahne yaşamındaki dinamizmini ve ataklığını giderek yükseltiyor. Çok az rastlanan oluşturduğu bu tiplemesini çıkarabileceği en üst seviyeye kadar çıkartıyor. Samimiyeti ve coşkusu sahneden taşıp seyirciye kadar ulaşıyor.

    Bu tiplemenin yaratılması zor görülmese de oyun boyunca temposunu düşürmeden devam ettirmesi ve aynı çizgide tutması her babayiğidin harcı değil! 'Rolümü ne kadar sempatikleştirebilirimi' kendisine sormuş, hesabını yapmış ve bu yaklaşımla sahneye çıkarak başarıyı yakalamış.

    Gerek şaşı bakışları, gerek çocuksu tavırları, gerek armudu yerken 5 dakika boyunca repliksiz, sadece yüz hatlarıyla seyirciyi kahkaha krizine soktuğu sahne, gerek şalvarını bir sigara tabakası gibi kullanması ve her bir mizanseni birer yaratıcılık örneği.

    Oyun boyunca Zeynel tiplemesiyle beraber kurduğu dengeli kompozisyonu oyun boyunca bir an bile düşürmeden başarıyla sürdürüyor. Rol çalmadan, diğer oyuncuları kapatmadan kıl payı kurduğu oyunculuk dizgesini bu yönde şaşmaz bir düzen içerisinde kullanarak hafızalara kazınıyor.

    Oyun içinde oyun yaratan yönetmen Mustafa Kurt…
    Yılların deneyimli yönetmenini Diyarbakır Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Melih Cevdet Anday'ın ölümsüz eseri 'İçerdekiler' adlı oyunda ki eşsiz yorumuyla tanıdım. Başarı grafiğini 'Kamyonla' daha da yükseltiyor.

    Oyunun zor olması moralini bozmadığı gibi, aksine yaratıcılığına geniş alan kalmış. Her şeyden önce muhteşem bir kast oluşturduğunu belirtmeliyim. Çünkü yaşlara ve karakterlere uygun seçimler, oyunun seyrini doğrudan etkiliyor. Daha önce başkaları tarafından defalarca oynanması ve bunun getirdiği 'seyircideki ön yargıyı kırabilir miyiz?' korkusundan uzak, kendine has yorumuyla sağlam bir oyun sahneye koymuş.

    Yarattığı tiplemeleri sivriltmek için seçtiği kast, işinde ne kadar deneyimli bir usta olduğunu gözler önüne seriyor. Yılların deneyimli oyuncularını bir araya getirip onlara rahat alan bırakması için kamyon etrafına hiçbir şey koydurmamış.

    Yaratıcılıklarını engellememiş. Hal böyle olunca merhum Sami Hazinses bile sahnedeki yerini almış ve doğaçlamalar almış başını gitmiş. Elbette bu doğaçlamalar oyunun dokusunu bozmadığı gibi, her biri farklı yapımlarla kendilerini kanıtlamış usta oyuncuların, seyirci-oyuncu-oyun üçgeninde daha keyifli zaman geçirmesini amaçlıyor ve başarılıda oluyor.

    Reji, oyunu oyuncak ayılarla değil, kamyonu ters yola saptıran muavinin sırtında patlayan Şoför Necati'nin ayakkabısıyla başlatmış. Bu tutum kamyonun başında bekleme süresini daha da azaltmış, çokta güzel olmuş. Diğer taraftan oyunda kullanılan para hangi ülkeye ait? Paraların üstünde Atatürk resmi göremedim? Yine yukarıda da belirttiğim gibi doğulu Abuzer'in tabakası gözden kaçmış.

    Küçük aksaklıkların dışında oyun boyunca reji titizliği hissettiren sayın Kurt, oyun içinde oyun yaratarak oyun süresince hem ağlayacak halimize güldürmeyi, hem de yer yer hüzünlenip düşünmemizi ve kendimizi sorgulamamızı ustalıkla başarıyor. Eline koluna sağlık!

    Teknik Kadro…
    Dekor malum. Sahnenin tam ortasında kamyon, içerisinde 4 sandık, içlerinde oyuncaklar ve kamyon etrafına serpiştirilmiş dekor parçacıkları. Metne sadık bir çalışmayla Sertel Çetiner sade bir iş çıkarmış. Oyuncuların rahat hareket edebilmesi açısından kamyon etrafına 'bozuk yol' görünümü vermek için çalı çırpı koymaması iyi olmuş.

    Kostüm tasarımında Berna Cömert, oyuncuların yaşına ve karakterine uygun seçimler yapmış. Bilinçaltına yerleşmiş tiplemeleri seyirciye yansıtmakta başarılı. Yanbolu'lu tiplemelerin kostümleri için ayrıca alkışı hak ediyor. Oyunun temelindeki komediyi kostümle yakalayarak son işi oyunculuğa bırakmış ve böylece oyun, komedi bakımından sahneye 1-0 önde girmiş.

    Ahmet Karademir'in ışıkları son derece titiz ve dikkatli. Özellikle müzikle beraber yaptığı takım oyunculuğu çok önemliydi.

    Son olarak 'acı' türküler oyuna iyi gitmiş. Uzun havalar sefaletin sözcüsü olmuş. Seçimler kime aitse eline koluna sağlık. Neşet Ertaş'ı 'Zahide' adlı türküyle bir kez daha anımsadık.

    Kısacası tüm kadro müthiş bir takım oyunculuğu göstererek tertemiz bir iş çıkarıyor. Üstelik bu sıcaklara rağmen turnelere çıkıp enerjilerinden hiçbir şey kaybetmemiş olmaları takdire şayan.

    Kahkaha ve hüznün iç içe olduğu bu oyunu kaçırmamanız dileğiyle…

    Yoldan çıkmaya hazır mısınız?
    Kamyon
    Yazan : Memet Baydur
    Yöneten : Mustafa Kurt
    Dekor Tasarımı : Sertel Çetiner
    Giysi Tasarımı : Berna Cömert
    Işık Tasarımı : Ahmet Karademir
    Sahne Amiri : Bulut Kalgay Çongar
    Işık Kumanda : Hakan Doğan
    Kondüvit : Tamer Çelik
    Rol Dağılımı
    Reha Özcan, Murat Sarı, Oktay Gözpınar, Deniz Şen, Mustafa Doğan Ayhan, Şenol Kaderoğlu



  4. İstanbul Tiyatro Festivali' nin yapılışının ardından yaklaşık 3 hafta gibi bir süre geçti. Bu süre içinde bir takım oyunların eleştirilerini yazmakla meşguldum. Fakat bir tesadüf müdür bilinmez ama yazdığım tüm eleştirilerde -bir kaçı harici- kalemimi kötüyü vurgulamak için kullanmışım. Bunun bir tesadüf olduğuna inanmak gerçekten zor. Bu durumdan ibret almak gerekli. Bu kadar uzun bir süreye sığan festivalin oyunlarının kalitelerinin düşüklüğü neyle açıklanır? İstanbul Tiyatro Festivali' ni gerçekleştiren kişilerin enine boyuna düşüneceklerini sanmıyorum. Ama düşünün ki koca bir festivalin ardından basına baktığımız zaman on tane yazı görmek nerdeyse imkansız. Festival süresi boyunca çeyrek sayfalık haberlerin yer aldığını düşünürsek, oyunlardan habersiz koca bir şehir olduğunu varsayarsak, uluslararası boyutta nasıl kötü bir festival yapıldığını da anlarız.

    Uluslararası boyutta festivaller sadece bizim ülkemizde yapılmıyor. Liverpool, Londra, Leeds, Münih, Paris, Venedik…vs Avrupa' nın bir çok şehrini sayabiliriz. Hatta bunlarla ilgili internette araştırma yaptığınız zaman yüzlerce sayfa basın yazılarına ulaşabilirsiniz. Ve hatta bu festivallerin eleştirmen değerlendirmelerini, gözlemci notlarını da okursunuz. Türkiye'de -ki yanılmıyorum- Değerli Üstün Akmen'den başka genel anlamda değerlendirme yapan yazar/eleştirmen/gözlemci olmadı. Peki neden olmadı? Elbette bunun önemli nedenleri var.

    Fanny Ardant'ın oyununu çok tesadüfi biçimde Paris'te izleme şansına erişmiştim. Psikoloji ile ilgili bir seminer kapsamında gittiğim Fransa'da katılımcılara ne yapmak istediklerini sorduklarında tiyatroya gitmek istediğimi belirtmiştim. Ve şu Allah'ın işine bakın ki Fanny Ardant'ın “Ölüm Hastalığı” oyununa gitmiş bulundum. Her neyse oyun esnasında çevremde benim gibi onlarca genç insan bulunuyor. Oyuna gelenlerle sohbet edince, çoğunluğun gazeteci/eleştirmen/yazar olduğunu anlıyorum. Emin olun her birisinin yaşı 35'i geçmez. Ve oyunun her noktasına dikkat ederek not alıyorlar. Salonda 300'den fazla seyirci bulunuyor. Ve gelen eleştirmenlerin/yazarların hepsi davetli olarak orada bulunuyor. Sorun onların oraya davetli gelip gelmemesi değil. Bu oyunu organize eden şirketin eleştirmenlere/yazarlara verdiği önemi belirtmek istiyorum. Oyun Fransızca oynandığı için çokça bi'şey anlamadan salondan ayrılıyorum. Ama Fanny Ardant'in performansına hayran kalıyorum. Ertesi gün Fransız gazetelerin -çok azda olsa- İngilizce yayınlanan bölümlerinden oyunla ilgili değerlendirmeleri okuyorum. Ama inanır mısınız bu oyun en az 10 gazetede yer alıyor. Geniş değerlendirmelerle yer buluyor…

    Şimdi gelelim İstanbul Tiyatro Festivali' nin basında yer alan yazılarına. Nerdeyse yok denilecek kadar az eleştiri ve tanıtım. Festival süresi boyunca 25'in üzerinde yerli oyunla -ki bu oyunların önemli bölümü ilk kez perde diyor- ve 6 yabancı oyunla seyirci ile buluşan festivalin organizasyon eksikliği hat safhaya ulaşıyor. Hiçbir oyuna eleştirmen yazar çağrılmıyor. Belkide çağrılıyor, ama çağrılanlar onun tanıdığı bunun tanıdığı. Tamam oyunlara eleştirmen davetinden vazgeçtim, aaaaa bir bakıyorum oyunlarla ilgili tanıtımlar yollanmıyor. Basında yazan 10 tane eleştirmen ya var ya yok. ama ne hikmetse bu eleştirmenlere davet gelmiyor. Gazetelerin ekonomi, siyaset, spor bölümlerinde görevli bir takım isimlere oyunlarla ilgili özel bilgiler geçiliyor. Basın bir kenarda dursun… Ya oyunları izleyecek halk ne yapıyor? Onlar da oyunlara geliyor gidiyor… Oyun esnasında oyundan çıkan onlarca insan… Oyun çıkışında, oyuna neden geldiğini sorgulayanlar…

    Festival komitesi oyunları neye göre izliyor ve seçiyor bu ciddi bir sorun! Oyunların halkla bütünleşmesini düşünürsek eğer, halk bu oyunlardan ne anlayacak, olgusu bu seçimlerin dışında tutulmuş. Yani halk İstanbul Tiyatro Festivali ile bütünleşememiş! İnsanlar gazetelerden/dergilerden okudukları festival yazıları ile oyunlara gidiyorlar. TiyatroDergisi.com dan Mustafa Demirkanlı oyunları günü gününe okuyucularına duyurmuştu. Basındaki diğer dergiler gazeteler bu duyuruyu nedense pek yapamadılar. Hatta festival sponsoru gazeteler bile bunu yapmadı. Festival başladığında benim de içinde bulunduğum jüri olarak Sabah Gazetesi'nde “İstanbul Tiyatro Festivali'nin Kare Asları” diye bir haber yapıldı. Haber oyunlar hakkında geniş değerlendirmeleri içinde bulunduruyordu. Piyasada yazan eleştirmenler/sanatçılar oyunlarla ilgili değerlendirmelerini sundular. Hangi oyunlara gidilmesi konusunda halkı bilinçlendirdiler. Sabah Gazetesi' nin çalışması taktir edilecek bir haberdi. Diğer basın araçları oyunları izlemekle meşgullerdi sanırım(!)

    Gelelim yazının son bölümüne. Avrupa'nın önemli bir şehrinden yapılan tiyatro festivali, Avrupa'nın en az izlenilen festivali olması açısından önem kazanıyor. Halkla bütünleşmekten uzak yaklaşımlarla festivali düzenleyen İKSV' nin gelecek yıllarda, bu işin uzmanlarına danışarak festivali tertiplemesi gereklidir. Festivalin basın ayağı sağlam tutulmalıdır. Mutlaka ama mutlaka yürütülen projeler halkın anlayacağı dilden olmalıdır. Atölyesinde çalışan ustanın yanında çalan müziği üç kişi değil onlarca insan dinlemelidir. Ustanın yaptıklarını herkes izlemeli/anlamalıdır.

    Dip Not
    Yaz boyunca birkaç yazı dışında yazı yazmayacağım. Herkese mutlu bir yaz tatili diliyorum.



  5. 16. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ İZLENİMLERİ

    Eimuntas Nekrosius, tiyatro ve opera yorumlarıyla dünyaca tanınan önemli bir yönetmen. Hamlet, Macbeth, Othello, Üç Kız Kardeş gibi oyunları yıllardır repertuarlardaki yerlerini koruyor. Nekrosius ve topluluğu Meno Fortas, ödüllü oyunları dört perde ve dört saatlik “Othello” ile 15. Uluslararası Tiyatro Festivali'nin de konuğu olmuştu. Nekrosius bu kere, 2007 yılında İtalya'da en başarılı yabancı oyun olarak Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri birliği İtalya Merkezi'nce düzenlenen “Premio UBU-UBU Ödülü”nü alan “Faust” ile İstanbul'a geldi.

    Eimuntas Nekrosius'un izlediğim her iki performansını da hem kaygı, hem de coşku uyandıran karmaşık bir ruhsal serüven olarak algıladım. “Litvanya tiyatrosunun dâhisi” olarak tanımlanan Nekrosius, “Faust”ta da doğal ve maddi öğelerin sembolizminden yararlanarak duyarlı titreşimlerle blokları ve tabloların iç dinamiklerini kurgulamıştı, doğrusunu söylemem gerekirse etkilendim.

    (devamı ) Eimuntas Nekrosius tiyatro ve opera yorumlarıyla dünyaca tanınan bir yönetmen. Hamlet, Macbeth, Othello, Üç Kız Kardeş gibi oyunları yıllardır repertuarlardaki yerlerini koruyor. Nekrosius ve topluluğu Meno Fortas, ödüllü oyunları Othello ile 15. Uluslararası Tiyatro Festivali'nin de konuğu olmuştu. Nekrosius bu kez de, 2007 yılında İtalya'da en başarılı yabancı oyun olarak UBU Ödülü'nü alan Faust ile geliyor İstanbul'a ve Festival izleyicisini Goethe'nin dünyasına götürüyor. Eimuntas Nekrosius tiyatro ve opera yorumlarıyla dünyaca tanınan bir yönetmen. Hamlet, Macbeth, Othello, Üç Kız Kardeş gibi oyunları yıllardır repertuarlardaki yerlerini koruyor. Nekrosius ve topluluğu Meno Fortas, ödüllü oyunları Othello ile 15. Uluslararası Tiyatro Festivali'nin de konuğu olmuştu. Nekrosius bu kez de, 2007 yılında İtalya'da en başarılı yabancı oyun olarak UBU Ödülü'nü alan Faust ile geliyor İstanbul'a ve Festival izleyicisini Goethe'nin dünyasına götürüyor. Goethe'nin “Faust”u, bilindiği gibi büyülü güçler elde etmek ve bilinmeyenleri öğrenmek için ruhunu Mephistopheles (Salvijus Trepulis) adındaki şeytana satan doktorun öyküsünü anlatmakta. Eski bir Alman masalının oldukça uç bir uyarlanışı olan Faust'u yazmak, Goethe'nin tam altmış yılını almış. Goethe böylece, yaşamı boyunca kafasını kurcalayan tüm sorulara (ahlak yasalarından mitolojiye kadar) bu büyük dramatik ve şiirsel yapıtta yer vermeyi başarmış. “Faust” günümüzde, yazarın tüm ahlaksal ve sanatsal gelişiminin capcanlı bir belgeseli sayılmakta. Diğer taraftan, “Faust”u “modernitenin tragedyası” olarak nitelendirenler de var. Yeniyle eski, yapım ve yıkım arasında nasıl iki ucu pislikli değnek üstünde yürüdüğümüzü yüzümüze şamar gibi indiren bir eser “Faust”. Hem de: “Zavallı şeytan, bana ne verebilirsin ki? / Yükseklere göz dikmiş insan bilincini, / Senin gibiler kavrayabilir mi hiç? / Sendeki gıda doyurmaz insanı, / Elindeki kızıl altın, cıva gibi, / Avucun içinden akıp gider, / Senin kumar masalarında, / Kimse kazanamaz, / Daha sarılırken başkalarına bakar, / Göndereceğin kızlar, / Vereceğin itibarın tanrısal gururu, / Kuyruklu bir yıldız gibi, / Kayar gider. Bunları mı sunacaksın? Göster bana bakalım, Koparılmadan çürüyen meyveyi, Her gün yeniden yeşillenen ağacı” dizeleriyle modernizmin kokusunu bize ilk duyumsatan edebi bir eser.

    Nekrosius, üç perde olarak sunduğu, iki ara dâhil 235 dakika süren “Faust”unda sadece kendisi için kahramanımızın zaaflarının altını birer birer çizmiş. “İnsan ben”ini öne çıkarmış. Bu ben'in Faust'u (Vladas Bagdonas), bildiğimiz basit, gündelik mutluluğa ulaştıramamasını işlemiş. “Benim yaşadığımı köpek bile yaşamaz” diyen Faust'un elde etmek istediğinin bilim olmadığını; Faust'un bilimle kendi kendini elde etmek, rahatı, mutluluğu elde etmek istediğini söylemiş. Söylerken, metni sahne üzerinde plastik, müzikal, jest olarak işleme uğratmış. Performansın devinim kazanması için Goethe'nin metninin potansiyelliğini ve soyutlamasını bir kenara bırakmış. Sesle (örneğin Elzbieta Latenaite'in çıkardığı uçak sesi gibi) ve jestle (örneğin Bagdonas'ın atom yapısının içine girişindeki jestleri gibi) metni doku haline getirmiş. Oyuncuların seslerini ve jestlerini “fizikselleştirmiş”. Oyuncuların yaklaşımları, psikolojik ve soyut olmadan önce fizikselliğe kavuşmuş. Bu arada, daha geniş örnekleme yapmam, anlatmaya çabaladığımı daha açık anlaşılır hale getirebilmem için, Faust'un büyücülerin yardımı ile Gretchen (Elzbieta Latenaite) ile tanışma tablosunu bütün okurlarımın izlemiş olmasını dilerdim. Gretchen bir çiçek gibi sevimli, bir bardak su gibi duru, iki iki dört eder gibi kola y anlaşılır; tutkusuz, iyi bir Alman kızı olarak o kadar iyi çizilmişti ki şaşırmamak olası değildi. Dolayısıyla şaşırdım. Şaşırdım ve: “Gretchen'in masumluğu, gençliği, utangaç tazeliği bu kadar mı iyi anlatılır yahu” diye içimden geçirdim. İkinci perdenin finalindeyse kendimden geçtim. Şeytanın yardımcıları ellerindeki ipleri sahnenin eni boyunca yayarak hareketli çizgiler oluşturdular. Gerili duran bu nota çizgileri titremeye, titreşmeye başladı. Her bir ip kendi ritmiyle titreşti. Titreşimler maddeselleşti. Madde olmayan öğe madde biçimi aldı. Faust'u canlandıran Bagdonas çizgilerin arasına girdi ve (Lukasz Drewniak'ın dediği gibi) başka bir boyuta, elektronların yörüngesine, mikro ve makro evrenlerin dünyasına girmiş oldu.

    Nekrosius oyunu iki bölüme ayırmıştı. Birinci bölümde insan ruhunun iç didişmesini bu bitmez tükenmez iç savaşı işlemiş; ikinci bölümdeyse aşkın tragikomedyasına yer vermişti. İki bölümde de mutluluğa doğru kulaç atan, mutluluğu yakalamaya çalışan insan figürü vardı. İki bölüm de görsel kodlar, küresel, uzamsal, eşzamanlı bilgi doğrultusunda uyumlaştırılmıştı. Birçok görsel gösterge dizgesi eşzamanlı ve bireşimsel olarak, uzamsal ortak varoluşları içinde algılandı. Nekrosius, gerçeğe uygunluk etmenleriyle teatrallik etmenlerinden birinin doğruluğunu, ötekinin yanlışlığıyla kapıştırmıştı. Oyunculuk ve uzlaşma üzerindeki ısrarı, durumun gerçekliğini güçlendiriyordu. Gerçeklik ya da gerçeğe uymadığını, gerçekle çeliştiğini bile bile tasarladığı, düş gücüyle oyuncusu için yarattığı konumun çerçevesini mükemmel belirlemişti. Örneğin, ruhların oyunculukları öylesine “doğal” ve dolayısıyla gerçek etkisi yaratan öyle etmenlerle doluydu ki, rol yapmaya kalkışıyorlardı. Diğer taraftan Köpek'de Vaidas Vilius'un oyunculuğu sunuma yönelikti. Teatral konvansiyonun altını çiziyordu.

    Marius Nekrosius'un yalın, ama fevkalade kullanışlı sahne tasarımı; Dziugas Vakrinas'ın anlık etki yaratan, bir duygunun açığa vurulmasını sağlayan, bir eylemin örtülmesine yarayan ışık tasarımı; Nadezda Gultiaajeva'nın giysileri, Faustas Latenas'ın özgün müzikleri oyunun başarısına kuşkusuz katkı sağlıyordu. Başta Bagdonas, Trepulis, Latenaite olmak üzere on üç kişilik oyuncu kadrosunun tamamı bedenlerini, görünüşlerini, seslerini, duygulanımlarını bu işe adamakla kalmamış, canlandırdıkları karakterlerle özdeşleşmişlerdi. Oyunculukları gevşeme, yoğunlaşma, duyusal ve duygusal bellek tekniklerini, kısacası bir rolün figürleşmesini önceleyen her bir şeyi içeriyordu.

    Oyundan çıkarken, Nekrosius'un oyun boyunca açtığı ve sonra da kapadığı parantezlerin bir bölümü silinip, oyun en azından bir saat daha kısa tutulamaz mıydı, tutulsa ne kaybolurdu sorusu soruldu. Karışmak ne haddime, daha doğrusu karışmamak en kestirme yoldu.

    Gerçek olan şu ki, “Faust”u izleme olanağı bulamayan tiyatroseverlere ve tiyatroculara yazık oldu


  6. Dün gece 1. İstanbul Tiyatro Okulları Buluşması kapsamında, “Titanik Orkestrası” adlı eser festivalin ilk etkinliği olarak Oyun Atölyesinde sergilendi. Oyunu sahneye koyan topluluk ise Türkiye'de “Okullu” Tiyatro ekolünü oluşturan Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı'nın öğrencileriydi. Oyunu izleme fırsatı bulamayanlar için öncelikle oyun konusunu kısaca anlatayım:

    "Köhne” bir tren garı; paçavralar, eskimiş bavullar, etrafa saçılmış içki şişeleri ve bu çöplük içinde yaşayan dört evsiz serseri. Hamile Lyubka, eski gar şefi Luko, konservatuar mezunu olduğunu iddia eden yalınayak Meto ve Milli Parkta bakıcısı olduğu ayının ölümüne neden olduğu için durmadan sızlanan Doko. Tek amaçları geçen trenlerden birinin bulundukları garda durması ve onları oradan alıp başka, bambaşka bir diyara götürmesi. Sonuç ise; bu köhne gara trenden, sandığıyla beraber atılan alkolik bir illüzyonist: “Harry Houdini”

    Fakat illüzyon dersleri ve ruhçu felsefesi ile bu alkolik ilizyonist, gardaki garibanların yaşamını etkiliyor, onları bir şekilde trene bindiriyor ve istedikleri yolculuğa çıkarıyor

    Fakat oyun kişileri beklemek ve umut etmekten başka bir gaye edinmedikleri için ne istediklerini bilmiyor, hayatlarındaki son bir treni yakalasalar da nereye gideceklerini, ne yapacaklarını seçemiyorlar, trenden kaçıp kurtulmak, yeniden umutlarına sarılmak istiyorlar. Fakat Alkolik Harry başta kendisi olmak üzere diğerlerinin de birer hayal (hiç) olduğunu ve zaten yaşamadıkları için geri dönemeyeceklerini iddia ediyor ve aralarındaki bir kişinin gerçek olduğunu öngörerek sahnedeki bir sandığın içine giriyor ve sandığın içinde kayboluyor. Sırasıyla Luko, Meto ve Lyubka'da bir hiç mi yoksa gerçek mi olduklarını anlamak için sandığın içine giriyorlar ve onlarda kayboluyorlar. Sona kalan Doka ise arkadaşlarının yanına gitmek istese de onlar gibi kaybolamıyor ve tek başına kalıyor, ne yapacağını bilemez halde gerçek bir yalnızlığa mahkum oluyor.

    Bulgar Yazar Hristo Boyçev oyunu bence tam bir ironi üzerine kurmuş; garda bir gün olsun duracağı düşünülen trenler beklentileri, Doko'nun bulduğu tren bileti umutları, durmak bilmez trenlerin garda bıraktığı Harry Houduni yaratılan sahte kahramanları, Alkolik Harry sayesinde bindikleri tren ele geçen fırsatları, bindikleri trende bir makinistin bulunmaması amaçsız hayatların bir yere varamayacağını anlatıyor.

    Oyun sahneleme açısından ise metni yorumlamaktan çok uygulama yönünde gerçekleşmiş. Oyun çok çeşitli şekillerde yorumlanabilir, farklı fikirler öne çıkartılabilirdi, Yönetmenin oyunda Özel olarak bir fikri öne çıkarttığı düşüncesine varamadım. Gerçi bir okul oyunu olması açısından asıl çalışmanın oyunculuklar olması doğal. Ama gönül ister ki okul oyunlarında da reji yönünden dikkati çeken oyunlar izleyebilelim. Oyunculuk anlamında çalışmanın başarılı olduğunu söylemekle beraber, öğrencilerin üzerine yapışan Klasik Devlet Tiyatrosu ekolünün seyirci ile bütünleşemediği ve beklentilerin üzerine çıkamadığı düşüncesindeyim. Bence konservatuar mezunu genç kuşak oyuncular belli ekolleri aşmalı yeni arayışlar içinde bulunmalı ve özgün karakterler yaratmalı. Bu açıdan İstanbul Devlet Konservatuvarı'nın çıkarttığı “Küheylan” adlı oyunda izlediğim Hüseyin Sevimli'yi çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Fakat bu oyunda özgün oyunculuğuyla öne çıkan birini ne yazık ki göremedim…

    Sonuç olarak; oyun metin açısından ne kadar zengin olsa da sahneleme ve oyunculuk açısından vasatın üzerine çıkan bir oyun değildi.



  7. İtalya'nın Toscana bölgesi tiyatrolarından Arca Azzurra Tiyatrosu, 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne bir Türk yazarın, Murathan Mungan'ın “Geyikler Lanetler”i ile geldi. “Suyun toprağa değdiği yerde başlar bu efsane. / Kimi der: Bin yıl önce, / Kimi der: Efsunlu zamanlarda, / Kimi der: Geçenleyin, / Kimi der: Düşümde. / Sözün kısası: / İşte size seyirlik bir hikâye. / Öyle bir hikâye ki, / geyikleri ve lanetleri anlatır; / kaldırın geyikleri, kaldırın lanetleri, / geriye hayatımız kalır. / Hayatımız dedikleri nedir ki zaten?” dizeleriyle başlayan “… Her oyun bir yazgıdır. / Herkes oyununda kendi yazgısını oynar; / ya da oyunu yazgısı olur diyelim…” dizeleriyle biten; Murathan Mungan'ın, kendisinden ancak tek bir şey seçilecekse, okunulmasını salık verdiği, “Biriktirdiğim her şeyi verdiğim bir yapıt” diye tanımladığı oyunu, iki saate yakın bir zaman dilimi içinde “anlatıldı”. “Anlatıldı” diyorum, çünkü daha yapıtın ilk sözcüklerinden itibaren oyunda kurulması gereken gizemli dünya kurulamamıştı, Mezopotamya'nın büyülü zamanlarından gelen destan oyuna sindirilmemişti.

    Murathan Mungan'ın destanı elbette “malûmunuzdur”, ama ben gene de anımsatayım. Göçer bir aşiret, göçmekten vazgeçip ormanlık bir bölgeye yerleşmiştir. (Bu arada hemen söyleyeyim ki, sürekli olarak konma, yurt edinme, ev, kasır yapma, aşiret töresine ters düşen bir olgudur. Aşiretin ataları, geçici olarak yurt tuttukları zaman dahi, kondukları yerin gizil güçlerini yatıştırmak için büyü yapmak zorundadırlar.) İlk olarak yirmisinde babasına başkaldırıp, kavmi ikiye bölen Hazar Bey'in (Andrea Costagli) öyküsü başlar. Hazar Bey'in arada sırada gaibe gidip geldiği söylenen karısı Kureyşa (Giuliana Colzi) izleyiciyle tanıştırılır. Gel zaman git zaman sonra Hazar Bey'in geyiklerin yaşadığı ormana yerleşmesi, atalarının ruhunu rahatsız eder. Nedense geyikler de huzursuz olur ve geyiklerin laneti Hazar Bey ve karısı Kureyşa'yı rahat bırakmaz. Hazar Bey'in çocuk sahibi olması doğanın gizil güçlerince engellenecektir. Oysa Kureyşa, lanetleri savuşturmak ve de bir oğul sahibi olmak için kurban edilmiş bir geyiğin kanını içer ve oğulları Mustafa doğar.

    Tam her şey yoluna girdi derken, masal bu ya, Mustafa (Masimo Salvianti) bir geyiğe sevdalanmaz mı? Neyse… Geyik büyü ile kadına dönüştürülür. Gel gör ki, geyik-kadın Judana (Lucia Socci) da lanetlenmiştir ve çocuğu olmamaktadır. Judana, gizil güçlere başvurur ve iki gözü karşılığında iki çocuğa birden (ikiz) kavuşur, adları Kasım (Dimitri Frosali) ile Nâsır (Andrea Costagli) olur. Çocukları olduktan sonra karısının yüzüne bakmayan Mustafa Bey ise (sen misin karını savsaklayan) bu kere Judana'nin lanetine uğrar.

    Kasım, zamanı geldiğinde Suveyda (Giuliana Colzi) ile evlenir, bir çocuğu olur, çocuğa Bakır (Dimitri Frosali) adı verilir. Derken, kavmi için savaşmak üzere çöllere gider, yedi yıl geçer geri dönmez. Öldüğü varsayımıyla Süveyda, törelere göre bu kez Kasım'ın kardeşi Nâsır ile evlendirilir. Bir çocuğu da Nâsır'dan olur. Çocuğa Sidar (Andrea Costagli) adı verilir. Oysa Kasım ölmemiştir ki! Döner gelir, Nâsır ile dövüşür, yenilir ve ölür.

    Tiyatro eğitimi de almış olan öykü, oyun, şarkı sözü, senaryo yazarı, şair, denemeci, yazar Murathan Mungan'ın bu çok zengin ve derin öykülerle, duygularla ve sihirle bezenmiş; görkemli, uçsuz bucaksız masalsı metnini Riccardo Sottili sahneye taşımış. Oyundan sonra, Lush Hotel'in barında söyleşirken anladığıma göre, Trento'daki Al Limite Al Confine Festivali Türk tiyatrosu üzerine bir proje çalışması yapmış ve 2006'nın Aralık ayında bu kapsamda Mungan'ın oyununun bazı kısımlarının okunması için kendilerine teklif yapılmış. Sottili, destanın büyüsüne kapılmış ve okuma metnini sahnelemiş.

    Sottili, kadehlerimizi tokuştururken basit bir sahneleme yerine, geniş alanların kullanıldığı, mucizelerin, büyünün ve karakterlerin anlatıldığı bir sahnelemeyi yeğlediğini söyledi. Oysa sahnenin ortasına kurulmuş dekor, söylediğiyle pek bir çelişki içindeydi. Oyunu sanırım daha küçük bir sahne için hazırlamıştı ve dekor da doğal olarak küçük sahneye uygun olarak tasarlanmıştı. Perde ile hizalanmış, sahne üstüne ortalanmış, iki yanı ve üstü perdelerle kapatılmış çadırı andıran dekor, üstüne üstlük bir de iyiden iyiye sahnenin derinliğine kurulmuştu.

    Konuşurken efsaneleri, cadıları, mucizeleri ve lanetleri oyuncuların sözcükleri, bir kaç obje ve gölge tiyatrosunun aracılığıyla dillendirdiğini söyledi. Ben de ne yapayım, aldım kabul ettim. Eee, ne de olsa konuk… Birlikte olduğumuz Aliye Uzunatağan sordu, Sottili yanıtladı, Filiz Kutlar da tanıklık etti: Yoğun bir çalışma temposuyla, oyun yirmi günde ele gelmiş.

    Murathan Mungan'ın şairliğine söz edersem çarpılırım. “… kaldırın geyikleri, kaldırın lanetleri / Geriye hayatımız kalır. / hayatımız dedikleri nedir ki zaten? / tarih nedir? Zaman nedir / Bir tek zaman vardır Asya'da: geniş zaman. / Geçmiş de, gelecek de, şimdi, de / Geniş zamandır”, dizelerindeki dil ustalığını (“Bir tek” hariç. “Bir” zaten “tek”, “tek” de “bir” anlamına gelir ayol) görmemek elbette olanaksız. Öykülerinde de çok “soluklu” bir yazardır Mungan. Uzun tümceleri sever ki bu öykücülükte bana sorarsanız hiç de kolay olmayan, hatta öyküyü (yerinde kullanıldığında) yerinden zıplatan bir yetidir. “Örnek ver” derseniz açarım “Üç Aynalı Kırık Oda”yı, okurum size rasgele bir bölüm: “Bir keresinde şehrin, zamanın isiyle kararmış örme taş duvarlı dar sokaklarında gezerken, birdenbire arkası geniş bir külhan avlusuyla çevrelenmiş olan Melik Ahmet Hamamı'na çıkıyor yolları.”

    Oyunda da elbette bu örnek benzeri uzun tiratlar var. Var olunca ve mizansen gölge tiyatrosuna yaslanınca oyun durağanlaşmış, hatta hantallaşmış. Merdivenden inme-çıkma efektleriyle inme-çıkma eylemleri birbirini tutmayınca abuk sabuk bir durum ortaya çıkmış. Beş anlatıcının dönüşümlü olarak masalı anlatması sıkıcılık yaratmış. Sottili'nin metni kırpa kırpa oyunu 110 dakikaya çekmesi bile sıkıcılığı giderememiş.

    Gösteriden sonra Arca Azzurra Tiyatrosu ekibi, birlikte olduğumuz Lush Hotel'in barından erken ayrıldı. Sabah erken saatte yola çıkacaklardı. Biz biraz daha kaldık. Festivalin mimarı Prof. Dr. Dikmen Gürün, yakın geleceğin söyleşi ustası olacağı kıvılcımlarını her ay “tiyatro… tiyatro” dergisinde kendisine ayrılan sayfalardan saçan Özlem Özdemir, Alev Uçarer, Şaylan Akmen, ünlü oyuncular Aliye Uzunatağan, Filiz Kutlar, falan… Oyunun iletisini düşündüm. Neydi acaba? Sanırım oyun, doğa yasası (buna siz rahatça toplum kuralları da diyebilirsiniz) kişiler tarafından çiğnenirse, karşı tepki oluşması kaçınılmazdır demek istiyordu. Karşıt güçler bunu kimsenin yanına bırakmaz deniliyordu. Doğanın (o da toplumun) düzeni, ancak kurbanlar verilerek dinginleştirilebilinirdi. Başka? Bir de öğüt vardı oyunda: Doğanın (toplumun, törenin) düzenini bozma, sosyal yapıyı falan değiştirmeye kalkışma. Haaa, bir de evleneceğin kadını iyi seç. Bu satırlarımı okurken: “Bu da ileti mi” diyecekler olacaktır kuşkusuz. “Yahu, bu mesaj olsa n'olur, olmasa n'olur” diyecekler de çıkacaktır, eminim. Doğrusu, işin bu yanına dokunmak istemiyorum.

    Ammaaa başka biri çıkıp da: “Bir kavmin dört kuşağının töreler ve doğal yasalar arasına sıkışan bireyinin tragedyasını sonu gelmez tiratlarla, olamazcasına ağır aksak bir ritim içinde, usturanın ve iki mızrağın yere saplanmasından oluşan aksiyon ile aralıksız 110 dakika dinlemek, 'mezalim' değilse nedir” diye sual eyleyecek olsa, ne yanıt veririm vallahi bilemiyorum.



  8. Seyircinin kahkahasıyla inleyen sahne!

    Antalya Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Ali Meriç'in yazıp yönettiği oyun, geçtiğimiz günlerde seyirci karşısına çıktı. Kuruluşunun 10. yılını kutlayan Van Devlet Tiyatrosu'nun 2007-2008 sezonun açılış oyunu.Salona girerken oyunla aynı adı taşıyan şeker ikram ediliyor. Aynı zamanda samimi bir hava yaratılması için güzel bir anlayış. Daha oyun başlamadan seyirciyle kurulan bu sıcaklık, oyun boyunca oyuncu- seyirci ilişkisini doğrudan etkiliyor. Seyircinin yüzünde oluşan tebessüm, oyun sahnelenirken atılan kahkahaların habercisi gibi. Oyun ; bir çadır tiyatrosunun, Ramazan ayı için hazırladığı oyuna başlamadan önce başından geçen gülünç olayları şarkılarla, danslarla ve kantolarla anlatılıyor. Farsın en klasik temel örneklerinden biri olan bu oyun, seyirciye geçmişte kalan ve hala günümüzde ayakta tutulmaya çalışılan, ama ne yazık ki bir bir yok edilen öğeler anlatılıyor. Bu anlatımlar yapılırken seyirciyi sıkmamak ve ne kadar eğlenceli olduğunu göstermek için, özellikle bireysel performanslar, rejinin oyun üzerindeki etkisi, kısacaoyuncuların sahnede nasıl devleştiğine tanık oluyorum.

    'Akide Şekeri'; çadır tiyatrosunda sergilenen oyunun ve bu oyunda görev alan oyuncuların sahne arkasındaki yaşamları da ele alınarak, ne tür zor şartlarda bu işin yapıldığına tanıklık ediyor. Eski ramazan aylarında ve çadır tiyatrolarında olan tüm aktivitelere yer verilmiş. Karagöz-Hacivat , kanto, külhanbeyi, kavuklu-Pişekar, Arap bacı kalfa gibi tüm temel öğeleri içeriyor. Elbette bunlardan en önemlisi oyuncu sıkıntısının anlatıldığı ilk bolüm. Ve kadın rollerine çıkan erkek oyuncular… bu tarihi olaylar, geçmişimizin gericiliği ve yobazlığına da adeta tokat gibi iniyor.

    Çadır Tiyatrosu nedir?
    Oyun yeri büyük bir çadırın içinde olan tiyatro. Ülkemizde bu terim açık saçık gösterilerin yer aldığı, oradan buradan toplama adamlarla tiyatro gitmeyen küçük taşra kasabalarında oynayıp salt para kazanma amacıyla kurulan derme çatma korsan topluluklar için kullanılmaktadır.

    Amaç…
    Oyun sadece eğlenme amacı gütmüş. Ders vermek gibi bir kaygısı yok.Konular dağılsa da hareketlere dayalı öğeler çok fazla kullanıldığından sadece o anın tadını çıkartmak kalıyor seyirciye. Aslında işin kırılma noktası belden aşağıya yapılan esprilerin yıllardır seyirci tarafından hep kabul edilmesi ve nerde ne zaman yapılırsa yapılsın gülüneceği göz önüne alınarak bir şekilde metni rezerve ediyor. Tabi esprilerin iyi satılması, oyunculukların başarısından geçiyor.

    Oyun sadece gülmek, hatta dışarı çıktığında neye güldüğünü dahi hatırlayamamak gibi güzel bir yaklaşım barındırıyor.Telsim reklamlarındaki gibi ''Anı Yaşa'' sloganını andırıyor. Genel anlamda sanatı yada tiyatroyu bu açıdan ele almıyorum, sadece bu oyunla ilgili genel düşüncelerimi aktarıyorum. Zira oyun daha farklı amaçlar taşısaydı, seyirciye bu kadar rahat ulaşmayabilirdi. Yada seyirci tarafından bu kadar kolay algılanamayabilirdi. Çünkü oyunun odak noktası replikler değil, oyuncunun hareketleri. Söze dayalı hareketler değil, hareketlere dayalı söz anlayışı hakim. Elbette bu oyun için birkaç tür söylenebilir. Örneğin kaba güldürü (kaba esprilere ve hareketlere dayandırılarak sahnelenen eğlence amaçlı oyunlar) özellikle evlenmek isteyen '' mental retardasyon '' dediğimiz zeka gelişiminde eksik bir karakteri oynayan çocuğun, sözden çok ilgi odağının hareketlere dayandırılma mantığında bunu görmek mümkün. Zaten orta oyun, bu tip türleri barındıran çok sesli bir anlayış mantığına sahiptir. Ek olarak '' halk tiyatrosu '' olarak adlandırabilirim. Bu terimde de oynanış bakımından benzerlikler yer alıyor. Oyun zaten halkın kültür birikiminden yararlanarak halkın yaşamını konu alan, halk dilini kullanarak halkı eğlendirmenin yanı sıra öğretici olmayı da amaçlayan bir biçeme sahip.

    Oyunun sahnelenişi.
    Oyun, müzik ve dansla sıcak bir giriş yapıyor. Canlı müzikte kanun-darbuka-keman üçlüsü yer almış .Seyirciyi bir sonraki sahne için ısındırıyor.Oyuncuların yüzündeki ifadelerin samimiyeti ve sıcaklığı seyirciye kadar yansıyor. İşlerini çok severek yaptıkları her hallerinden belli. Aslında hikaye, akide'nin ev ararken kendini bir anda içinde bulduğu komik durumları anlatıyor. Tabi asıl amaç zengin bir eş ! Sanıyorum ''çadır tiyatrosu '' başlığında geçen hikayelerden sadece biri. Yani oyun içinde oyun anlayışı var. Akide'nin hem oyunculuk, hem sesi, hem de danslardaki başarısı mükemmel. Bu tip oyunlarda oyunun kurgu döngüsünden çok bireysel performansa iş düşüyor.

    Oyun boyunca satılan espriler çok iyi. Hatta tekrarlanan espriler bile sırıtmıyor. Oyun yer yer müzikle dinlendiriliyor, aksi taktirde seyirciyi gülmekten öldürmemek için önlem alınmış. Oyunun konusuna göre ''gölge oyunu '' gerekiyor belki ama, karagöz izlendikten sonra herhangi bir bağlantı yapılmamış. Oynanıyor ve bitiyor. Ne öncesi var ne sonrası. Geçişler olmadığı için havada kalmış. Biraz uzun tutulması, seyircinin yüz kasları dinlensin diye düşünülmüş olabilir.Hacivat-karagöz figürlerine aşina olduğumuzdan, hem de aralarında geçen diyalogların basmakalıp olduğundan seyirci bu bolümün geçmesini bekliyor, hem de bir sonraki sahne için dinleniyor.

    Oyun öncesinde çıkan tartışmalarla roller veriliyor. Kadın roller erkeklere, erkek roller kadınlara dağıtılıyor. Arap bacı kalfa erkek iken kadın rolünde, kocası kadın iken erkek rolünde sahneye çıkıyor. Absürd bir anlayış için seçilmiş temalar. Diğer taraftan oyunda ''ara oyun '' dediğimiz bolümler mevcut. Kavuklu ve Pişekar yer almış. Yalnız dikkat edilmesi gereken bir şey var ki, oyuncuların oyun içerisinde devamlı değişen rollerde farklı ses tonu kullanmaları bütünlüğü sağlamış. Hakikaten müthiş bir çalışma örneği. Etrafında gelişen diyaloglar seyirciyi kırıp geçiriyor. Yalnız zaman zaman anlaşılmıyor. Dağılıyor. Cümleler yutuluyor.

    Oyuncuların oyundan bağımsız şarkılar söylemesi, yeşil çamı hatırlatıyor. Akide karakterinin ses güzelliği bu noktada tavan yapmış. Karakter ve tiplemeler harikulade! Oyunda rol isteyip alamayan külhanbeyi yeni bahçeli cemalin nidalarıyla sahne bir anda irkiliyor. Seyircinin heyecanını doruk noktaya taşıyor. Kolay kolay bulunamayacak bir reji anlayışı. Devamlı altı çizilen ''kiproko '' (yanlış anlama) sanatıyla seyirciyi kırıp geçiriyor. Bu öğe en çok eğlence mekanında geçiyor. Özellikle zaptiye sahnesindeki 'kıro' tiplemesi, sahneyi ateşe veriyor. Elbette bu bir masal olduğu için, onca curcunaya , yalan dolana rağmen mutlu sonla bitiyor.

    Samimi oyunculuk…
    Her şeyden önce oyuncuların samimiyeti ve azmi için teşekkür ediyorum. Bence en önemlisi bu. Oyunda , Kavuklu, Akide ve zekadan yoksun evlendirilmek istenen oyuncu göze çarpıyor. Şivelerin başarısı, oyun boyunca düşmeyen esler ve farklılıklar göstermemesi de ayrıca bir başarı. Oyuncuların samimiyeti, seyirciyle olan iletişimi, işlerini güzel yapmak için verdikleri mücadelenin cevabını oyun sonunda neredeyse alkıştan sahneyi yıkan memnun seyirciden alıyorlar. Bütün oyuncular, üzerine düşen görevi canla başla yerine getirdiği için tek tek kutluyorum. Oyunda yer alan ana tipler; Süleyman Atanısev, Hüseyin Baylan, Mustafa Şen, Özgür Öztürk, Deniz Keyf,Özlem Gür, Caner Kadir Gezener müthiş bir uyum içerisinde. Hepsi birbirinden değerli oyuncular. Son yıllara gelmiş türünün en güzel,en keyifli örneği.

    Oyunda görev alan Özlem Taş, Edip Kamacı, Özgür Titiz, Murat Altan, Nedim Salman, Tuçenur Baylan, Büşra Altuğ, Ümran Çiçekdal, Burak Talı, Zafer Kayalık, Ahmet Turan, Kenan Önsever diğer oyuncular.

    Ali Meriç'in başarısı.
    Hem oyuncu olup, hem de oyun yazmak birde kalkıp bunu sahnelemek hakikaten cesaret isteyen bir iş.Öncelikle azmi için kutlarım. Oyundaki kurgu hatalarına takılırsak kötü niyetli bir yaklaşım olur. Zira yönetmenin anlayışı, ilgiyi konuya değil, oyunculuklara toplamak istemiş. Bu oyunun yazarı farklı olsaydı işinin çok daha zor olacağı kuşkusuz. Konu dağınıkta olsa salt eğlenmek ve eğlendirmek istenmiş. Yalnız bir çok oyunda düşülen hatalardan birine düşmüş. Oyun sonunda külhanbeyinin mesaj vermesi olmamış. Oyun boyunca devam eden olay örgüsünü anlatma ihtiyacı hissetmesi, seyirciyi salak yerine koyar. Bundan vazgeçmeli. Oyuncuların memur zihniyetinden uzak amatör ruhla sahneye çıkmasını sağlaması, oyunun sahnelenişi açısından çok önemli. Oyuna sanatsal yönden yaklaşırsak bir çok şey söylenebilir. Bir çok detaylara girilebilir. Ama lafı uzatmadan çok eğlendirdiğini söylemek yeterli olur sanırım. Eğer yönetmenin amacı farklı ise kurgu ve belli başlı bir takım somut hataları tartışabiliriz. Anladığım kadarıyla kendisinin ve oyuncuların eğlenmesini, daha önemlisi seyircinin eğlenmesini amaçlarken, diğer taraftan rafa kaldırılmış tarihsel sürecin aydınlanması için elinden geleni yapıyor. Çok ama çok keyifli 2.30 saatini ayırdığı için şükranlarımı sunuyorum. Oyunun daha çok turne yaparak bir çok kesime ulaşması en büyük temennim.

    Dekor tasarımının oyun üzerindeki etkisi.
    Sahnenin tamamını kaplayan perdeyle salona girer girmez o havayı yakalıyoruz. Sağ ve sol tarafa koyduğu minyatür panolar ki bunlardan biri, akidenin evi olarak yansıtılmış, diğer pano ise; oyun öncesi kulisi olarak düşünülmüş. En arkada canlı müzik için büyük bir yükselti, hemen altında bir çıkıntıyla sahne olarak tasarlanıp önüne deniz manzaralı ev tablosu konularak oyunu canlı tutuyor.

    Diğer taraftan dekor parçaları dediğimiz, küçük aksesuarlarla , değişen konular desteklenmiş. Karagöz-Hacivat gösterimi için deniz manzaralı ev tablosunun önü bir anda değişip beyaz perdede gölge oyununa dönüşüyor. Buket Akaya sahnedeki farklı üslubu ve kattığı zenginlikle oyunun başrolünde. Aynı başarıyı, kostüm tasarımında da gösteriyor. Oyunun can damarındaki görevini layıkıyla yerine getirerek müthiş bir başarıya imza atmış.

    Işık tasarımındaki İlhan Orhan ve dans düzeninde İhsan Kılavuz için söylenecek pek bir şey kalmamış. Tek vücut olmuşlar. Üzerine düşen görevleri başarıyla yerine getirmişler. Bana da sadece kutlamak kalıyor.

    Bir zamanlar 'Van'da tiyatro' diyen insanımız bugün 'Tiyatro Van' diyor.

    Kaçırılmaması gereken müthiş bir eser.


  9. Yeşim Özsoy Gülan ve Galata Perform için daha önce Sabah Gazetesi'nde yaptığım yorum beni iyiden iyiye haklı çıkarıyor. Ne demişim bir bakalım; “ Galata Perform ve Yeşim Özsoy Gülan, Türk tiyatrosunun çağdaşlaşmasını amaçlayan eserler ortaya koyuyorlar. Galata Perform geçmiş sezonlarda olduğu gibi bu festivalde de yine ses getirecek." Elbette teatral anlamda yapılan yenilikçi çalışmalar değerini bulacaktır. Türkiye'deki kültürel çatışmanın iyiden iyiye gün yüzüne çıktığı bir dönemde, Yeşim Özsoy Gülan “Noter” i yazarak ve de sahneleyerek bireyin toplumla ve devletle olan kültürel/bürokratik çatışmasını sahnelerimize taşıyor.

    Birey mi Devleti Yoksa Devlet mi Bireyi Oluşturuyor?
    Bu açık uçlu bir soru. Sorunun cevabı çok basit gibi gözükse de olaya nerden baktığınız önem kazanıyor. Freud'a göre bireyin egosal tatminleri devletin temelini oluşturuyor. Son yaşadığımız devlet içi çatışma örneğinde olduğu gibi… Yaşantılarımız bizi istediğimiz noktaya getirmese de, sistem içinde iyice yalnızlığa düşerek hayallerimizi taze tutmaya gayret ediyoruz. Sistem tüm duygularımızı esir alarak bizi kendi kalıbına sokuyor. Bu kalıbı kırmak nerdeyse imkansız hale geliyor. Sistemi sadece devlet olarak ele almamamız gerekmektedir. Sistem bazen patronumuz, bazen kendi iş yerimiz, bazen ailemiz oluveriyor. Bunu daha da özelleştirerek devam edebiliriz.

    Noter ve Simgeleşen Hayatlar
    Yeşim Özsoy Gülan 'Noter' de yukarıda yazdığım unsurları çok güzel yansıtmış. Noterde çalışan bir adam bir kadın ve bir müdür yaşantılarını çalıştıkları daktiloya, mühre, kaleme emanet etmişler. Ezen ve ezilen insanların uğrak yeri haline gelen mekanlarında, istedikleri gibi yaşam olanaklarından yoksun yaşamaya devam etmektedirler. Gelenler ve gidenler… Hayaller ve yok olan umutlar… Bu noter yaşamın esir alındığı bir simgedir!

    Oyunun Konusu
    Oyun bir gece nöbetçisi noterde geçmektedir. Noterde çalışan iki memur ve müdürün yaşadıkları, hayalleri oyunun temel noktasıdır. Devlet bürokrasisi içinde ezilen bu üç kişi, notere işlerini halletmek üzere gelen kişilerle muhatap olurlar. Her muhatap oluş, yaşantıların sorgulandığı noktayı oluşturmaktadır. Yeşim Özsoy Gülan oyun içinde oyun tekniği ile izleyenleri de bu sorgulamanın içine çekmektedir. Oyunda kullanılan sürrealist teknikler, hayallerin sahnede yer bulmasına olanak tanıyor. Gülan, sürrealist teknikleri kullanmayı seviyor.

    Oyunculardan Şahane Performans Saydam Yeniay, Noter'i yöneten müdür rolü ile karşımıza çıkıyor. Kanunlar karşısında kendisini var edemeyen insanın kişiliksiz tavırlarını görüyoruz karakterinde. Müşterilerinin her isteğine 'evet' demek zorunda kalan karakterinin ruh halini muhteşem bir performansla izleyenlere aktarıyor. İstekler saçma olsa da devlet bürokrasisi işlemek zorunda. Devlet güçlü kimse, ondan yana tavır koymak zorunda. Bu noktaların oluşumunda Yeniay' ın olduğu bölümler ön plana çıkıyor.

    Koray Tarhan, yaşamı boyunca geldiği kültür ile yapamadıkları arasında sıkışan bir memuru canlandırıyor. Bürokratik hırsızlıkla elde ettiği paraları bile harcamakta beceriksiz olan karakterini çok güzel oynuyor. Sayın Tarhan'ın dikkat çeken oyunculuğu var. Hayalinde noterdeki kadına söyledikleri ve hayalinin canlandırılmasındaki performansı gözlerimin önünden gitmiyor. Konunun tempolu ilerleyişinde Koray Tarhan'ın katkısı çok büyük. Oyunun en iyi oyuncusu. Sayın Tarhan bu performansı ile gelecek sezon izleyenlerden ve eleştirmenlerden çok büyük övgüler alacağa benziyor.

    Ayşe Burcu Eren, Noter'deki bayan memuru oynuyor. Öncelikle sesi çok güzel. Bunu belirtmek istiyorum. Yanındaki memura aşık olan ama içindeki duyguları açığa çıkaramayan karakterini yerinde tepkilerle oynuyor. Oyunun üçüncü ve önemli ayağını tamamlıyor. Diğer oyuncular gibi performansı son derece iyi.

    Oyun yukarıda sıraladığım üçlü sac ayağının üzerine oturulmuş. Bu üçlü çok sağlam oyuncular olduğu için, oyun içinde diğer oyuncuların ufak tefek kusurları görünmüyor. İbrahim Ersoylu, Batur Belirdi, Mark Levitas, Buket Yanmaz, Nükhet Akkaya, Emre Yetim, Selin Zafertepe, Neşe Mengüloğlu oyunun diğer başarılı isimleri.

    Ve Son Söz Oyunda daktilo, mühür ve masa sesi ile oluşturulan ritmik müzik, hayatımızın da bu ritmin etrafında şekillendiğini gösteriyor. bu ritmi bozupta, farklı bir karaktere bürünmek isteyenler için çokta seçenek yok. Bireylerin var ettiği devlet bürokrasisi her şeyden üstün geliyor. Ki oyunun son bölümündeki isyan da ölümle sonuçlanıyor. Sistem aykırı düşünceleri yok ederek yoluna devam ediyor.


  10. 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında seyirciyle buluşan oyunlardan biri de, Türkiye'deki temsillerin ardından Fransa'da Avignon Festivali'ne giden “Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması (De L'Abolition Des Tracas)” idi. İstanbul`da doğan ve tiyatro çalışmalarını Türkiye ve Fransa'da sürdüren Lulu Menase'nin lise döneminde tiyatroya ilgi duymaya başladığını, eğitimini Paris Sorbonne Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nde yaptığını, sanatçı Peter Brook ve Royal Shakespeare Company üzerine tezleri bulunduğunu oyuna gitmeden öğrenmiştim.

    Menase, 1971-1979 yılları arasında (ışıklar içinde yatsın) Mehmet Ulusoy ile de çalışmıştı. 1981 yılında Compagnie de l`Orient-Express'i (Doğu Ekspresi Topluluğu) kurmuş, sahneye koyduğu oyunlar Paris, Fransa, Avrupa, Afrika, Karayip Adaları`nda sergilenmişti. Türkiye'de daha önce, Filiz Kutlar'ın ve Erkan Sever'in geçen sezon oynadıkları Pierre Louys'un (benim ne yazık ki izleyemediğim) “Bilitis'in Şarkıları” başlıklı eserini sahneye koyduğunu da anımsıyorum.

    Yönetmenin 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahneye koyduğu “Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması”, Fransa'nın özellikle polisiye romanlarıyla ünlü yazarı Fred Vargas'a aitti ve yazarın iki hiciv yazısından yola çıkılarak tiyatroya uyarlanmıştı. Yazarın seyirci ile kurduğu mizahi bir diyalogdan oluşan ve otobiyografik öğeler taşıyan bu eserde yazar, insan ilişkileri konusunda bütün sorunlarını çözdüğünü savlayarak, yarı bilimsel bir konferans, yarı skeç biçiminde dünyadaki altı buçuk milyar insanın da sorunlarını çözmek için aşk, sıkıntı, politika, ekonomi, savaş, özgür irade gibi konuları açtı. Yeni bir dünya umuduyla aşk, metafizik, savaş, din, sanat, yaşamın anlamı, hiçlik gibi hepimizin içinde taşıdığı kaygıları kırıntılar haline getirmeye çabaladı. İzleyiciyle umutlarını, iyimserliğini, düşlerini paylaştı.

    Aşkı nasıl berbat etmeli sorusunu az çok herkes kendi olanaklarıyla çizmeyi başarabilir, ama aşkı berbat etmekten nasıl kaçınılmalı, sevilen kişi tarafından nasıl sevilmeli ve aşkı nasıl korumalı konularında fikirler üretti. Elinde bir resim fırçasıyla doğmuş ikiz kardeşi ördek resimleri yaparken, Vargas kaşlarını çattı, kaygıların trajik bir biçimde birbirine karışmış iplerini çözmeye çalıştı. Avucunun içinde sıktığı kuru kumun nasıl parmaklarının arasından süzülüp aktığını merak etti. Çünkü kuma baskı yapıyor, avucunun içinde sıkıyordu. Kuru kum örneği, kişiye ne denli baskı yapılırsa, o kişinin o ölçüde “elden” kaçtığını öğrendi. İnsana uygulanabilecek baskı araçları olarak telefonları, mektupları, dilekleri, davetleri, istekleri, ricaları, eleştirileri, kınamaları, lütuf dilekçelerini, gereklilikleri, hak ileri sürmeleri, uyarıları, yasaklamaları, şantajları, ültimatomları ve son olarak buyrukları sıraladı.

    Kendinden ve izleyiciden sonraki üçüncü öğe olarak “Vicdan"ı tanıttı. Samuel Beckett'in asla gelmeyen Godot'suna karşılık, “Vicdan” geldi. Karşımıza dikildi. Yazar, sahnedeki oyuncu aracılığıyla ondan kurtulmanın yollarını aradı ve “Vicdan”ı kandırabilmek için izleyiciden yardım istedi. Doksan beş dakika boyunca daldan dala, oradan buraya atlaya sıçraya anlattı da anlattı. Erkekleri anlattı, kadınları anlattı. “Erkek”,Kadın” gibi abartılı terimlerin bizi yanlış yöne çektiğine eğildi, “Erkek”in ve “Kadın”ın yerlerini renklerle belirtti. “Kırmızı” dedi, “Aile düzenini bozan, yok edendir. Mavi yuvayı kurar, korur. Kırmızı da mavi de çok güçlü olan korku motoruyla devinir. Mavi, yuvayı sağlamlaştırdıkça kırmızı o ölçüde yuvanın temellerini sarsar ve kırmızı, sitemlerle saldırdıkça mavi sitemlerle o ölçüde pekişir.” Oyuncu kendini önce kırmızı, sonra mavi tüllere sarmaladı, onlarla oynadı, sonra gitti, tülleri sahnenin önündeki boşluğa bıraktı.

    Fred Vargas, dünya görüşünü herhangi bir temele dayandırmamıştı, konu dağıldı. Bu tür tiyatroda alıştığımız özdeğin çoğalmasının esamisi yoktu. Düşlerini yazarken ritim kullanmıyor, rengi önemsemiyor, nesnel ustalığı boş veriyordu Vargas. Bunlar olmayınca Vargas'ın dış dünyası gelişmedi. Oyuncu Oriane Littardi'ye “'Kırmızı' ile 'Mavi'nin özgür iradesi ve ahlaksal bilinci yok olmuştur. Dolayısıyla ikisinin de sinirleri çok bozuk, düşman arayışındalar. Tıpkı dünyadaki altı milyar insan gibi savaşmaktalar” gibi ipe sapa gelmez laflar söyletti.

    Lulu Menase'nin ne yapmak istediği, ne yorum getirdiği de anlaşılamadı. Başarının ölçütü yalnızca yaratıcılığın niteliği, uyandırılan şiirsel imgelerin karmaşıklığı ve bunların birleştirilip, sürdürüldüğü beceri olmamalıydı. Daha da önemlisi, bu imgelerin taşıdığı görünün gerçekliği ve doğruluğu metinde bulunmalıydı. Bütün yaratıcılık özgürlüğüne ve kendiliğindenliğine karşın, Lulu Menase'nin yapmak istediği tiyatro, bir varolma deneyimini iletmeyle ilgiliydi ve bu ileti sırasında insan durumunun gerçeği hiç de gözler önüne serilmedi. Bayan Menase'nin çelişkisi gerçekçi ve gerçekçi olmayan, nesnel ve öznel tiyatro arasında değil, yalnızca bir yanda şiirsel görü, şiirsel doğruluk ve düşsel gerçek, öte yanda çorak, mekanik, cansız, şiirsel olarak doğru olmayan yazılı metin arasındaydı.

    Anlaşıldığı kadarıyla, Lulu Menase de, absürt tiyatroda olduğu gibi dünyayı anlamsız ve birleştirici bir ilkeden yoksun görüyordu. Görüyordu görmesine de, bunu yalnızca insan düşüncesinin evrenin bütünlüğünü, tam, birleşik, tutarlı bir sisteme indirgeyebileceği düşüncesinden yola çıkan felsefecinin bakışıyla değil, bir polis romanları yazarının giderek “deli saçmasına” dönüşen metninden medet umarak yaklaşıyordu.

    Fred Vargas'ın ikiz kız kardeşi Jo Vargas'ın sahne tasarımı olarak el arabası, banket taşları, elek, kemikler, dört adet kalastan oluşturduğu bir arkeoloji kazısını çağrıştıran mekân çalışmasının Menase'nin tiyatrodaki arayışının nesine uyduğu da anlaşılamadı. Diğer taraftan, Jean-Luc Peron'un ışık tasarımı alkışlandı.

    Menase'nin iki yıl önce bir Paris sahnesinde izlediği ve kendisinde birlikte çalışma isteği yaratan oyuncu Oriane Littardi gerçekten de yüzündeki ışıkla, gözlerindeki parıltıyla, gençliğinin dinamiğiyle ilgi çekti, ama renksiz sesi izleyicinin içini kemirdi.

    Oyundan çıkarken, “Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması”nı sunduğu koşulların inandırıcılıktan uzaklığıyla, önyargılı bakış açısıyla başarısız olarak tanımladım. Yazarın yaratıcı yetisi, şiirsel imgelemi yeterli değildi.

    Yani uzun sözün kısası; bu oyun, oyun değildi.
    __________________


  11. Tiyatro festivalinde Dot Tiyatrosu' nun prodüksiyonu 'Hikayeci' adlı oyun sadece Dot Tiyatrosu' nun genel anlamda sergilediği oyunların dışında bir oyun olmasıyla değil; festivaldeki oyunların da dışında bir temsil olmasıyla dikkat çekti. Oyunu Murat Daltaban sahneye koydu. Alain Robbe Grillet'in senaryosunu yazdığı , Alain Resnais' in yönetmenliğini yaptığı 1961 tarihli 'Geçen Yıl Marienbad'da' filmini kaynak almış oyun. Oyun filmden karelerin sinevizyonun üzerine yansımasıyla ve Melike Güner' in anlatımıyla duygusal bir atmosferde ilerliyor. Bir 'hikaye anlatma' kurgusuyla Güner' i şeffaf perdenin arkasında görüyoruz.

    Genelde filmle ilişkilendirilen mimari tasvirleri görüyoruz. Mimari tasvirlerle dönem duyguları arasında paralel bir geçiş yapılıyor. Kadın, duvarlardaki sessizlikten söz ederek, mekanın insanlar üzerindeki 'kimliksizleştirme/ kimlikleştirme' mantığı üzerine vurgu yapıyor. Ben, oyunu daha çok ' dinlemeyi' tercih ettiğim için retorik anlamda güzel duygularla salondan ayrıldığımı söyleyebilirim.

    Kadının kimlik arayışı hem mekanla, hem sözleriyle örtüşüyor. Bir başka yerde bir başka insan olma hali. Hep aynı ruhsuz seslerden, kelimelerin anlamsızlığından ve otelin yalnızlığından söz ediyor. Bu genellemeleri oyun boyuca sürüyor.

    Kadın 'otel' le 'herhangi bir yeri ' tasvir etmeye çalışıyor daha çok . Yani herhangi bir şekilde insanın içinde oluşan yalnızlık halinin karşılığı . Otel, kadının yalnızlığının 'Evsiz' yansıması haline geliyor. 'Her yerde susun levhası var' repliğini söylerken de duygu değişimi yaşadığını ve bunu biraz da ürkek bir öfkeyle söylediğini görüyoruz Güner'in.

    Hikayeci 'de iç içe geçmiş açılar da birbiriyle paralel bir şekilde ilerliyor. Tüm öykü bir kadının anlatımına dek özetlenmiş oluyor.

    Işık kullanımı da illüzyonda önemli bir öğe halini alıyor. Seyircide yarattığı duygu açısından yerine oturmuş bir oyun Hikayeci.

    Sinema tabanlı olması bende herhangi bir çıkarıma yol açmadı. O yönüyle algılaya hiç kalkışmadım belki de. Tam anlamıyla tiyatral bir çalışma var karşımızda.

    Hikayeci, festivalin 'farklı'larından... İyi Seyirler…



  12. Hani, bugüne değin yeni yeni tiyatro grupları, yeni yeni tiyatro oyuncuları, yeni yeni tiyatro yönetmenleri ortaya çıktıkça ellerimi çırpıp, göbecikler atıyordum ya… Sizi kandırmış olmak asla istemem. O “tezahürlerim” her ortaya saçılana değildi, inanın lütfen! Olamazdı! Olmamalıydı! Olmadı da! Artısı olandan da, eksisi olandan da inanılmaz keyif aldım, doğru. Artısı olan aldı başını gitti ya da gidecek, eksisi olanlar kendilerini ufak ufak toparlıyor ya da toparlayacak. Ama geçenlerde ilk perdesinin sonuna kadar zor dayandığım gibilere ne yalan söyleyeyim, “tilt” oluyorum. Gözüm, sarf olunan emeği falan görmüyor. Tiyatro sanatının böylesine hafife alınması karşısında “kötü adam”laşıyorum. Dayanamıyorum, çok sinirleniyorum.

    FINDIKKIRAN “FIRILDAKZADE”
    Tiyatrocu, uyarlamacı, magazinci, seslendirmeci, eğitimci, yazar Aydoğan Temel, Aleksandr Ostrovski'nin (1823-1886) 1868 yılında yazdığı en çarpıcı politik satir olan "Bu Hesapta Yoktu" (ya da diğer anılan sanıyla: "En Akıllı Adam da Yanılabilir") adlı oyununu almış; uyarlayayım derken (kendi deyimiyle) kaleminin ucuna “çiş” gibi geliveren yepyeni bir öykü çıkarmış. Gene kendi ifadesine göre, birkaç günlük bir çalışmayla yepyeni bir müzikal yaratmış. Oyunun adını da “Fırıldakzade” koymuş. Peh, peh, peh…

    Derken efendime söyleyeyim, Beyaz Gemi Oyuncuları olarak “Yaprak Dökümü” nam televizyon dizisinde parlayan, Paris Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu, yanılmıyorsam sinema ve tiyatro eleştirmenliği dalında yine Paris'te yüksek ihtisas sahibi, “dizi incisi” Tolga Karel'e başrol için haber salınmış. Ostrovski'nin genç, zeki, kurnaz, yakışıklı Yegor Dimitriç Glumov'u var ya! Aydoğan Temel'in elinde olmuş Nuri Fırıldakzade. Yegor'un annesi ve suç ortağı Glafira Klimovna Glumova için AST'ın, Meydan Sahnesi'nin değerlerinden usta oyuncu Aysan Sümercan'a ricada bulunulmuş. Aydoğan Temel, Yadigâr Bilinmez ve Medyum Tayyare rollerini üstlenmiş. Geriye kalan on bir karakter için güzel kızlar, yakışıklı genç erkekler seçilmiş. Dört kişilik de “Ver Der Veremem Mızıkçıları” adlı bir orkestra kurulmuş, Böylece, Aydoğan Temel'e göre her şey yerli yerine oturmuş. Bu aşamada başlamışlar Tolga Karen ile kol kola girip “Esra Ceyhan'la” ve benzeri kadın programlarında boy göstermeye. Eee, serde Aydoğan Temel'in temelinde “Uçan Kuş” adlı magazin programlarının en hasının yapımcılığı ve sunuculuğu var! Bir de basın toplantısı yapmışlar. Basın toplantısında Tolga Karel, önce masanın altından çıkardığı kırmızı iç çamaşırıyla, sonra başına dayadığı silahla ve en sonunda çiçek dolu bir kovayla magazin helvacılarını (ay pardon) mensuplarını şaşkına çevirmiş, bana sorarsa reklamın da içine etmiş.

    TEMEL'E GÖRE OLMUŞ, OTURMUŞ OLAN BANA GÖRE HİÇ OLMAMIŞ
    Aydoğan Temel kardeşim, Alexander Dumas'yı mı okumuş ne! Vallahi şaşırdım. Hani Dumas, oyun yazma konusunda: “Çok kolay, diyor ya!.. Açıklamasını da: “Birinci perde açık, son perde kısa, bütün perdeler ilginç olmalı” diye yapıyor ya! Sanırım Aydoğan Temel bu açıklamaya kanmış. Yahu kardeş, bu iş gerçekten bu denli basit olsa, babam da oyun yazarı olurdu!.. Ne var ki, Dumas'nın söylediğinin sadece teknikle ilgili olduğu konusunu atlamış Temel. Oysa, iyi oyunun söyleyeceği sözü, ileteceği iletisi olan ve bunu en iyi biçimde seyirciye iletebilen oyun olduğunu kavrayamamış. “Ben yazdım oldu” demiş, olmamış.

    OYUNUN KONUSU
    Şimdi izin verirseniz, bu “görmemeniz” gereken, Aydoğan Temel'in kaleminin ucuna “çiş” gibi geliveren oyunun konusunu özetleyivereyim: Nuri Fırıldakzade (Tolga Karel), yıllar önce kaybettiği babası Rıza Fırıldakzade'den kalan gösterişli evde annesi Fadime'yle (Aysan Sümercan) birlikte yaşamaktadır. Ancak dıştan görünen bu görkemin arkasında inanılmaz bir sefalet vardır, çünkü borçlar büyümüş, çöküş başlamıştır. Doktora yapıp ciddi eğitimler almış Nuri bile, bir iş tutup baltaya sap olamamaktadır. Derken, soyadından kalan üçkağıtçı mirası değerlendirmeye karar verir. Bunun için de hedefine, çıkarlarının rüzgârında hareket eden politikacı İsmet Adnan Elçi'yi (Ahmet Nasıroğlu) koyar. Amacı İsmet Adnan'ı kandırıp politikaya atılmak ve bu sayede de işini yürütmektir. İsmet Adnan fazla zeki olmamakla birlikte, kendisini idare eden genç karısı Afrodit'in (Nur Gürkan) çabaları sayesinde başarısını sürdürmektedir. Nuri bunu iyi bildiğinden kaleyi içerden fethetmek adına, önce Afrodit'i baştan çıkarmanın doğru yol olacağını düşünür ve planını harekete geçirir. Nuri işlerin yürüyebilmesi için, her türlü etkili zaafı devreye sokacak… ve bildiğiniz gibi konu da, oyun, da, oynanış da, sahneleniş de beni sıkacak, eleştirmeniniz oyunu birinci perde bitiminde herkese göstere göstere, hiç utanmadan terk edecek…

    OSTROVSKİ'NİN ADINA SÜRÜLEN LEKE
    Sen kalk, Rus Halk Tiyatrosu'nun kurucusu, realizm akımının en büyük temsilcilerinden birinin oyununu al, fırıldak yap! Oldu mu yaaa! Aşkın, dostluğun, dürüstlüğün olmadığı bir dünyada, tüccarların para uğruna işledikleri suçları, günahları, aile içi entrikaları komedi tarzındaki “Dostlar Arasında Her Zaman Anlaşmak Mümkündür (1850)” adlı eserinde yansıtan; tüccarların yanı sıra, memurlara ve asilzadelere de yer verdiği oyunlarında, dramla komediyi birleştirmedeki ustalığıyla bilinen; “Balzaminov'un Evlenmesi”nde olduğu gibi, taşralı insanların arasından seçtiği karakterlerle “halk komedisi” türünden örnekler de veren; reform öncesi değişim sürecinde “Fırtına” ile adının etrafında fırtınalar yaratan; 1861 reformundan sonra değişen sosyo-ekonomik ve politik düzenle birlikte, komedi kahramanlarından aile yaşantılarına, derin psikolojik konulara, dramaya geçen koskoca Ostrovski'nin adına leke sürmeye ne hakkın var be birader!

    YARATICILIK VE TEKNİK OLMAYINCA…
    Oyun yazmanın temelinde olması gereken yaratıcılık Aydoğan Temel'de yok. Oyun yazma tekniğini bilmiyor. Dolayısıyla, kendisine çözümlemede yol gösterici edinemiyor. Bu iki öğenin, yani yaratıcılık-teknik ikilisinin birbirini tamamlaması gerek de, Temel'de ikisi de yok. Hadi diyelim Aydoğan Temel'in yaratıcılığı sıfır, yazma tekniği sıfırın altında… Vaz geçtim bunlardan… Sahne yapısını, oyunculuğu, rejiyi, kısacası tiyatronun hiçbir öğesini bilmiyor yahu! Yenilik aramak ne kelime, kalıpların içinde boğuluyor, boğulurken oyun yönetmeye kalkıyor. Olmuyor, çöküyor.

    YOLU YORDAMI YOK TEMEL'İN
    Çok rica ediyorum, Aydoğan Temel'in Ercan Yazgan Tiyatrosu, Ferhan Şensoy Orta Oyuncular, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Güldüşündürü Tiyatrosu, Beyaz Gemi Oyuncuları, Bakırköy Belediye Tiyatrosu; Zafer Diper-Bizim Tiyatro, Dilek Türker-Tiyatro Ayna, Aydoğan Temel Tiyatrosu'ndaki deneyimlerinden falan söz etmeyin bana. Deneyimi olan tiyatrocu, yazar, Ostrovski'nin kanına girerken hiç mi taslak oluşturmaz? “Fırıldakzade” diye üfürükten dahi olsa bir oyunu yazar ve yönetirken hiç mi ön zemin hazırlamaz? Geliştirilmeye açık yan bırakılmaz mı bir oyunu yönetirken? Gidiş yolu belirlenmez mi?

    DEKOR, KOSTÜM, IŞIK
    Kaba saba bir dekor, “eh” kıvamında kostümler, Murat Özkaya'nın pörsümüş koreografisi, Şebnem Cömert-Ahmet Ateşer ikilisinin sahne “aydınlatması(!)”, Rıza Öz'ün prosodisi pek de bozuk olmayan besteleri… Aydoğan Temel, magazinleşen yaşamın bir parodisini yapmak istemiş; gerçek sanattan, insan ilişkilerine, spordan siyasete yaşamın burnunun dibinde olan magazini bütün çıplaklığıyla işlemeyi amaçlamış, ama sonuç bir arapsaçı. İçinde izleyicinin de yitip gittiği, hatta bitip tükendiği haritasız bir oyun “Fırıldakzade”. Hedef kitlesi belli, ama hedef kitle magazin tutkunlarını dahi esneten, o “tür” izleyicisine bile hiçbir şey veremeyen bir oyun

    Oyunu yazan ve yöneten Aydoğan Temel, hiç kuşkum yok ki seyirci gülsün istemiş. Gülmesi için de: “… Veriyorum, veriyorsun, veriyor / Veriyoruz, veriyorsunuz, veriyorlar / Düzen öyle değişti ki / Artık vermeyene ****** diyorlar…” diye şarkı sözü yazarak gıdıklamayı amaçlamış. O da olmamış. Bir gıdımcık dahi gıdıklayamamış.


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri