Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

skişehir Şehir Tiyatrosu Yerli oyun larla yabancı oyun ların sürekli 'yarıştırılmadan' karşılaştırıldığı bu festival günlerinde Eskişehir Şehir Tiyatrosu'ndan Mümtaz Taylan imzalı ' genç işi '
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 3      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    --->: Eleştiriler

    Sponsorlu Bağlantılar




    skişehir Şehir Tiyatrosu
    Yerli oyunlarla yabancı oyunların sürekli 'yarıştırılmadan' karşılaştırıldığı bu festival günlerinde Eskişehir Şehir Tiyatrosu'ndan Mümtaz Taylan imzalı 'genç işi ' Caligula' yı izledim. Varoluşçuluk felsefesinin temsilcilerinden Camus' nün kendi yaşam öyküsünde de tanık olduğumuz 'siyasi erk' karşıtlığı, yapıtı Caligula' da tarihsel bir kişilik ekseninde irdelenmiş.

    Akm Büyük salonun 'büyük' illüzyonuyla beraber, 'büyük' bir sahne tasarımı dikkat çekiyor. Tayfun Çebi, dev tül perdeleri paralel olarak sahnenin ortasında konumlandırarak, bunların bir paravan işlevi kazanmasını sağlamış. Bu 'dikine kesen' tül perde tasarımı aynı zamanda bir 'kent' görüntüsü de oluşturmuş sahnede. Yani Roma' nın eyaletlere bölünmüş sınıflı yapısı, bu yapının heybeti, görkemi vurgulanmış. Perdenin şeffaflığı da bu görkemin içi görülebilir hali. Aynı zamanda perde arkasında da oyun imkanı vermiş. Tayfun Çebi' nin dekor ve atmosfer tasarımı gerçekten çok güçlü.

    Oyunda gözüme çarpan tek güçsüzlük, 'büyük ve olgun' rejinin 'genç' oyuncularda biraz büyük durması . Genelde konuştuğum insanlar da ifadelerine hep böyle başladı. Ancak hiçbiri bunun tiyatral bir kusur olmadığı noktasında hemfikir.

    Girişte top çevirme oyunu seyirciye de çok sempatik geldi. Roma döneminin dolambaçlı ilişkileri, cambazlık gerektiren politik manevraları başta bize gösterildi. Çünkü Caligula' yla baş etmek için çok daha fazla topu aynı anda elde döndürmek gerekecek.

    'Aşk, akıllı, aptal demeden herkese bulaşan bir hastalık'

    Demir yumruk Caligula ' nın metinden de hissettiğimiz kadarıyla çarpık bir cinsel yönelişi var. Çarpık cinsel yaşamının iktidarına aynen etkisi, Foucault' vari bir cinsellik-iktidar ilişkisiyle paralellendirilebilse de ; daha çok karşımızda 'kendi eden kendi bulan ' bir 'kötü yönetici' ifadesi belirdi. Caligula oyunda ilkel görünümüyle beraber, günümüzün vahşi kapitalist benzetmesine de çok yaklaştı. Sanırım oyunda elektrikli araba, silah, takım elbise gibi güncel motiflerin olmasının bir nedeni de budur. Caligula, sara nöbetiyle ortadaki bölmeden canlanıyor. Sürekli 'burada' olduğunu sert mizansenlerle anlatıyor. Caligula' nın hemen ilk repliklerinden biri oyunun özeti haline geliyor. 'Ay' ı istiyorum. Çünkü sahip olmadığım tek şey o ' Caligula' nın 'sonsuz' erk' inin Roma için de çatlama demek olduğunu senato üyelerinin repliklerinden öğreniyoruz. Caligula erk sahibidir, ancak kendi erkinin sahibi değildir.

    Caesonia, dişil, histerik, şuh, dengesiz, tehlikeli bir kadın yorumuyla Caligula' yı karşılamış. Yani Caligula' nın dişi hali gibi açıklayabiliriz. Bir çok yerinde Caligula' nın olduğu gibi oyunun da 'sakinleşme' unsurlarından biri. Caesonia' ın kadınsı özelliklerinin, histerik hallerinin arkasında kaldığını düşünüyorum. Bu biraz da Caligula ' nın enerjisiyle ilgili bir durum.

    Caligula' nın yardımcısı Scipio, günümüz giysileriyle karşımızda. Duruşu ve politik sakinliğiyle günümüz anaparacı düzenin 'sakin' bir temsilcisi. Oyundaki en çok 'politikacı' özellikleri gösteren kişi. Tabii ki günümüz algılarına göre.

    'Yönetmek, çalmak demektir'

    Senato' nun kendi arasındaki Caligula şikayetleri genelde 'Kraldan çok kralcılık' duygusunu bize verse de, sahneye Caligula gelmeden onların imparator karşısında 'çözüleceği' hissine hemen kapılıyoruz. Senato üyelerinin birbirleriyle olan ilişkilerde belli kopukluklar seziliyor. Ne tam bir bütün ne de parçalılık. Onlar konuşurken şunu görüyoruz ki sahnede Caligula yok ama 'toplu' bir hükümdar var. Caligula' daki 'kadınsı' yönleri senatoyla görüşmelerinde daha net görüyoruz. Bununla beraber lider, senato üyelerini hizmetçileri haline getiriyor. Caligula' nın, karısıyla birlikte olduğu senato üyesine psikolojik baskı yapmak amacıyla kullandığı kuklaya baktığımızda acaba lider, bir 'iç ses' mi kullanmak istemiş diyorum. Bir üyenin tepkisi diğer üyelerde aynı duyguyu var etmiyor. İlk düşündüğüm acaba senato 'tek bir rol' gibi mi davranmak istemiş. Aynı Yunan site devletleri gibi kendi içinde savaşan ama dışarıdan gelen bir tehlikede birlik olan insanlar gibi (mi)… Caligula karşısında ortak bir 'nefret' var çünkü.

    Chaerea, öfkesini ölçülü kullanmış. Bir çok yerde bu öfkeyi denge unsuru haline getirmiş.

    'Ne zor, ne acı şeymiş insan olmak'

    Psikolojik baskıya yenilen senato üyesinin ağzını yırtarak gümleye çalışması yerinde. Oyunun genel duygusuyla bütünleşmiş. Tolga Çebi' nin müziğini başarılı buldum. Duyguların yerleşmesi, gerginliği hissettirme ve Caligula' nın anlamsızlığını hissettirme açısından yerinde. Caligula tül perde arkasında kadını döverken/severken (!?) senatonun söylediği tüm replikler karavana gitti.

    Caligula, insanları önce aç bırakarak sonra doyurmayı düşünüyor. İnsanlara acı çekme ve isyan etme hakkı tanıyıp sonra da bu acıyı dindirme çaresini sunma… Sonra da insanları tekrar doyuracağından söz ediyor. Bana kalırsa ABD' nin Ortadoğu politikası da buna benzer bir şey. Taylan, günümüz reflekslerini örtüştürmeyi düşünmüş burada.

    Oyunda kimse Caligula' ya 'güvenme' cesaretini gösteremiyor. Çünkü böyle bir düzen içinde asıl tehlike ona güvenmeye çalışmak.

    'İnsan, hiçbir zaman yalnız değildir. Geçmişin ve geleceğin ağırlığı omuzlarındadır'

    Caligula 'Tanrılar gibi acımasız' olmaktan söz eder. Böylece iktidar-cinsellik savaşımı; Tanrısallık-iktidar çatışmasına dönüşür. Burada Caligula' nın senatoya sürekli 'sevgilim' deyişinde bile farklı bir dönüşüm var. Kadınsılık ve iktidar ilişkisi sentezleniyor burada. Chaerea' nın söylemleri ve eylemleri genel anlamda oyunun sağalma anlarını oluşturuyor.

    İktidar ve güç oyunun sonunda kılıçla sembolize ediliyor. Kılıcın yansımasından kendine bakması Caligula' nın önemli bir örtüştürme.

    'İnsanı düşünmeye zorlayan şey güvensizliktir.'

    Sonunda Caligula vuruluyor ve oyunun absürdist duygusuna yakın bir şekilde fosit bir daire ortaya çıkıyor. Sonunda, başında olduğu gibi senato top çevirmeye devam ediyor…


    Paylaş Facebook Twitter Google

  2. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında İtalya'da özel bir tiyatro olan Arca Arruzza Tiyatrosu, Murathan Mungan' ın Mezopotamya Üçlemesi'nin son oyunu olan Geyikler Lanetler'i yepyeni bir yorumla sahneye taşıdı. Oyun Türkiye'de 1994'te Mezopotamya Üçlemesi ardışık oyunlar olarak Antalya Devlet Tiyatroları'nda ve aynı yıl İstanbul Tiyatro Festivali'nde sahnelendi. Yazarın Geyikler Lanetler oyununa kaynaklık eden “Kasım ile Nasr” öyküsü (Cenk Hikâyeleri 'nde yer alıyor) aynı yılın Ağustos ayında, iki hafta süreyle İtalya'da Umbria'daki tiyatro merkezi “La Mamma Umbria”da sahnelenmişti. Murathan Mungan bu oyunu ile Avrupa Tiyatrosu' nun zenginliğini beslemeye devam ediyor.

    Oyun, Murathan Mungan' ın Anadolu coğrafyasını dünyaya tanıtması açısından çok önemli. İtalyan gruplar son dönem oyunlarında halk tiyatrosu tekniklerini kullanmayı seviyorlar. Halk mitinden gelen konularla çağdaş teatral teknikleri buluşturuyorlar.

    Oyunda 5 anlatıcı dönüşümlü olarak görev alıyor. Olayların ihtişamlı anlatımı, gölge tiyatro teknikleri kullanılarak seyirciye aktarılmış. Asina Sull'lsola oyuncuların her hareketini kontrol ederek, sahnede anlatılan öykünün bütün unsurlarını perdesine yansıtmayı bilmiş. Oyunu yöneten Riccardo Sottılı, doğu toplumlarını simgeleyen “çadırı, sarayı, kavgayı” unsurları perdeden yansıtarak, sahneyi geniş çapta oyuncuya bırakmış. Böylelikle konunun ana unsurundan sonra, oyuncuların harika performanslarını izleme şansına erişmiş olduk. Riccardo Sottılı' nın Murathan Mungan yorumu Türk yönetmenlere ders niteliği de taşıyor.

    Oyun, binbir gece masallarını anımsatan bir aile destanını anımsatmaktadır. Beylerin göçebe aşiretlerin lideri olduğu dönemde geçen bu destan, aşiretlerin yerleşmeye karar vermesiyle birlikte geyiklerin liderlerinin kendi topraklarından kovulmalarını ve sarayların yıkılmasına, bir çok insanın hayatlarının sona ermesine sebep olan bir lanetin hikayesini anlatıyor.

    Mungan' ın doğunun mistik tarihsel birikimi ile ele aldığı konu, aslında çok güzel bir roman konusu niteliğinde. Fakat Mungan tiyatronun bütün sanatların başladığı nokta olduğunu olgusundan hareket ederek, tarihsel mit'ini tiyatro oyunu halinde okuyucusuna sunmuş. Roman anlatısından uzak şiirsel tarzda ele aldığı konusunu, İtalyan oyuncular duygu yüklü anlatımlarla sahneye taşımışlar.

    Suveyda rolünde izlediğimiz Gıulıana Colzı, yabancı olduğu konu ile kendisini birleştirmeyi bilmiş. İnsanı şaşırtan performansı büyük övgüleri de beraberinde getiriyor. Anlatımı ve beden dili ile doğu mit'ine katkıları inanılmaz güzel. Hazar Bey, Nasır Bey, Sıdar Bey rolünde izlediğimiz Andrea Costaglı yakılan yıkılan değişen bir toplumun duygularına tercüman olması açısından rolünü başarıyla oynuyor. Kasım Bey, Bakır Bey rollerinde izlediğimiz Dımıtrı Frosalı anlatım gücünde çok etkili. Massımo Salvıantı ekiple beraber aynı başarının içinde oyununu tamamlıyor.

    İstanbul Tiyatro Festivali' nin bu denli güzel bir Murathan Mungan yorumunu sahnelerimize taşıması harika bir iş. Oyunun Türk yorumunu izleyen bir eleştirmen olarak, İtalyanların doğu toplumunu aktarırken başarılı olamayacağını düşünmüştüm. Fakat Arca Azzurra Theatre ön yargılı düşüncemi altüst etti. Riccardo Sottılı ve ekibi teatral konuların ve tekniklerin doğunun gizinde saklı olduğunu anlamayı başarmışlar. Oyun, kullanılan tekniklerle ve oyuncuların olağanüstü performanslarıyla hafızalardan uzun süre silinmeyeceğe benziyor.

    Dip Not
    Tavsiye Kitaplar:
    Üstün Akmen “Bay Kuş”
    Sema Kaygusuz “Esir Sözler Kuyusu”


  3. Bilsak Tiyatro Atölyesi ve Maya Sahnesi Festival bünyesinde oynanan Zaman Aşımı 1 oyununu Aziz Nesin sahnesinde izledim. O sahnede, seyirci koltuklarının oyuna ve oyunculara yakınlığı bu sahnede sergilenen oyunlar için önemli bir avantaj. Çünkü, böylesi sahneler, metnin seyirciyle daha çok temas etmesini sağlıyor. Özellikle metnin… (Bu sahnede oyun seyretmeyenler için bu değerlendirmem bir anlam ifade etmeyebilir)

    Oyuna geçecek olursak, genel anlamda anlatılan hikayede belli odak kaymaları olduğunu söylemek isterim. Ancak, gerçekten yerine oturan bir oyunculuk var. Bunun üzerine yerine oturmayan bir dramaturgi göze çarpıyor. Birçok yerde öbeklere ayrılmak zorunda kalıyor ana tema. Bir de 'Zaman Aşımı 1/ Diller de Günahkar' deyişiyle bağdaşım kuramıyoruz. Nihal Koldaş yazdığı metinde biraz ibreyi 'kadın' dan yana tutmuş. Bu değerlendirmem kesinlikle salt Koldaş' a yönelik değildir; çünkü kadın yazarlarda genelde bunu görüyoruz. Sürekli içselleşen karakterler kadınlar oluyor. Erkek karakterler olabildiğince kaba, otoriter, estetikten yoksun resmediliyor. Vardır bir bildikleri…Ben kendi adıma kadın ya da kadın sorunlarından söz etmeyen kadın yazarların özlemini çekiyorum. Bu konuda Koldaş, bunun dışına biraz çıkmış. Öyküsü bir çok yerde toplumsallık kazanmış.

    Asssolist kadınla, onları izlemek için gelen - daha sonra anne-kız olduğunu öğrendiğimiz- iki kadın sahnede görünüyor oyunun başında. Hapishane parmaklığını andıran bir platformun ardında iki kadın, bir türlü okunamayan şarkıyı beklemektedir. Assolist de bir türlü söylememektedir bu şarkıyı.

    Nihal Koldaş, oyuncuların yüzlerini seyircilerin tam karşısına dikerek, toplumun reflekslerini karşısına almış. Toplumun karşısına çıkışsızlığını yaşayan kadınları çıkarmış. Assolist kadının şarkısını söyleyememesi, kendini ifade edemeyen, toplum kadının yansıması. Hiçbir şekilde istediğini ifade edememiş, kendi itirazlarını kendince yapamamıştır. Kadının içinde bulunduğu sorunu oyun, 'erkek düşmanlığı' paralelinde irdelememiş oyun. Bu yönüyle bana çok samimi geldi. Eleştiriyi saldırmadan yapmış.

    Kadınların serzenişlerine durumlarla uygun şarkılarla yanıt veriliyor. Yukarıdan çalan müzik ya da kadınların söyledikleri parçalar, durumların özetleri niteliğinde. Anne- kız iki kadın, bir süre ' seyirci' özelliklerini yitirmiyorlar. Genel anlamda bu seyirciler, toplumsal tepkilerin karşılığı. Ancak, önlerindeki parmaklık onları suçlu gibi algılamamıza neden oldu. Bu yüzden assolist kadının repliklerinde de bu suçlama durumunun karşılığını aradık. Assolist kadın, kendince illegal olanı yüceltmektedir. Yaşamda karşısına çıkan zorluklara karşı mücadele gücünü kendinde bulamamıştır. Assolist kadındaki tüm içselleşmeler yerli yerinde.. Durumuna ortak olmak için zorlanmıyoruz.

    Parmaklığın ortaya gelmesiyle beraber, birden mahkeme sahnesine geçiş yapıyoruz. Bu geçişin de çok direk olduğunu belirtmek gerekir. Hakim kendisinin bir 'savcı' olduğunu üstüne basa basa belirtti. Savcı tipiyle beraber, devlet erki; bu erkin insanlar, bireyler üzerindekini etkilerini görmeye başladık. İşte başta da ifade etmek istediğim gibi, toplumsal eleştiriyi neden hep kadın karakterler üzerinden yapıyoruz oyunda. O zaman ortaya ezen erkek- ezilen kadın çatışması çıkması olasılığı geliyor. Ancak oyunun çok daha toplumsal bir yanı var. Açıkcası o toplumsal yanlarını sorgulaması daha çok ilgimi çekti. Mahkemede güçlü bir 'kimlik' sorgulamasına geçiş yaptık. Devletin verdiği kağıt, -kafa kağıdı- ne kadar bizim ismimizdir ne kadar değildir. Kuralları koyan savcı (devlet) ve ona itaatle sorumlu bireyler…

    Hukuk Ve Adalet aynı şeyler midir? Devlet mi birey içindir; birey mi devlet için? Kadının kimliği ne bellidir ne de değildir. Bu sorgulamalar oyunun soruna doğru derinlik kazanmaya başlıyor. Savcı, tabii ki kanunun üstünlüğünü savunuyor.

    Promosyon kostümlü 'tavşan kız' popüler kültürün kadın üzerindeki etkisinin birer yansıması. Kadın bedeninin reklam unsuru olarak kullanılmasının çelişkilerini görüyoruz onda. İçeri giren agresif çocuk ise kendini 'yalnız kurt' olarak adlandırıyor. Erkek kimliğine eleştiren, saldırıya geçiyoruz gibi geldi ama gencin kendi içsel sorunlarıyla boğuştuğunu anlamaya başlıyoruz. Savcı ardından polis rolüyle geliyor ve 'rolümü değiştirdiler' esprisiyle bunu bize aktarıyor.

    Bilsak Tiyatro Atölyesi ve Maya Sahnesi ortaya gerçekten eğlenceli bir iş çıkarmış. Bu motif oyun boyunca kaybolmuyor. İyi seyirler…


  4. Kadının varoluş sorunu üzerine yoğunlaşan yazar Meltem Arıkan'ın metninden 5. Sokak Tiyatrosu'nun oyunlaştırdığı “Oyunu Bozuyorum”, Garajistanbul'da sahnelenmekte. "Oyunu Bozuyorum", bir kadının kendi varoluş yolculuğundan yola çıkarak görmezden geldiğimiz namus cinayetlerini, ahlak kavramını, ensesti, tecavüzü sorgulayan bir oyun.

    "Kadınların kadın olabilmesi için erkeklere, erkeklerin erkek olabilmesi için kadınlara gereksinim vardır," diyen Meltem Arıkan'ın sözcükleri, Övül Avkıran ve Mustafa Avkıran'ın yönetmenliğinde fevkalade gerçekçi bir yaklaşımla Övül Avkıran'ın bedeni üzerinden dile gelmiş. Erkek egemen kültürün söylemleri, anlayışı ve yaptıkları açık seçik ortalığa saçılmış. “Oyun bu,” demiş Meltem Arıkan ve kadınların artık bu oyunun içinde yer almaması gerektiği bayrağını Avkıran'ların yardımıyla göndere çekmiş, oyunu bozmuş. İzleyiciye birlikte ayna tutmuşlar, kendisiyle yüzleşmesini sağlamışlar.

    PERFORMANS SONUNDA BAŞIMA GELENLER
    İzleyici (hiç kuşkusuz kendini “yeni”ye bırakan izleyici), performans sonunda ayrı ayrı ve hep birlikte baskıların, şiddetin suçlusunu erkek egemen sistem olarak kabul ve ilan ediyor. Aynı ya da karşı cinsiyetteki çocukları cinsel açıdan çekici bulan ve onlara cinsel eğilim duyan erkek, gerçekten hain değil mi? “Ensest, bilinçli olmayan ara evrelerin getirdiği düşsel bir hevesten başka bir şey değildir,” diyen Freud'un bacak arasına saklanıp kızına tecavüz eden deyyus, lanetli değil mi? Amcasının kızını kömürlüğe götürüp zorla beceren it, pislik değil mi? Elbette hain, lanetli ve pislik. Gel gelelim, geride kalan kadın hep “mağdur”. Haine, lanetliye, pisliğe, şiddet uygulayana, töre katiline kimse dokunmuyor, olan kadına oluyor. Dolayısıyla, kadınlar artık kendi güçlerinin farkına varmak zorunda.

    İzleyici olarak performansın sonunda kadınların, kendi varoluşları için eyleme geçmeleri gerektiği konusunda vardıkları karara ben de katıldım. Kadınlar eylemsiz… Kadınlar hep mi hep sessiz… Eee, feminizm ne olacak? Yeterli olmadı ki feminizm! Feministler ötekileşmedi mi? Ötekileştirilmediler mi? O halde? O halde, ben de Meltem Arıkan'ın düşünce çengeline takılmalıyım.

    YARATICI KADRONUN KOLEKTİF BAŞARISI
    Beni Meltem Arıkan'ın düşünce çengeline takanları, izleyiciye ayna tutanları sadece ve sadece üç kişiyle sınırlı tutarsam, elbette haksızlık etmiş olurum, tiyatronun tanrıları beni çarpar. Evet, Övül Avkıran sahnede tek kişi, ama kenarda Mustafa Avkıran “okuma” yapmakta. Pedofiliden enseste, duygusal şiddetten töreye, kadının doğumundan ölümüne dek karşı karşıya kaldığı tüm baskıları okuduğu tümcelerle örnekliyor Mustafa Avkıran. Diğer taraftan Selçuk Artut, ses-müzik tasarımıyla konuya derinlik katıyor. Yüksel Aymaz, hemen her sözcüğü ışıkla da sahneye taşıyarak, bu arada Övül Avkıran'ın gölgeden de yararlanmasını sağlayarak,kadın”ın yüzünü sürekli gölgeler içinde (saklı) tutup, kadının yaşamının altında, üstünde yazılar akıtıp baskı unsurunu simgeleyerek gene Yüksel Aymaz'ca bir ışık tasarımı yapıyor. Veysel Tekşahin kısa filmleriyle ve o kısa filmlerinde yer alan oyuncuları Memet Ali Alabora, A. Pınar Öğün, Berna Uzel, Kaan Çakır, Korhan Başaran, Serkan Ercan, Gökçer Genç, Erkut Ertürk, Deniz Erdem, Derya Karadaş ile oyunu çok kişili kılıyor. Kısa filmlerde rol alan oyuncular dışında Roza Erdem mükemmel ses tonuyla da performansa özel renk katıyor. Çok sesli dersler, politik söylemler, tipografi... Hepsi bir arada yazılı metnin “görünmesini” sağlıyor.

    AVKIRAN ÇİFTİ NE ETMİŞ
    Yaratıcı kadronun başındaki Övül Avkıran-Musrafa Avkıran çifti, performansta kadını, kadın ve erkeğin cinsellikleri, bedeni üzerinden konuşturarak işe başlayıp, işin temeline acımasızca inmiş, olanın bitenin dibini daha bir kazımışlar. Meltem Arıkan'ın metnine halel getirmeden, olamazcasına sert bir biçemi sahnedeki eğik platformun üstüne taşımış; binlerce yıllık erkek egemen zihniyet tarafından yönetilen dünyamızdaki kadınların, kadın olarak var olamadıkları için erkeklerin de erkek olarak var olamadıkları öngörüşünü yüceltmişler. Çekişmelere, vahşete, baskıya ve korkuya egemen kültürsüzlüğe bir güzel küfretmişler. Tiyatro anlamında çok alışılmış bir tarz değil denedikleri, ama cesurca denemişler. Denemiş ve sonuç olarak sözünü sakınmayan bir tiyatroyu bilemişler. Gerçeklerden yola çıkan, gerçeklerle bilenen bir tiyatro bu… Betimleme(ler)den uzak bir tiyatro… Gerçeklerin sınırlarını zorlamışlar, pek iyi etmişler!

    GERÇEKLERİN SINIRINI ZORLAMAK
    Yazar Türkçe'sine pek de fazla özen göstermediği metninde, varoluş yolculuğunun bedenden ayrı olamayacağını savunmuş ya; Övül Avkıran da, yazarın savunduklarını bedeniyle aktarırken yazılı metni içselleştirmiş. Bedeni üzerinden yola çıkarak, yüzyıllardır tükenmeyen bir tartışmanın içine atmış kendini. Söyleyeceklerini dolandırmadan, uzatmadan, ıkınmadan sıkınmadan, sanatsal anlamda estetik ve plastik kaygılara sarıp sarmalayarak söylemiş, tartışmadan galip çıkmış. Çünkü yüzleşmeyi “bizzat” yaşamış.

    Övül Avkıran, rolünü daha iyi belirginleştirmek için sesinin parametrelerini değiştirme sanatına hem sahip olan, hem de duyumsayan bir sanatçımız. Yalnızca bedensel tavrını, jestüelini, mimiklerini, “psikolojik jestleri”ni değil, yanı sıra “Oyunu Bozuyorum”daki “Kadın/lar”ın ses kimliklerini mükemmel bir biçimde araştırmış.

    Sesinin estetiği ve söylediklerinin anlaşılırlığı arasındaki hassas dengeyi sürekli koruyor Övül Avkıran. Diğer taraftan, bedeninin nasıl devindiğini görüyor, devinimlerini okuyor, işitiyor ve duyumsuyor. Devinimin içindeki ritmi duyumsuyor, bedenin üçboyutluluğunu biliyor, anatomik olanaklarına ve çekim gücüyle olan ilişkisine karşı duyarlı davranıyor.

    Ne yalan söyleyeyim, Övül Avkıran “Oyunu Bozuyorum”da övülmeyi özel olarak hak ediyor.

    EVE GELDİĞİMDE OLANLAR
    Yazımı Övül Avkıran'ı överek bitirdim, ama gene de size çok özel bir sır verivereyim Efendim: Garajistanbul'a yalnız gitmiştim, dönüşte performanstaki kadının: "Ben değişmek istiyordum, ama sistem izin vermiyordu... Bir gün aynada gördüm ki, sistem benmişim" repliği aklıma takıldı. Eve geldiğimde yatak odamızda televizyon izlemekte olan otuz yıllık karım beni daha görür görmez: “Bu yatak odası takımımızı artık değiştireceğim,” demez mi? “Olur karıcığım,” dedim, “değiştir, yatak odası takımını değiştir değiştirmesine de, önce sistemi değiştir.”

    Anlamadı. Yüzüme anlamsızca baktı: “Sistem ne,” diye de sordu. Gerinerek: “Sistem sensin,” dedim.

    Anlamadığından olsa gerek, dik dik baktı, fena halde işkillendi, başım kendiliğinden öne eğildi.

    Sistemin kendisi olan karım, beni onca yıldır iyi biçimlendirmişti.


  5. Kardeniz Ülkeleri Tiyatro Festivali' nin 9 senedir süren çalışması sonucunda, tiyatro severler Türkiye'deki teatral dünyadan çok farklı oyunlar izleme şansına erişti. İzlenilen oyunlar arasında İran ve İtalya oyunlarının dikkat çekici olduğunu belirtmeliyim. Her iki oyunda farklı teatral teknikler kullanılmakla beraber, iki oyunun da sistemlerine karşı sundukları eleştirel düşünceleri insanları kendi sistemlerini eleştirmeye itiyor. İtalya' nın mafya cinayetleri, İran' ın tutsak bırakılmış duyguları, yok edilmek istenilen iki toplum insanını farklı konsepte birbirine bağlı kılıyor. Şeriat ya da demokrasi… İnsanı düşündürmeden baskıya maruz bırakan zorbalıklar bütün sistemlerin içinde yer alıyor.

    Ay Parçalarının Tüy Gibi Düştüğünü Hayal Ettim İran / Moon Kukla Tiyatrosu

    İran' ın tiyatro hayatının benim üzerimde nasıl bir etki bıraktığını söylemeden önce şunu belirtmeliyim; İran edebiyat dünyası şiirsel zenginlikte muhteşem bir potansiyele sahip. İran'daki mollaların iktidara gelmeden önce, toplumun önemli yazarlarının sol görüşlü olduğunu düşünürsek, molla rejiminden önceki edebi yaşantının izini İran sanatında halen görebiliriz.

    İran Tiyatrosu Rıza Pehlevi döneminde batı tiyatrosunu taklit ederek modernist bir yapıya kavuştu. İlk basta tiyatro oyunları Farsça'ya çevrildi. Bu oyunlar daha Molyer oyunlar? ve komedi türünde idi. 1940'l? y?llarla beraber Rus ekolünün etkileri ?ran Tiyatrosu üzerinde g?rülmeye ba?land?. Abdulhuseyin Nusin, Stanislavski tekniklerini ?ran Tiyatrosu'na entegre ederek, sosyalist oyunlarla yüklü bir repertuar? ülkesine getirmi? oldu. 1960 / 78 d?nemleri aras?nda 68 ku?a??n?n da hareketlenmesi ile ?ran Tiyatrosu alt?n ça??n? ya?ad?. Peter Brook, Grotwosky, Sherji Trayama gibi isimlerin ülke tiyatrosuna dahil olmas?, teatral zenginli?i en üst safhaya ta??d?. Devlet deste?i ile ?zel tiyatrolar kuruldu, uluslararas? festivaller tertip edildi. Enternasyonel yap?da bir tiyatro anlay???n?n in?as? ba?lad?. 1980'lerle beraber mollalar?n hükümranl???nda ?ran Tiyatrosu tarihinin en k?tü d?nemini ya?ad?. ?lkenin nerdeyse bütün ?zgür tiyatrolar? bir bir kapat?ld?. ?ah'?n bask?s?ndan bunalan ?ran halk?, yeni getirdi?i sistemle ?ah d?nemindeki bütün sanatsal olaylar? ?zler hale geldi.

    "Ay Parçalar?n?n Tüy Gibi Dü?tü?ünü Hayal Ettim” oyunu ameliyat masas?nda yatan bir k?z?n organlar?n? ihtiyac? olan ki?ilere ba???lamas?n? anlat?r. Her ba???lanan organ, yeni bir hayat?n ba?lamas?na neden olur. Yasaklanm?? beyinlerin tekrar ya?ama tutunmas?n? sa?lar. Bu olaylar kuklalar arac?l???yla seyirciye anlat?lmaktad?r. Son olarak kalbini bir bebe?e ba???layan k?z g??e yükselerek ay?n bir parças? olur.

    Oyunu Maryam MOINY y?netmi?. Tala MOTAZEDI ile beraber oyunu yazan MOINTY, soyut tekniklerin alt?ndan farkl? bir dünya g?stermeye çal??m??. Kuklalar?n sahnede kullan?m? ve müzikle beraber verilen ?ahane cümleler insan? bamba?ka bir dünyan?n içine do?ru çekiyor. Sahnede kuklalar? canland?ran her oyuncunun bayan olu?u, ve kuklalarla beraber oynan?lan oyun ?ran Tiyatrosu' nun esteti?ini izleyenlere sunuyor. Maryam MOINY y?netimi son derece ba?ar?l?. Bu tarz bir konu ülkelerinde gerçekten var m?? Bu dü?ündürücü bir soru. ?eirat kanunlar?nda organ ba???lamak diye bir yarg? yok. Fakat yenilikçi bir sistemi kovalayan ?ran halk?, demokratik hayata kavu?mak için tiyatrosunda yasak konular? i?leyerek kendisine yeni / ?zgür bir hayat kurabilir. MOINY' in ve ekibin çabas? çok ?nemli.

    Morra ?talya / Labrys Tiyatrosu

    İtalyan 'Labrys Tiyatrosu', Roberto SAV?NO' nun 'Gomorra' adl? kitab?ndan yola ç?karak oynad?klar? 'Morra' adl? oyun ile ?talya'daki baz? ürkütücü gerçekleri tiyatro severlere anlat?yorlar. ?talya'da i?lenen mafya cinayetlerinin Sudan'da ya da Darfum' da iç sava?tan ve soyk?r?mdan ?len insan say?s?ndan fazla oldu?unu anlatarak, Avrupa' n?n bu g?zbebe?i ülkesinin nas?l bir cinayet ç?plü?ü oldu?unu izleyenlere cesurca g?steriyorlar.

    Oyun bir oyuncu ve bir baterist (ritimçi) ile monolog halinde izleyene sunuluyor. Ernesto adl? kahraman?n ?talya'daki aile ya?am? ve i? ya?ant?s? üzerinden ülke içerisindeki mafya ?rgütlenmesi ele anl?yor. Mafya cinayetlerinde ?ldürülen insan say?s?n?n y?lda 3000'i buldu?u gerçe?i Avrupa' n?n merkezi konumundaki ülkenin gerçe?i aç?s?ndan çok ?nemli. Oyunun yazar?n?n çok cesur oldu?unu belirtmeliyiz. Kendi toplumuna kar?? sundu?u gerçekçi ele?tiri, temiz toplum yarat?m? aç?s?ndan ?nem arz etmekte.

    Oyunu Fabrizio D? STANTE y?netmi?. Oyununda Grotesk teknikleri bolca kullanarak konuyu seyircinin dikkatini da??tmadan sunmu?. Roberto CAPALDO' nun konuyu hem uyarlayan hem de oynayan ki?i olmas?, verilmek istenilen mesaj?n seyirciye ula?mas?n? kolayla?t?r?yor. CAPALDO' nun bedensel hareketlili?i son derece etkileyici. Konu aralar?nda ritimle beraber bedenini çe?itli ?ekillerde kullan?m?, dikkatin oyuncuda ve konuda kalmas?na neden oluyor. Oyunun her b?lümünde ?nemli dersler var. Ama ?zellikle de son b?lümde masklarla 'azrail' in suretinin tart???lmas? güldürü ?gesini ?n plana ç?kart?yor. Asl?nda oyun ba?tan sona trajikomik halde ilerliyor. ?ki Akdeniz ülkesi olan ?talya ile Türkiye' nin teatral kültür yap?s? i?lenilen konu ile hemen hemen ayn?. Cesur bir oyun olan 'Morra' i?ledi?i konu ve Roberto CAPOLDO' nun performans? aç?s?ndan festivalin en dikkat çekici oyunu olarak haf?zalarda yer ediniyor.

    9. Uluslararas? Karadeniz ?lkeleri Tiyatro Bulu?mas?, birbirinden ba??ms?z iki ülkenin sistemlerinin farkl? olmas?na ra?men ayn? kaderi payla?mas?n? irdelemesi y?nünden büyük bir i? yapt?. ?ran'da mollalar halk? islami kurallarla bast?r?p yok ediyor. ?talya'da da mafya, insanlar üzerinde bask? yaparak kendi totaliter rejimini kuruyor. Ve her sene dünyada ya?an?lan toplu katliamlardan daha fazla can al?yor. Birisi Asya' n?n geri kalm?? ülkesi di?eri ise Avrupa' n?n merkezi… Bizler sistemimize sadece 'demokrasi' k?l?f? giydirip bask?y? yok etti?imizi sanm???z. Yoksa demokrasi bizim g?rdü?ümüzden farkl? bir sistem mi?


  6. Uluslararası Almada Tiyatro Festivali'nden gelen çağrıda "Beden dili ve Sahne Uygulamaları" konusunda bir kolokyum yapılacağı belirtiliyor ve tüm konuşmacılardan kendi ülkelerinden yola çıkarak konuşmaları isteniyordu... Kolları sıvadım, hazırlığımı yaptım ve kendimi Almada'da buldum!

    Sularda yansımalar

    Almada, Lizbon'un karşı kıyısı... Tejo Nehri'nin bir yanı Lizbon,öte yanı Almada. Gemiler vızır vızır, on dakikada geçiliyor. Lizbon'un İstanbul'la benzerliği dillere klişe olmuştur: Haliç, tepeler, yokuşlar, dar sokaklardan sulara bakış, kaldırım taşları, tramvay vb... Gel gelelim onların deniz ve nehirle barışık yaşamları, sulardan faydalanışları bizi çok gerilerde bırakıyor...

    Nehir sanki dev bir ayna... Sulardan yansıyan, her iki kentin silueti, Almada'ya tepeden bakan dev İsa heykeli... Ama, sanki Portekiz'in tüm tarihi, edebiyatı, şiiri, müziği de, her an gelip geçiyor önünüzden, gözlerinizden, yüreğinizden... Fado'ların hüznü, Atlantik'e açılan kumsallarda koşuşan çocukların neşesi de yansıyor sulardan...

    Minik gemiler dışında, iki yakayı birleştiren iki köprü seçeneğiniz var. Bir zamanlar Salazar Köprüsü diye anılan, Karanfil Devrimiyle adı "25 Nisan Köprüsü" olan,iki katlı asma köprü... Salazar adının her yerden kaldırılması, diktatörün toplum vicdanında cezalandırılması, lanetlenmesi de yansıyordu nehrin sularından...

    İkinci seçenek Vasco de Gama Köprüsü... Bugüne dek gördüğüm belki de en müthiş "sanat eseri"! Asıl mesleği mühendislik olup, bence tam bir büyücü ve mimar, heykeltraş, ressam Katalan sanatçı Santiago Caratrava'nın eseri! Yükselip alçalan, kıvrılıp dolanan bir şiir... 17 küsur kilometrelik, Avrupa'nın en uzun köprüsü...1998'de Expo - Dünya Fuarı'yla kentin çehresinin nasıl değiştiği de yansıyordu sulardan...

    Artık karşı yakaya, Almada'ya geçebilirim...

    Gelin de kıskanmayın!

    Uluslararası Almada Tiyatro Festivali 25. yılını kutluyordu. Almada Belediyesi'nin, Portekiz Kültür Bakanlığı'nın ve sponsorların sağladığı olanaklarla gerçekleşiyordu. Başlangıcında, Almada Tiyatro Topluluğu'nun işgüzarlığı ve dünyaya açılma tutkusu yatıyordu.

    Hükümetler, Bakanlar, Belediye başkanları değişse de, 25 yıldır hiç fire vermeden niteliği düşürmeden gerçekleşebilmesini Festival yöneticisi Joaquim Benite üç öğeye bağlıyordu: 1) Bu küçük kentin kültüre verdiği önem...2) Farklı kültürlerle ilişkilerin ve iletişimin sağladığı gelişim ve yaratıcılığa verdiği güç ... Festival için her katmanda sağlanan çalışma seferberliği ve dayanışma...

    Gelin de şimdi kıskanmayın! Biz koskoca İstanbul'da Tiyatro Festivalimizi her yıl sürdüremedik, iki yılda bire indirdik! (Değil Lizbon ve Almada'nın, bütün ülkenin Portekiz'in nüfusu, İstanbul nüfusundan daha az oysa! En iyisi bir üst paragrafı yeniden okuyun!)

    Festival programında Potekiz'den onlarca, Almanya, Şili, Küba, İtalya, İspanya, Fransa ve Lübnan'dan birer oyun vardı. Oyunlar hem Lizbon hem Almada'da sunuluyordu. Hiçbirinde çeviri yoktu.

    Benim dört güne sığdırabildiklerim içinde en etkileyici iki prodüksiyon, Almanya ve Şili'den gelenlerdi.

    Berliner Enseble'ın Peter Zadek'in çok yalın ama dahiyane rejisiyle sunduğu "Peer Gynt" oyunu bir tiyatro ziyafetiydi. İbsen'in eserini yönetmen hem eleştiriyi hem satiri, hem doğaya dönüşü vurgulayan bir yorumla sahneye taşıyordu. Bomboş sahnede yerden bir karış yükseklikteki yeşil bir kıvrım, uçsuz bucaksız dağları; birkaç tahta iskemle evleri köyleri; titreşen mavi bir kumaş gölleri, nehirleri canlandırmaya yetiyordu... Serüven peşinde koşan, daldan dala konan, haylaz ve bencil Peer Gynt rolünde Uwe Bohm, şeytan tüyüne sahip anti-kahramanda; ve ona sonuna dek arka çıkan iki kadında Angela Winkler (annesi) ve Anette Renneberg ( ebedi aşık Solveig) muhteşemdiler.

    Şili'den gelen Jaime Lorca topluluğunun sunduğu "Güliver", Jonathan Swift'in eserinden yola çıkarak oyuncu ve yönetmen Jaime Lorca'nın yazdığı, kuklalarla oyuncuyu buluşturan bir oyun... Güliver'in Liliputlar ülkesindeki serüvenleri... İnsanın insana zülmünü, hainliğini ama aynı zamanda sevginin, dayanışmanın gücünü gösteren; müziği ışığı, rengi, insan sesini olağanüstü bir biçimde kullanan, minicik bir Liliput ile dev Güliverin aşkına bizi inandıran; insanın değişime direncini eleştiren ve yüreklere dokunan bir gösteriydi...

    Beden Dili ve tiyatro

    Gelelim kolokyuma... Oralarda, Ergenekon'u bilen yok, ben de rahat rahat konuştum!

    "Beden dili ve Sahne Uygulamaları" konuşmamı, Türkiye'den üç sanatçının çalışmalarından yola çıkarak hazırlamıştım.

    Doğrudan tiyatro disiplininden gelen Şahika Tekand, Dans disiplininden gelip, tiyatro için de koreografi yapan Zeynep Tanbay ve dans disiplinini sonuna dek zorlayan Aydın Teker... Üçü de benim için sahneyi, beden dilini ve düşünceyi harmanlayan ; danscı, tiyatrocu, plastik sanatçı, tasarımcı ve filozof yanı olan sanatçılar...

    Bu son İstanbul Tiyatro Festivalinde Şahika Tekand kendi yazdığı ve yönettiği, Stüdyo Oyuncularıyla sunduğu " "Karanlık Korkusu"nda, beş oyuncunun iskemlelerinden neredeyse hiç kalkmadan beden ve yüz dilini, ışık, ritim, söz, tavır, eda, bakış, mimik, tekrar, geriye dönüş, koşullandırılma ile nasıl etkin kılınabileceğini göstermişti bize.

    Yine ayni festivalde Aydın Teker'in Ayşe Orhon'la sunduğu, insan bedeniyle bir müzik enstrümanının bütünleşmesinden öte anlamlar taşıyan "Hars" adlı eseri mimariyi, müziği, kinetik tasarımı, sinerjiyi sahneye taşıyan eşsiz bir deneyimdi.

    Zeynep Tanbay'ın hem kendi topluluğu hem Dostlar Tiyatrosuyla çalışmaları, Nazım Hikmet'in şiiri, Ruhi Su'nun türküleriyle dansı ; "İskemle" adlı eserle Bosna'ya düşen bombayı ya da gözaltında, hapiste, Mamak'ta ya da Guantanamo Kampı'ndaki işkenceyi sahneye taşıması sahneyi dönüştürebiliyordu...

    Üçünden verdiğim örnekler ilgiyle karşılandı. Almada Festivali onları dört gözle bekler oldu...

    Özetle, günümüzde tiyatro Stanislavski ve Brecht'ten bu yana çok değişti ve değişiyor...Değişmeyen ise yaratıcı güç...


  7. Geçtiğimiz ekim ayında yeni bir tiyatroya daha kavuştuk. Ne mutlu, ne mutlu! Oyun Atölyesi'ndeki “Dolu Düşün Boş Konuş” “Atinalı Timon” oyunlarından, sinemadan, televizyon dizilerinden tanıdığım, anımsadığım Sermiyan Midyat kendi deyimiyle “cüret etti”, “... sinema ve televizyon gibi görsel alternatifleri düşünecek olursak, tiyatronun seyirciye ulaşma sorunu aşikar kuşkusuz. Elbette bunun çok anlaşılır ve hak verilir nedenleri var. Suç sadece tiyatroya gelmiyor dediğimiz seyircide olmasa gerek. Gelinmiyorsa, biz de yapamıyoruzdur. Suçu üzerimize alıyoruz,” dedi, suçu üstlendi Oyunbozan Tiyatro'yu kurdu.

    Oyunbozan Tiyatro'nun ilk oyunu Sermiyan Midyat'ın yazdığı “9 Ay Son Gün”dü ve Kasım 2007 ayında sahnelenmeye başladı. Oyunun adının altında, sanırım konuyu açmak, gişe kapısını aralamak amacıyla konmuş bir de alt başlık vardı: “Anne Rahminde 4 Sperm & Anne bir canlı bomba!”

    Yeni bir tiyatro, yeni bir oyunla, üstüne üstlük Türk yazarının oyunuyla perde açacak da ben gitmeyeceğim! Mümkün mü? Değil elbette, gittim.

    Bugün, işte bu oyundan söz etmek istedim.

    SPERM Mİ, EMBRİYO MU
    Gitmeden önce “Ana Rahminde 4 Sperm...” tanımına takılmıştım. Sperm, “malûmunuzdur” erkek bireylere ait üreme hücresi. Oyun başlayınca anladım ki, ana rahmindekiler sperm değil, birer cenin. Ana rahminde döllenmeyle gelişmekteler, birer organizma bunlar. Belirli bir süre sonra bu halden çıkarlar, organları belirlenen fetus haline gelir. Üçüncü gebelik ayı başından doğuma kadarki devre içinde ana rahminde “fetus” olarak anılmaları gerekmektedir. Oysa, "Hayatla ilgili meselelerim var. Bunu anlatmak istiyorum. Ve bunu ancak sahneden yapabileceğime inanıyorum" diyerek, tiyatro kuran “Donkişot”lar safına katılan, oyun metni kaleme alan Sermiyan Midyat'ın metninde, adları her dönem “sperm”dir. Bu durumda, eleştirmen yanlışı bulur yazar, yazar da ola ki düzeltir.

    ALEGORİK KARAKTERLER
    Evet... Oyun metninde, dünyaya gelmeye, dünyayı görmeye can atan dört cenine yer verilmiştir. Ancak, bu ceninler daha doğmadan ölümle karşılaşırlar, çünkü onları karnında taşıyan anaları bir canlı bombadır. Dört embriyonun yaşam savaşları, annelerini kendini ve onları öldürmekten vazgeçirmek uğraşı olarak başlar ve ana rahminde hem ölümden kurtulmaya, hem de fikirlerini birbirlerine kabul ettirmeye çabalarlar. Kolayca anlaşılabileceği gibi, konu olarak yakaladığı balık hayli ilginçtir Midyat'ın, bir anlamda politik tiyatro işine girişmiştir. Gel gelelim, bir yandan da tiyatronun entelektüel faaliyet olmadığını, sinemadan ve televizyondan daha çok halka inmesi gerektiğine inandığını kanıtlamak ister gibidir. Dört ceninle, Türkiye'nin bugünkü resmini yapmak ister. Biri İslamcıdır ceninlerin, biri Marksist, biri liberal, diğeri ise azınlıkları temsilen eşcinsel... Tiplemeleri dönüşüme uğratır, oldukça alegorik karakterler yaratmaya çalışır. Anne'ye (Zuhal Olcay'ın muhteşem ses tınısıyla): “Eğer hayatta eşitliği sağlayamıyorsak, ölümde sağlarız. Burada, bu coğrafyada, bu yeryüzünde yaşamak hapishanede yaşamak gibi zaten. Dünyada sayısız işgal suçu var. Şunu anlamalılar; eğer biz güvende değilsek onlar da olmamalı. Güçleri yetersiz kalmalı. Amacım bu mesajı onlara iletmek. Aynı anda, hem katil hem de kurban olmak mümkün mü? Bir canlı bomba olarak ölmek ve dahası barış için ölebilmek, benden sonrasına hizmet etmektir,” dedirtir. Kadını doğanın rahmi olarak simgelemekte, üreten olduğunu vurgulamakta, kendinden sonraki neslin rahat yaşaması için canlı bomba olduğunun altını çizerken, kendinden sonraki nesli yaratma yeteneğinin sadece kadınlarda olduğu gerçeğinden yola çıkarak paradoksal bir biçem kullanmaktadır.

    MİDYAT'A ÖNERİM VAR
    Oyunbozan Tiyatro yeni kuruldu, “9 Ay Son Gün” de ilk oyunları diye eleştirmekten “muaf” değil ya!.. Ben eleştiririm efendim. Eleştiririm ve “suçu üstlenmiş olan” Sermiyan Midyat'a il olarak estetik ve politik anlayışı, çalışma yöntemleri ve teknikleri hiç değişmeyen, alışkanlıklarını sürdüren, sanat kaygısından çok kâr amacı güden, toplumsal kaygıdan çok elit kesime hizmet eden, vasat oyunculukların sergilendiği tiyatro anlayışına karşı gelmelerini salık veririm. Bunun için; yeni tiyatral kavramı iletecek çalışma yöntemlerini saptamalarını, yeni teknikler ve yeni estetik kaygılarla üretme çabası olmalarını öneririm. Tiyatronun günümüzde hiç kuşkusuz egemen kültüre karşı yeni bir tiyatro anlayışına gereksinimi var. Dilerim ki Oyunbozan Tiyatro, Sermiyan Midyat'ın amacına dönük olarak varolan tiyatro alışkanlıklarına, anlayışlarına, tarzına ve estetiğine başkaldırsın. Yaşanan toplumsal sorunlara sessiz kalmasın, politik tavrıyla tekdüze tiyatronun karşısına dikilsin.

    YARATICILAR
    "9 Ay Son Gün”e Funda Çebi ten rengine uygun sarı-bej tek tip işlevsel kostümler hazırlamış. Eline dirlik. Reklam cıngıllarından film, dizi müziklerine, başarılı uyarlamaları yanı sıra mükemmel tiyatro oyunu müzikleriyle tanıdığımız Tolga Çebi, bu kere Rap müziğinin ülkemizdeki başarılı temsilcisi Ceza'yaiki şarkı yaptırmış anlayamadım. Ceza'nın şarkı sözleri ve müziği iyi olmasına iyi olabilir de sözler anlaşılmıyor ki, sözler anlaşılmayınca müzik oyuna katkı vermiyor ki!.. Yakup Çartık, gene Yakup Çartıkcasına bir ışık düzeni kurmuş. Barış Dinçel imzalı, ana rahmi temalı, doğrudan beyne yönelen dekor fevkalade başarılı. Dekor, salona girer girmez seyircinin hazırlıksız ve henüz yontulmamış beynine ilk uyarıyı vererek düşünceyi ilk yönlendiren, ilk biçimlendiren oluyor.

    OYNANIŞ
    Oyuna Sumru Yavrucuk, Zuhal Olcay, Ferhan Şensoy, Bülent Emin Yarar, Nihat İleri ve Altan Erkekli sesleriyle gerçekten ciddi sağlamaktalar. Oyuncuların tümü iyi, ama biz gene de alışkanlığımızı yineleyerek dört oyuncuyu da birer birer ele alalım. Emel Çölgeçen'i Işıl Kasapoğlu'nun “Rahle-i Tedris”inden tanıyorum. Beğenirim ve severim. Dört cenin arasındaki tek dişi embriyoyu, “Marksist Diken”i parçalardan oluşturarak (sinema deyimiyle) kurgulamış, bence iyi de etmiş. İyi etmiş de, söz konusu parçalar nedendir bilmiyorum, sonuçta itibariyle bütünlük yaratamamış. Çölgeçen'in benimsediği doğalcı oyunculuk anlayışı, bu kere psikolojik ve davranışsal işaretlerden yoksun. Sermiyan Midyat, “Liberal Cenin Değişken”e can verirken duyguları fizikselleştirmenin (ya da gerekçelendirme dediklerinin) tiyatronun olmazsa olmazı olduğunu unutmuş gibi davranmış. “Liberal Cenin”i yeniden gözden geçirip, gerekçelendirmede ayrıntıya inerse, başarısını artıracağından eminim. İsmail Hacıoğlu, üretmeye katkısı olmayan, azınlıktan sayılan, “Eşcinsel Cenin İletken”in duygularını duygusal olarak derhal sahiplenmiş ve onu sezgisel olarak oyunun temel hedefi boyunca sürüklemeyi başarıyor. Rolü abartmıyor, hiç mi köpürtmüyor. “Dini Bütün Cenin Gelmişken”de Erdem Akakçe, gene yaratıcılığının tüm yollarını deniyor. Erdem Akakçe, komedyenliği vallahi iyi biliyor


  8. Tiyatro; kendi realitesini, yaşanmışlığını, renklerini teker teker yitirip yerini televizyon ve sinemanın soğuk iletişimine ve sahte renklerine bıraktı. Shakespeare in dediği "Tiyatro hayatın ta kendisi, hayat sahnede…" sözü ne kadarda doğru. Sokakta herkes kendisine ait bir rolün içerisinde.. İnsanlar evlerinden kalkıp tiyatro salonlarına dahi gitmeye üşendiği bir devirdeyiz. Tiyatromuzun geleceği için endişeliyim.

    28 Nisan akşamı Sn. Murat COŞKUN'UN daveti ile adını daha önce hiç duymadığım Seyir Tiyatrosu Oyuncuları tarafından sahnelenen Daire 4 adlı oyunu izleme fırsatı buldum. Bu arada 10 yıldır Gaziantep'te ilk ve tek özel tiyatro olarak sanata hizmetini hiç aksatmadan sürdürmüş olan bu ekibin adını daha önce hiç duymamış olmak tamamen kendi kabahatimdir, kabul ediyorum.

    Oyuna giderken amatör bir ekip izleyeceğimi düşünerek beklentilerimi çok da yüksek tutmamaya çalıştım. Çünkü bu sezon izleyeceğim 20. oyun olacaktı ve bundan önceki oyunlarımın çoğu Devlet Tiyatrosu oyuncuları tarafından sahnelenmişti. Bir de üzerine büyükşehir belediyesi adına çalışan Şehir Tiyatrosu'nun Brecht oyunculuğundan habersiz sergilemeye çalıştığı "Carrar Ananın Tüfekleri" oyunundan sonra bu şehirde amatör tiyatroların bu işi beceremediği düşüncesine kapılmıştım. Mükemmel olanaklarla ve gözalıcı bir dekor çalışmasıyla adı Şehir Tiyatrosu olan bir ekibe yakışmayan 40 dakikalık bu performans gerek kısalığı ve oyuncuların sahnede sadece rolünü okuyup okuyup çıkmaları nedeniyle oyundan pek haz almadım.

    Oyunu öncelikle fiziksel koşullar olarak ele aldığımda, oyun dekor açısından cılız kalmıştı. Bir emlak bürosunda aksesuar olarak akordeon panolara satılık kiralık gayrimenkul ilanları koyulsa, masaya 'emlakçı' yazılması yerine, komik bir dükkân ismi ya da tabelası eklense oyun daha komik olurdu diye düşündüm. Oyuncuların ev sahnesini yapmaları için kullandıkları loş karanlıkta bir akordeon panoyu alıp içeri atacak kadar zamanı olacaktı. Ev havasına katkı sağlaması için biraz daha sahneye yakın ve çiçek gibi bir aksesuar oyuna dahil edilebilirdi diye düşündüm. Bu arada oyunda kullanılan çekyat kırılmakla kırılmamak arasında ne kadar gidip geldiyse ben de o zor sahnelerde o kadar dua ettim bir terslik olup da oyuncuların konsantrasyonunun bozulmaması için. Yine fon olarak bir pencere dekoru kullanılması ev ortamı için daha uygun olurdu.

    Oyunun fazlaca bir efekti ya da efekt problemi yoktu. Fakat aralarda çalınan müzikler birbirine ve ortama daha uyumlu olabilirdi. Müzikte Can Atilla tarzı müziklerden faydalanmak yerinde olabilirdi.

    Metin ve içerik tek kelimeyle mükemmel. Oyunculardan birisi olduğunu anladığım senarist en küçük detayı bile gözden kaçırmamış. Kurgusu yerinde bir metin çalışması olmuş ve bence en kısa zamanda Devlet Tiyatrosu havuzuna dahil edilmesi gereken eserler içine girmeli bu oyun. İnsanların ürün verme konusunda da tembelliğini sürdürdüğü bir ortamda yerinde bir çalışma olmuş. Bir yabancı dil eğitmeni olarak fazlaca batı kültürüne maruz kaldım. Tiyatroda yerli yazar ve yerli konu her zaman artı bir puandır benim için. Oyunun sonu etkileyici… Perde arası yine merak uyandırıcı bir şekilde düşünülmüş. Bu sene Devlet Tiyatrosu repertuarına girmiş Neil Simon oyunlarını (Aykırı İkili ve Artist Olmak İstiyorum) izleyenler de bana bu konuda hak verecektir. Sitkom tarzının tiyatroda ne kadar sıkıcıdır. Oyunda anlatılan kültür bizim olunca üzerine bir de STO nın oyunculukları eklenince sitkom tarzı "Daire 4" ün ne kadar da zevkli bir hale geleceğini gördük.

    Üniversite yıllarını Erzurum'da geçirmiş ve herkes gibi Hacı bir ev sahibi olmuş biri olarakta oyundan keyif aldım. Zira bizim ev sahibimiz pastırma tüccarı değildi ama Kayserili olmamız itibariyle bizim ev halkına potansiyel Kayserili pastırma tüccarları gözüyle bakarak kiraya zam yapıyor, eve dişi sinek girse kapının peşine yapışıp soluğu evde alıyordu. Oyunda kendimi buldum.

    Bir oyunun başarıya ulaşabilmesi için bize hep "siz sahnede zevk alırsanız sizi izleyen seyirci de sizden zevk alacaktır" diyen rahmetli yönetmenimin ne denli haklı olduğuna bir kanıttı bu oyun. Oyuncular baştan sona kadar girmiş oldukları rolün, jest ve mimiklerin hiç dışına çıkmadıkları gibi seyircilere sahneden pozitif enerji vermekte de oldukça başarılıydılar. Sürekli hareket halinde olmaları da oyunun durağan olmasını engelledi. Roller kişilere tam oturmuştu. Bundan daha güzel oynanamazdı. Her bir oyuncu oynadığı karakterde son derece başarılıydı. "Betül" karakterini canlandıran oyuncunun sesinde biraz problem vardı ama salonun arka kısımlarına kadar sesin ulaşması, rol adına bir yetersizlik oluşturmadı. Oyunun perde arasında arkadaşlara iki şeyden bahsettim. Birincisi rollerde Ege şivesi tam oturmamış. İkincisi ise eski bir radyoda kanalın kumanda ile değiştirilmesine neden gerek duyulduğuydu? Bunları hala çözebilmiş değilim. Komedi unsuru içinse tamamen yanlış yapılmış.

    Sonuç itibariyle bu şehirden ayrılmama sayılı günler kala aklımın bir kenarında her zaman kalacak başarılı bir oyun izlediğim için memnunum. Önümüzdeki sene için kendi kuracağım ekipte oynatacağım oyunlar hazır… Bu oyunu ilerleyen yıllarda repertuarıma almak istediğimi de yürekten belirtmeliyim.

    "Daire 4" büyük bir daire ve tüm tiyatro severleri sıcaklığıyla bekliyor… Lakin Emlakçı Möhsiiin' e biraz kaparo biraz da komisyon vermeyi göze alacaksınız.


  9. 1944 doğumlu Peter Turrini, yazdığı her oyunla tartışma yaratıyor ve Avusturya'nın “skandal yaratan yazarı” olarak tanınıyor, biliyorum. “Nihayet Bitti (Endlich Schluss)” başlıklı tek kişilik oyununu Sibel Arslan Yeşilay’ın çevirisinden (Mitos-Boyut Yayınları/Eylül 2004) okumuştum. Peter Turrini’nin yapıtlarında, genel anlamda toplumsal eleştirinin ağır basmakta olduğunu ve saldırgan bir biçemi yeğlediğini de Sibel Arslan Yeşilay ile konuşurken öğrenmiştim. Özellikle tüketim toplumunun yozluğunu, küçük burjuva konformizmini ve zamanın gerisinde kalmış ahlak anlayışını hedef alıyor; oyunlarında insanın kendisine yabancılaşması ve yalnızlığı, sevgi duyamaması, sevgi özlemi, geçmişteki anıları, kendinden nefret etmesi, yanı sıra gündelik yaşamda faşizm ve yapancı düşmanlığı gibi temaları çeşitli biçimlerde kullanıyordu.

    Beşiktaş Prodüksiyon Tiyatrosu’nda mart ayında ilk gösterimi yapılan ve “Mutlu Yıllar” adıyla sahnelenen “Josef und Maria”yı 1998 yılında yazmış, oyun ilk kez 7 Ekim 1999’da Theater in der Josefstadt ’da oynanmış. “Mutlu Yıllar”, bilebildiğim kadarıyla yazarın Türkiye’de oynanan ilk oyunu.

    OYUNUN KONUSU VE JOSEPH KARAKTERİ
    Zeliha Berksoy’un sahneye koyduğu, Tamer Levent’in Josef, Bilge Şen’in Maria rollerini canlandırdığı tek perdelik trajikomik bir oyun olan “Mutlu Yıllar”, bir yılbaşı gecesi son çalışanı da çıktıktan sonra kapanan bir hipermarketin deposunda geçiyor. Hipermarketin deposunu temizlemeye gelen Maria ile gece bekçisi Josef’in aralarında kurulan bağ, günümüz ilişkilerinin özüne gönderilen ince iletiler içerirken, oyun gündelik yaşamın zorlukları içerisinde yok olmuş benliklerden de çarpıcı manzaralar içeriyor. Yetinmiyor, yok olmuş benliklerden çarpıcı manzaralar sunarken, giderek Joseph karakterinde Marx'ın görüşlerine, Rusya’daki devrimle uygulama olanağı bulmuş olan sosyalist düzenin bize öğrettiklerine; sosyalizmin kişilerin, grupların, siyasi partilerin ya da sınıfların kendi istekleriyle gerçekleştirebilecekleri bir toplumsal düzen olmadığını anlatmaya dek uzanıyor.

    İNSANIN YIĞINLAŞMASI
    İzleyici, “Mutlu Yıllar”ı seyrederken, bu güne değin gelişen insan hakları çerçevesinde yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, sosyal haklar ve üçüncül haklar denilen özgürlük alanlarımızın genişlemesine karşın, insanın gene de “yığın” olmaktan kurtulamadığını düşünüyor. Esasında modern dünya ve kapitalist toplumlar içinde dahi bu gerçek değişmiyor. Tüketim toplumu, her ne kadar bireye indirgenen modelleri satışa çıkartarak insanlara kendilerini (güya) özel hissettirmeye çalışsa da, durum pek öyle olmuyor.

    KUŞATILMIŞ DÜNYADA JOSEPH İLE MARIA
    Modern insan, birey olma çabasına rağmen yaşamın hızı karşısında “tek tip” insan olma durumunda. Kuşatılmış dünyamızda her ne yaparsanız yapın kaçırdıklarımız elde ettiklerimizden mutlaka daha fazla. Yaşam, bir mutluluk şarkısı mı, yoksa hinoğluhin bir gülüş mü, acı dolu bir kahkaha mı? Bilinmiyor. Oysa “Mutlu Yıllar”, seyircisine bütün bunları süzgeçten geçirme olanağı vermekte. Keskin bir dil, şok edici, sarsısı tablolar… Sermayenin büyümesiyle birlikte gelişen tüketim toplumuna kıyasıya eleştirel bir yaklaşım...

    KUNTAY’IN ÇEVİRİSİ, BERKSOY’UN YORUMU VE YARATICI KADRO
    Oyunu Hale Kuntay mükemmel bir sahne diliyle Türkçe’mize kazandırmış. Oyunu sahneye taşıyan Zeliha Berksoy’u bu çalışmasında ne yalan söyleyeyim, başkalarından aldığı ya da esin yoluyla başkalarına verdiği yeteneği keşfetme gücünü ve sevinci kendi eserine katan âşığa benzettim. Zeliha Berksoy, oyundaki paydaş kişilerle “şeyleri” bir araya getirmiş ve onların aracılığıyla gene onların yeteneklerini, kişiliklerini harekete geçirip bölüştürerek işi kotarmış. Barış Dinçel, dekor tasarımını yaparken gene yorumlama yeteneğini konuşturmuş. Hipermarket deposunun özelliklerinin tümünü minik ayrıntılarına kadar küçücük Melih Cevdet Anday Sahnesi’nde uygulamış. Başak Özdoğan Pirim, anlamsal değeri olan kostümler çizmiş.

    Bütün bunların dışında, Serdal Ece’nin ışık düzeninin hiç mi hiç sanatsal boyutu olmadığını, ışığın oyun üzerindeki etkisini sağlayamadığı gibi, insan üzerindeki duygusal gelişmeleri de öne çıkaramadığını üzülsem de üzülerek söylemeliyim.

    OYUNCULAR
    Bütün bunların dışında, “Mutlu Yıllar”da izlenilmeleri keyif veren iki usta oyuncu rol almakta: Tamer Levent ve Bilge Şen. Tamer Levent, gövdesi ve ruhunun paralelinde, iç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında hiçbir uyumsuzluk yaratmadan oyunu tamamlıyor. Akordu tam bir enstrüman gibi Tamer Levent. Joseph ile genel bir duygusal bağ kurmuş, incelikli bir eleştirmen gibi Joseph’i didik didik etmiş. Fevkalade bilinçli bir yaklaşımla Joseph’in duygu derinliklerindeki yolları bulmuş. “Uyan artık uykudan uyan/uyan esirler dünyası/zulme karşı hincimiz volkan/kavgamız olum kavgası/mazi ta kökünden silinsin/biz başka alem isteriz/bizi hiçe sayanlar bilsin/bundan sonra her şey biziz…” diye Enternasyonal’i söylerken, marşa kattığı heyecan unutulur gibi değil. Joseph’i didiklerken, incelemelerini sadece zihinsel birer süreç olarak almamış. Başkaca pek çok öğeyi, yeteneğini, oyunculuk kapasitesini, niteliklerini işin içine katmış.

    "Katmak” deyince, Bilge Şen’in Maria’ya kattığı tüm coşkusal tutkuların denenmişliğin bileşimi olduğunu; çeşitli ve birbirinden farklı duyguların, deneyimlerin, durumların toplamından oluştuğu konusunda elini kaldıranla iddiaya girmek isterim. Bilge Şen’in bu bileşiminin sadece sayıları fazla değil, işin içinde başka olgular da var. Öncelikle çelişiklik! Bana sorarsanız (isterseniz sormayın, siz bilirsiniz), Bilge Şen’in bu çelişikliği vermedeki ifade gücünü görmek için bile izlenebilir “Mutlu Yıllar”. Bilge Şen’in nefreti, hayranlığı, kayıtsızlığı, kapılmışlığı, bezginliği, utangaçlığı ve yüzsüzlüğü seyirciye iletmesindeki, bir başka anlamda insancıl tutkuları bir boncuk yığını haline getirmesindeki ustalık gerçekten görülmeye değer diyorum.

    Kim demiş?

    Kısacık rolünde Ali Barışık’ın başarısını da elbette görmezden gelmiyorum.


  10. editepe Üniversitesi öğrencilerinden izlediğim Hamlet Fragmanlar oyununu metin Balay sahneye koymuş. Öncelikle oyun başlarken, oyuncuların günlük giysileri dikkat çekiyor. Akla ilk önce ‘Deneysel Shakespeare yorumu mu?’ sorusunu getiriyor. Ne de olsa üzerinden belki de milyonlarca kez geçilen bir yolun üzerinden yine geçiliyor. Adı Hamlet ne de olsa… Mumların önünde bekleyen oyuncularla bir süre birbirimizi izledik. Balay, burada kişisel özdeşim kurmamızı istemiş. Bu hikayeye (zaten temelde herkesin olan hikayeye) bizi de ortak etmiş oldu böylece.

    Oyun başladığında tüm anlatımın bedenle var olduğu görüyoruz. Hep ‘söz ‘ le dinlediğimiz Shakespeare’ i bu sefer eylem birlikteliğiyle izliyoruz. Mizansenler ve sözler arasında belli anlam ortaklıkları kurulmuş.

    Koreografi oluşturulurken, sahnelerin dramatik anlamda kendi içlerindeki anlamlarından çok, repliklerin anlamları baz alınmış gibi geldi bana. Hamlet oyununun replikleri parçalanmış. O anlamda elimizde ‘tüm’ oyun yok.

    Hamlet oyununu günümüzde daha da önemli hale getiren belki de artık ‘karşı çıkmak’ dan ziyade ‘uzlaşı’ nın revaçta olması. Yani ‘ orta yolu bulma’ denklemi, sistem ve sistemin argümanlarıyla daha iyi ilişkiler kurma dürtüsünü beraberinde getirmiş. Hamlet’ deki karşı duruş (yani ‘olmak’ paradoksu) günümüzde ahlak-eylem-tutarlılık üçgenini düşününce oldukça ve çok yüksekçe idealize bir durum. Hem de defalarca idealize…Bir ‘Hamlet kararlılığı’ na gereksinim vardır eskisinden daha çok .

    Oyunda ‘retorik’ kısımla ilgilenmeyi bıraktığımız için, hareket figürleriyle haşır neşiriz. Öncelikle bu ‘fikir’ den dolayı Balay’ ı kutlamak istiyorum. Her şeyden önce bir riski göze alma cesaretini göstermiş. Belki çok paranoyakça olacak ama bu rejinin bir risk olduğunu düşünüyorum. Ancak, Balay altından rahatlıkla kalkabilmiş.

    Oyunda enerji hiç düşmüyor. Ortada bir ‘grup’ olgusu oluştuğu için herkes bir ‘toplu Hamlet’ e dönüşüyor. Yani oyunda Hamlet bir parçalanıyor bir birleşiyor. Parçalandığında bir kişi haline geliyor. Toplandığında ise bir grup insanın ortak bir beden yaratması olarak karşımızda oluyor.

    Ara sıra küçük de olsa hareketten dolayı bazı repliklerin ‘karavana’ gittiği fark ediliyor. Burada o anda oynayan oyuncunun, bunu daha güçlü bir şekilde karşıya vermesi gerekir diye düşünüyorum. Hareketi yaparken repliği söylemenin –hatta tirat atmamın- zorluğu bir tarafa; sahnede durumun iç aksiyonunu korumak da zor. Ama bu zorluğa rağmen, sözlerin duyulmaması riski bertaraf edilmeli.

    Sezon kapanmadan bu oyunu izlemenizi öneririm.


  11. Gün: 22 Nisan 2008. Huzur içinde "Sivas 93" ü seyrettik.
    Ellerinde karanfillerle geldiler sahneye.

    Geçmiş günlerin izleri üzerinden belgesel bilgilere dayanılarak tasarlanmış, "Sivas 93" adlı belgesel oyun, Eskişehir BB Sanat ve Kültür Sarayında sahnelendi. Oyun başlamadan önce, sigara içenler olmalı, binanın önünde, oyunun başlama saatini bekliyordu. Sigara içmeyenler çoktan yerlerine oturmuşlardı."Oyunun başlamasına 5 dakika kaldı" anonsuyla salon daha da dolmaya başladı. "Oyunumuz başlamak üzeredir. Lütfen cep telefonlarınızı, çağrı cihazlarınızı kapatınız" anonsu duyuldu. Işıklar söndü. Derinden bir sessizlik duyuldu. Oyun başladı.

    Ellerinde karanfillerle geldiler.
    Yıl 1993. Günlerden 2 Temmuz.
    Sivas'ta yaz neşesinde bir sıcak.

    Perdede yazarların kitaplarını imzalarken, şarkı söylerken görüntüleri akıyor. Aziz Nesin, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Nesimi Çimen ve eşi. Behçet Aysan, Asım Bezirci, Asaf Koçak, hepsi gülüyorlar. Semahçılar vecd içinde. Pir Sultan Abdal'ın kenti Sivas'ta şenlik var. Huzur içinde "Sivas 93" ü seyrediyoruz.

    İçimde yine de bir kıpırtı, beni sabırsızlandırıyor. Biliyorum bu fotoğrafların neşesi biraz sonra kaçacak. Bir an önce "sadede gelecek " görüntüleri ve anları istiyorum. Tıpkı bir gerilim filmine gelmiş gibiyim. İçimdeki bu kıpırtıdan utanıyorum. Huzur içinde "Sivas 93" ü seyretmeye gelmişim.

    Genco Erkal "…Sivas'ta yaratıcılığın, üretkenliğin, dostluğun, dayanışmanın, yaşama sevincinin coşkusunu gördüm ilk gün. Sonra ateşi gördüm. Yakılışı gördüm. Ölümü sanki ilk kez orada gördüm. Toplu kıyım korkusunu hep duyardım, yobazlığın ne olduğunu, tehlikelerini hep bilirdim ama, somut olarak Sivas'ta gördüm. İnsana olan umudum hep diriydi, Sivas'ta bu umudun da yanışını gördüm." diyordu oyunun başında.

    Fazıl Say'ın müzikleri eşliğinde yer yer şiirler okunuyor. Şiirleri biliyor olmaktan, arada bir mısraları ya da sözleri yakalamaktan memnunum. Eh, bu durumda kendimi "aydın" sanıyorum. Huzur içindeyim…

    Dakika dakika Madımaktaki olayları seyrediyoruz.. Pir Sultan Abdal'ın kenti Sivas'ta, Yangın Var!

    Oyunun sonuna doğru telsiz konuşmaları kulaklarımda çınlıyor. Yetkililer, sanatçıları sakinleştirmeye çalışıyorlar. "Polis, Asker devrede. Kuvvetler takviye ediliyor. Güvenliğe alınacaksınız. Huzurlu olun" Oysa, şölen ve yangın birbirine karışmadan önce, şiddet önce gonk sesini veriyor.

    Aydınlarımız ve inananlarımız. İnananlar cephesine geçmek istiyorum. Tevrat, İncil, Kur'an söz birliği ediyorlar. İnsana verilen on emirden biri; "Öldürmeyeceksin!" Kan yememek için hayvanın bile kanını yere akıtan insan, neden insanın kanını, canını almak ister? Bunu anlayamıyorum.

    İnancın yakasındayım hala… Hafızamı zorlamaya çalışıyorum. Şiddetin gonk sesi ne zaman vuruyor diye. Tapınaklarından çıkmış haçlılar yürüyor insanların üstüne. Derken ortalık kan bulanıyor. Öncesi mi, kadının şeytan sayıldığı, kitapların yakıldığı bir karanlık dönem. Benziyor fotoğraflar birbirine. Ha Rab'bin duası! Ha Fatiha! Şükre küfretmiş yürekler. Yetmiyor hiçi bir şey onları durdurmaya. Peygamberler, kavimlerine küsmüş. Allah, ruhunu çekmiş kullarından.

    Perdede bir yetkilin sesi kalabalığı yatıştırmaya çalışıyor. "Gazanız Mübarek olsun. Şimdi evlerinize gidin Allah'ta sizden razı olur."

    Yalaannnn! diyen bir ses bağırıyor içimde. Sağduyu ve vicdan birlikte dilleniyor:
    -Ey inananlar! Ellerinizi kandan çekin!Allah sizden, işte o zaman razı olur.

    Yangından kurtuluşu, bir burukluk içinde seyrediyoruz. Sanatçılar, olayın içinde bulunanları birbirleriyle karşılaştırıyorlar. Sivas'ta yangından kurtulmalarına yardım eden Sivaslılar var. İşte İnsan! Yakan da, kurtaran da. Vicdanın ve sağduyunun varlığına şükrediyorum bir kez daha.

    Ama görüntüler öylesine taze ki. Merdivenlerde, kıstırılmış bir şekilde sonu bekleyen ozanlar beliriveriyor. Çığlıkları da duyar gibiyim. Elektrikler de sönmüş o zaman… Bir gün önce şarkı söylememişler miydi?Perdedeki fotoğraflar öyle diyor. Sanatçılar da bunu canlandırdılar. Semahçılar vecd içinde dönmemişler miydi. Görüntüler dumanları, dumanlar, korkuları kovalıyor. Asım Bezirci işte orada gülüyordu. Bir ara Asaf Koçak armonika çalıyordu umudu yitirmemek adına. O sırada sanatçının, Nesimi'nin karısına, "Göğsüme koy başını. dayan" deyişini canlandırması birden dokunuveriyor içime. Derken 33 can, ayrı ayrı...

    Telsizin ucunda umut aranıyor. "Biz burada yanıyoruz" "Sakin olun, bir şey lmayacak. Huzurlu olun!" Sonrasında bir yorum. "Münferit olay"

    Köprülerin altından çok sular yürütülür. Madımak Otelinin alt katı yeniden restore edilerek, kebaplar yenir keyifle.

    Kanadı kanlanmış bir güvercindir Sivas.Teli kopmuş bir sazdır.

    Gün: 2 Temmuz 1993. Ateşle yürüyen bir temmuz sıcağı. Huzur içinde "Sivas 93" ü seyrettik.

    Ellerinde, karanfillerle geldiler şehre…


  12. Altıdan Sonra Tiyatro, teatral kültürümüze güzel katkılar sunmaya devam ediyor. ‘444’ ile “in yer face” akımının Türkiye ayağının birisi olmayı başardılar. İngiltere’de “yenilikçi, cesur tiyatro” mantığı ile ortaya çıkan bu akımın oyunları Türkiye’de belli başlı gruplar tarafından “benzeşmeli” sahnelerimize uygulanıyordu. Fakat bu akımın özelliklerini taşıyan Türkçe metinler bulmak neredeyse imkansızdı. Yiğit Sertdemir bu durumu yıkmayı başardı. Artık Türkiye Tiyatrosu’ nun hem felsefesi hem de yenilikçi anlayışı olan sıra dışı bir metini var. 2001 yılında İngiltere’de gördüğüm bir düş şimdi ortaya çıkıyor.

    ‘444’ Konu
    '444’ toplumumuzun içinde bulunduğu son dönem siyasi olayları gözler önüne getiriyor. Oyunda olay örgüsü o kadar derin işlenmiş ki… Hatırlatma merkezinin çağrı bölümünde çalışan bir kadın ve erkeğin başından geçen ilginç olaylar, izleyenleri Türkiye’ nin gerçeğine yaklaştırıyor. Avrupa Tiyatrosu’ nun gelişmişlik unsuru göz önüne alınırsa, ‘444’ -gelişmemiş Türkiye’ nin toplumsal kopma noktasında durduğu gerçeği açısından- önemli bir oyun.

    Oyunda sürreal bir dünya yok. Öyle ‘fütirist masallarla’ insanların beyinleri yıkanmıyor. Sapıklıklarla, küfürlerle izleyenler şoke edilmiyor. Ya da ‘metal müzik’le kulaklar sağır edilerek insanların oyundan hiç bi’şey anlamaması gibi durumlar söz konusu değil. Şu da önemli. ‘Altıdan Sonra Tiyatro’ kendisini aşmış bir grup. Eleştirilere açıklar. Bundan önceki “Öldün Duydun mu?” adlı oyunlarına ‘olumsuz’ bir takım yargılar yazmama rağmen, her gösterimlerine davet aldım / almaya da devam ediyorum.

    Bu tarz olayları yazmak fevkalade kötü. Ama bir takım gruplar kendilerini tepeden görmeyi bırakmalılar bir an önce! Ortaya konulan her oyun ‘mükemmel’ olmayabilir. Türkiye’deki tiyatro eleştirmenlerinin de belli gruplara olan esnek tavırları devam ettiği müddet tiyatromuzun gelişmesi söz konusu olamaz. İyi oyun kötü oyun ayırımı her zaman net biçimde ifade edilmelidir.

    ‘444’ 2008 Yılının En İyi Oyunu
    '444’ 2008 yılı içinde izlediğim en güzel Türkçe metin. Bir eleştirmen olarak şunu açıklıkla söyleyebilirim; oyun, yeni yazılan oyunlar arasında değil, 2008 yılı içerisinde oynanılan oyunlar arasında en iyi metin. Oyunun komedi ile başlayan başlangıç bölümü, Türkiye’de kapitalist örgüde her şeye boyun eğen bir adamın ve kadının öyküsü ile devam ediyor. Çağrı merkezinde “buyurun efendim… başka bir isteğiniz var mı…” ile süren zoraki söylemlerin ardından, üç kuruş para kazanmak için onlarca hakareti duymazlığa gelmeler ve iş kaybetme korkusu ile olağanüstü çalışma gayreti içine girmeler, insanımızın işsiz kalma, aç kalma korkusunu ne derece büyük sorun haline getirdiğini ispatlıyor. Özellikle de oyunun son bölümünde ‘sol’ bir grup tarafından çağrı hatırlatma sistemine girilerek, müşterilerin hatırlatma bilgilerine Türkiye’nin yakın tarih yaşanmış olayları ekleniyor. Böylelikle bizler yakın dönem karanlık tarihimize ne derece uzak kaldığımızı görüyoruz. İnsanın içini yaralayan hatırlatmalar bitmek bilmiyor…

    Yiğit Sertdemir, çağdaş tiyatroyu Türkiye gerçeği ile buluşturuyor.

    Oyunu Yöneten Y.Ömer Erzurumlu’ nun, oyunda gözden kaçırdığı bir takım uygulama sorunları var. Mesela telefonda müşterileri ile konuşan görevliler, her telefonda kulaklıklarını telefona monte etmeye çalışıyorlar. Bu duruma gerek yok. Çağrı merkezlerinde telsiz kulaklıkla görüşmeler de yapılıyor. Devamlı kabloyu telefona monte etme çabası, oyuncuların oyundaki tempolarını düşürüyor. Oyunun başka bir eksiği bulunmuyor.

    Oyunculardan Gülhan Kadim; hayatı espriye alan, ironilerle yaşadığı dünyasında aslında yaşamın gerçeklerinden kaçan kadın karakterine muhteşem bir oyunculuk ekliyor. Komediyi sırtlayan kişi kendisi. Oyun boyunca karakteri ile bütünleşen ruh halini bizlere çok güzel aktarıyor. Özellikle de oyunun sonunda, topulumun karanlığı için bir şeyler yapmak için çaba göstermesi, herkesi derin düşüncelerin içine sokuyor. Bu sene ödül almaması beni son derece şaşırttı. Böyle bir performans nasıl olur da görülmez!

    Yiğit Sertdemir, hem yazar hem de oyuncu kimliği ile karşımıza geçiyor. Oyun boyunca başarılı. Partneri ile diyalog sıkıntısı çeken giriş bölümünden sonra, işsiz kalmamak için verdiği uğraş oyunun seyri açısından büyük önem taşıyor. Gülhan Kadim’le yapılan sohbetlerle ‘zıtlık komedisi’ ortaya çıkıyor. Yazarlıkta olduğu kadar oyunculukta da başarılı.

    'Altıdan Sonra Tiyatro’ geçtiğimiz sezon ‘Çevre Tiyatrosu’nda oyunlarını sergilemişlerdi. Bu sezon Beyoğlu’na gelerek, bizleri mükemmel gösterimlerinden uzak bırakmadılar. Bundan sonra da dilerim hep bu çevrede oyunlarını sergilemeye devam ederler. Muhteşem oyunları ‘444’ 2008 sezonuyla bitmemeli. Önümüzdeki sezonda devam etmeli. Bu tarz metinler çok zor ortaya çıkıyor. Ve izleyenden de tam not alıyor. Eğer oyunu izlemedinizse hala, 444’ ü sezon bitmeden mutlaka seyredin. İyi seyirler / bolca düşünmeler…

    Dip Not
    “İnsan zihni, toplum tarafından sunulan verileri seçerken özgür olmakla birlikte, çevre ve koşullar insanın bilgi ve eyleme ilişkin tercihlerini sınırlandırmaktadır.”
    Max Adler


 

 
Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri