Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Korku , gerilim ve komediyi büyülü bir formülle buluş turan sinemanın dahi yönetmeni Alfred Hitchcock tarafından 1935 yılında filme de alınmış John Buchan'ın romanı "39.
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 3      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    --->: Eleştiriler

    Sponsorlu Bağlantılar




    Korku, gerilim ve komediyi büyülü bir formülle buluşturan sinemanın dahi yönetmeni Alfred Hitchcock tarafından 1935 yılında filme de alınmış John Buchan'ın romanı "39. Basamak-The 39 Step", Kent Oyuncuları'nın 45. yılındaki ilkler arasında sahneye kondu. “39. Basamak”, kendine özgü bir komedi-gerilim klasiği sayılmakta. Patrick Barlow'un tiyatroya uyarladığı metinde olaylar 1935 Ağustosunda geçmekte, gelişmekte. Richard Hannay (Hakan Gerçek), can sıkıntısını dağıtmak üzere bir gece tiyatro oyununa gitmeye karar verir ve gittiği tiyatroda fevkalade gizemli, güzel Annabella Schmidt (Demet Evgar) ile tanışır. Veee… Kendini Londra'dan İskoçya'ya uzanan çok komik, heyecanlı, hareketli, çılgın bir casusluk serüveninin ortasında bulur.

    BUCHAN'IN ANLATTIĞI OLAY
    Olayın başladığı yer Kanada'dır, Hannay'in yanına sığınan Annabella Schmidt bir kadın casustur ve öldürülür. Hannay, onun görevini üstlenerek çok önemli bazı askeri sırların adı açıklanmayan düşman ülkeye satışını önlemeye çalışır. Hannay'ın cinayetle suçlanması, maskesini indirmeye çalıştığı çetenin eline düşmesi, sürekli ya kaçak ya tutsak durumunda olması, esasında sıradan herhangi bir casusluk romanında da olacak, bulunacak şeylerdir. Yani anlatılan olay, “vaka i adiye”dir.

    SEYREDİLEBİLİRLİĞİ SAĞLAMAK
    Ama oyunu ülkemizde sahneye taşıyan Mehmet Birkiye'nin hayal gücü ve mizah anlayışı, tiyatro sahnesinde aksiyona kazandırdığı heyecanlı tempo ve özellikle birbirine kelepçelenmiş Hannay ile Margaret (Demet Evgar) arasındaki elektrikli cinsellik, oyuna hiç sönmeyen bir canlılık katmış. Mehmet Birkiye bir anlamda, hiçbir özelliği olmayan bir yapıtın, iyi sahnelenip, iyi oynandığında seyredilebilirliğini kanıtlamış. Bu amaçla, hayal perdesi kurup, gölge oyunundan bile yararlanmış.

    ROMANI OKUMADIM
    Ben ne romanı, ne de oyun metnini okumadım, bilmiyorum. Ama romanın yazıldığı dönemin zıt kutupları arasındaki yaşamsal farklılıklar, demokratikleşme sancıları, eğlence anlayışı, İngiliz-İskoç çekişmeleri gibi geniş yelpazede dönem analizi yapıldığını sanıyorum ya da umuyorum. Okurun “déjàvoir” duygusunu çimdiklediğinden de eminim. Mehmet Birkiye ise, yorumunda “déjàvoir”yu tersten okumuş ve de pek iyi etmiş diyeceğim. Yani, izleyici oyunda “ilk olanı” izliyor. Belki, Hitchcock'un sinemaya armağanlarından biri diyebileceğimiz ve ilerleyen yıllarda yerli yersiz hep kullanılmış olan, “bir kovalamaca sırasında karnavala sızıp izini kaybettirme” klişesinin altını kalın çizmiş diyenler olacak, ama bu ve benzeri öğelerde oyun metninden kaynaklanan klişeleri oyuncularının yeteneklerini neredeyse sonuna dek zorlayarak silmiş.

    ÇEVİRMEN MEHMET ERGEN
    Oyunu Mehmet Ergen Türkçe'ye mükemmel bir sahne diliyle kazandırmış. İki dili, dillerin yansıttığı dünya görüşünü iyi bilen bir çevirmen Mehmet Ergen. Diller arasındaki genel ayrımları tanıyor. Kendine özgü çeviri kuramları da var ve giderek kendi içinde çeviri pratiği oluşturuyor. Yorum çalışması olarak tanımlanan çeviri sanatına ve yazarın ışıltılı anlatımına, parlak yorumuyla renk katıyor. Çevirirken yazarın çevirmene pek de açık olmayan yorum ufkunu ustaca aralıyor, deşiyor, çıkarıyor. Düz ayak yorumla asla yetinmiyor, bire bir yakın karşılık üretirken, yorum gücünü yoğun biçimde kullanıyor.

    YARATICI KADRO
    Cihan Yöntem, oyunculara hareketin esneklik özelliklerindeki değişimleri bir güzel ayrımsatmış. Salon ile sahne arasında “feedback” oluşmasını sağlamış. Cem Yılmazer, ışığın gücünü, rengini, dağılımını, dekor rengini kullanarak oyuncu/ların çevresinde yepyeni bir oyun alanı yaratmış. Cem Yılmazer, artık tüm çalışmalarında ışık tablolarını, izleyicilerin her birinin doğru, tertemiz, net görebilecekleri biçimde tasarlayan ışık “erbaplarımız” safında oturuyor. Ne mutlu tiyatroseverlere! Başarılı dekor tasarımcılarımızdan Efter Tunç, gene özde belirli bir biçimi değil, bir kavramı belleklere ulaştırmış. Biçimden yola çıkmış, teknikten yararlanmış, öze varmış. İzleyicinin dekor verilerinden yararlanarak kişisel yaratıcılığına ulaşmasını sağlamış. Her an biçimlenebilen bir dekor anlayışı Tunç'un tasarımı. Başlıyor, deviniyor bitiyor. İşlevsel, yorumlayıcı. “39. Basamak”ın kostümleri de Efter Tunç imzasını taşımakta. Tunç'un kostümleri, dekorun içinde eriyor, dekorla birbirini tamamlayarak yapılanıyor. Bu yapılanma, yönetmenin yorum öğesini ve iletisini izleyiciye taşımasını kolaylaştırıyor.

    MEHMET BİRKİYE BAKALIM BAŞKA NELER YAPMIŞ
    Cehmet Birkiye'nin oyuncularına, oyuncu yönetimine geçmeden önce ritmi, bütün gösterge dizgelerinin bileşkesi olarak kullandığı için öncelikli olarak kutlamak istiyorum. Mehmet Birkiye, sahne tasarımcısı Efter Tunç ile kol kola girerek akış ritmini, duraklamaları, hızlanma ve yavaşlamaları mükemmel düzenlemiş. Yukarıda da söylediğim gibi, esasen sıradan, herhangi bir casusluk romanında da olacak, bulunacak, “şey”lerle yüklü metnin devingen ve durağan anlarından birinin doğruluğunu ötekinin yanlışlığını gerektirmesi (almaşması) biçiminde ele almış. Dinamik anları da farklı düzende tutmuş.

    BİRKİYE'NİN OYUNCULARI
    Mehmet Birkiye, oyuncu yönetiminde dört oyuncusunu işaret ve dayanak noktaları üzerinde eklemlemiş. Yönetmenin yarattığı ve figür haline getirdiği karakterler, izleyicinin düşüncesinde “alt-partisyon” denilen devinduyumsal (kinesthetic) bir şema oluşturuyor. Okan Yalabık, işte bu alt-partisyonu kendi perspektifi doğrultusunda başarıyla yakalayanlardan. Üzerinde iyi bir komedyen gömleği taşıyan Bülent Şakrak o kadar çok aksiyon içine, o kadar çok fiziksel yönelim sıralıyor ki şaşırmamak, alkışlamamak elde değil. Yalabık da, Şakrak da can verdikleri karakterleri incelemelerinin sadece zihinsel bir süreç olmadığının farkındalar. Başka unsurları, kapasiteleri ve nitelikleri oranında incelemelerine katmışlar. Demet Evgar, “Gece Mevsimi” ve “Anna Karenina”dan sonra, hem Annabella Schmidt'in, hem Pamela'nın, hem de Margaret'in ruhsal değişimlerini bu kere de mükemmel yansıtıyor. Mimiklerine gene hakim. Canlandırdığı karakterlerle yakından “tanışmış” ve onları duyumsamış. “Helal olsun Demet Evgar” dedirtiyor.

    HAKAN GERÇEK GERÇEĞİ
    Pek bilinen bir gerçektir ki, bir oyuncu ancak gerçek coşkusal deneyim yoluyla bir roldeki insan doğasının gizli nimetlerine nüfuz edebilir ve orada insan ruhunda saklı olan o görülemezi, o işitilemezi ya da o bilinç yoluyla ulaşılamazı tanıyabilir, duyumsayabilir. Hakan Gerçek, Richard Hannay karakterini çözümlemiş, keşfetmiş, incelemiş, araştırmış, tartmış, tanımış, kimi yapılarını yadsımış, kimilerini onaylamış ve onunla özdeşleşmiş. Eee… Kolay iş değil bu iş! Hakan Gerçek alkışı böyle hak etmiş…

    (Salı günkü yazımı yayımlandıktan sonra yeniden okurken, belleğimin yıpranmakta oluşuna üzüldüm. Son yıllarda seyrettiğim absürd tiyatro örneği olarak 2002-2003 sezonunda İBŞT'da Engin Alkan'ın rejisinden Eugéne Ionesco'nun “Kral Ölüyor”undan söz etmişim de, daha geçen sezon Dostlar Tiyatrosu yapımı olarak Genco Erkal ve Bülent Emin Yarar'ın muhteşem yorumlarından izlediğim ve öve öve bitiremediğim Samuel Beckett'in “Oyun Sonu”nu atlamışım. Bunuyor muyum ne!)

    Paylaş Facebook Twitter Google

  2. Fransız yazar Moliere, donemin bakış açısını mizahi bir dille eleştirip, din kisvesi altında halkın duygularını istismar eden yobaz - bağnaz anlayışın hakim olduğu, körü körüne bağlanmanın yanlışlığına ve cehaletin getirdiği çarpık sorunların doğurduğu içler acısı sonuçlarına işaret ediyor. 400 yıl önce yazılmasına karşın günümüz Türkiye'sinde hala güncelliğini koruması evrensel bir yazar olduğunu bir kere daha kanıtlıyor. Adana Devlet Tiyatrosunun oyun seçimi günümüz Türkiye'sinin siyasi ortamına çok uygun. Oyun; din maskesi altına gizlenen bu üç kağıtçı adamı hiç sorgulamadan kendilerini sömürmesini kabul eden evin büyük oğlu ve anneye karşı diğer aile bireylerinin savaş açmasına, sonunda Tartuffe'ün gerçek yüzünün ortaya çıkması sonucu evden kovulmasıyla son bulur.

    Moliere'in oyun hakkındaki görüşleri
    '' Orhan Veli'nin çevirisinde Molier derki ; "İşte hakkında çok dedikodu edilmiş bir komedi. Uzun zaman takibata uğradı. Bu eserde oynattığım şahsiyetler pekala gösterdiler ki kendilerini Fransa'nın en kuvvetli insanlarıdırlar. Şimdiye kadar bütün musallat olduklarımdan ziyade. Markiler olsun, precieuse'lerle boynuzlular olsun, tefe konmaya az çok tahammül ettiler; herkesle beraber, onlar da işin alayındaymış gibi göründüler, ama yobazlar, asla. İlkin bir korktular, nasıl olurmuş da cesaret edip onlarla alay edermişim, pek akılları almadı, bunca namuslu insanın mensup olduğu bir yolu nasıl kepaze edermişim. Öyle bir cinayetmiş ki yaptığım, dünyada affedemezlermiş. Hepsi bir olup ayaklandılar. ''

    Sahnelenmesi neden bu kadar yaygara koparır ?
    Tartuffe'ün, zamanında bu kadar gürültüye sebebiyet veren bir piyes olmasının sebebi, Moliere'in ondan evvelki komedilerindeki alayları, hicivleri yüzünden başına bela kesilen düşmanlarıdır. Bu düşmanlar kralın mütemadi lütuflarına mütemadi şefaatlerine mazhar olan Moliere'e pek el uzatamıyorlardı. Böyle bir piyesi fırsat bildiler. Menfaatleri din dalaverelerine bağlı birtakım insanı, Moliere aleyhine ayaklandırdılar. 'Din tehlikede' diyorlardı. Allah'ın büyüklüğünü ve kilisenin şerefini muhafazaya memur 'Compagnie du Saint-Sacremnet' adlı gizli cemiyet Tartuffe'den bir tek satır bile okumamış binlerce insanı Tartuffe aleyhtarı yaptı.

    İşin kötüsü, bunların içinde Bossuet gibi Bourdaloue gibi aklı başında sanılan adamlar da vardı. Bourdaloue, 'Sermon sur I'hypocrisie - Riyakarlık üstüne vaiz' adlı eserinde Moliere'i insanları hak yolundan ayırmak cirmiyle suçlandırıyordu; diyordu ki: 'Moliere, dinsizliği değil, onu bahane ederek dini kötülüyor'. Oysaki, Moliere, büsbütün tersine, insanların kötü niyetlerinin en temiz hisleri bile nasıl berbat ettiğini göstermek istemişti. Zaten Moliere'in kastı şu bu insana değildi. Şahsiyetlerde tecelli eden adetlere, daha doğrusu kusurlara idi. ''

    Moliere'in en çok sahnelenen oyunu.
    '' Tartuffe, meşhur müsaadeden sonra, sarayda ve ekabirin huzurunda, üst üste yirmi sekiz defa oynandı. Müellifinin sağlığındaki temsil adedi yetmiş yedidir. Moliere'e en çok para kazandıran piyeslerinden biri de budur. 1680'den 1932'ye kadar yalnız Comedie-Française sahnesinde 2256 defa oynanmıştır. Bütün dünyada en çok temsil edilmiş piyeslerin ön safında gelir. İsimlerini tarihe sadece Tartuffe oynayarak geçirmiş sanatkarlar vardır. ''

    Tartuffe'ye gürcü bir yorum.
    Adana Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen oyunu Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bolümü öğretim üyesi profesör doktor Giorgi Antadze yönetmiş. Yönetmiş yönetmesine ama çağdaş bir uyarlamayı nasıl anlamış merak ediyorum. Mesaj kaygısından uzak grotesk öğelerinin bolca kullanıldığı, doğaçlamaların başını alıp gitti bir orta oyuna dönüşüvermiş. Evrensel konu kaynayıp gitmiş. Yaşamın gerçeklerinden uzaklaştırarak seyirciyi dingin tutmayı amaçlamış.

    Hadi yeni bir uyarlamayla salt gülme amacı güdülüyor desem, yeni bir yaratı yok. Hani oyun içinde oyun olgusuyla günümüzde klasik tiyatroyu vermeyi amaçlamış desem ,güncel doğaçlamalarda buna ters. Kısacası gürcü yönetmen Fransız edebiyatına uzak kaldığından mıdır bilinmez, oyunu tam anlamıyla kavrayamamış. Moliere'i anlayamamış. Özünden yoksun, üstünkörü bir biçimde gelişigüzel bir iş çıkarmış.

    Molier'in harekete dayalı komedi anlayışını yıkmasına karşın yazarın anlayışına karşı çıkarak mesaj kaygısını bertaraf edip absürd bir anlayış sergilemesini hangi amaçla yaptığını anlayamadım,kavrayamadım.

    Oyuncular başarılı.
    Hal böyle olunca oyunculara büyük görev düşmüş. Takım oyunculuğundan öte bireysel performanslar göz dolduruyor. Abartıya hiçbir sınır tanımaksızın sergilenmekte. Genel olarak aksayan oyun, bireysel mücadelelerle ayakta tutuluyor.

    Ses ve vücut kullanımları çoğu zaman yetersiz kalan, tüm iyi niyet ve çabalarına rağmen reji hatası nedeniyle oyuncuların rollerini yeterince sempatikleştiremediğini düşünüyorum. Buna rağmen tiratlarda ve uzun monologlarda herhangi bir diksiyon çatlamasına rastlamadım. Rahatlıklarıyla gerçek bir profesyonel olduklarına tanık oldum.

    Esra Ülger, E. Çağrı Turan, Ahenk Demir, Burçin Börü, Murat Aslan, Derya Keyf, Hakan Elmesoğlu, Gökhan Doğan, Z. Şirin Çetinel'den oluşan kadro üzerine düşen görevleri layığıyla yerine getiriyor. Başarı grafiklerinin üstünde bir performans sergiliyorlar.

    Ali Göktaş'ın dekoru çağdaş uyarlamayı destekliyor.
    Oyun içerisinde oyun olgusunu besleyebilmek için sahneye bir sahne koyarak etrafında sandalyeler ve üzerine giydirilen donemin kostümleriyle çağdaş bir uyarlama izlenimi veriyor. Oyun öncesi prova havasını sağlayabilmesi bu açıdan sağlıklı. Oyun boyunca kullanılan yan aksesuarlar için sahne üstüne bir halka düzeneği yerleştirilmiş. Oyunun anlaşılmasına doğrudan katkı sağlıyor.

    Esra Selah'ın kostüm tasarımındaki renk cümbüşü.
    Çağdaş uyarlamayı desteklemek adına yapılmış iki kostüm tasarımı var. Birincisi sandalyeler üzerine geçirilmiş donemin kostümleri, ikincisi oyuncuların üzerinde taşıdığı kostümler. Klasik kıyafetler oyuna ve oyundaki performans için gereken rahatlığa uygun biçimde yapılmış. Komediyi beslemek için rengarenk kıyafetler güzel ayrıntı.

    Sade bir ışık tasarımı.
    Sade bir ışık tasarımı kullanan H. İbrahim Karahan ve Hamdi Erkan ikilisi genel olarak başarılı. Oyunun demecine uygun bir çalışmaya imza atarak üzerine düşen görevleri başarıyla yerine getiriyorlar.

    Bireysel performansların göz doldurduğu ama başarısız bir uyarlamayla sahnelenen oyun, mesaj kaygısından uzak, harekete dayalı komedi anlayışıyla sergileniyor. Ya özüne dönüp klasik bir komediye dönüşmeli yada en kısa zamanda reji değişikliğine gidilmeli. Her şeye rağmen çok güldüren bu çalışmayı kaçırmamanız dileğiyle!


  3. Oyuncu Tayfası, Bahçelievler 'Necif Fazıl Kısakürek Sahnesi' nde, daha önce Ankara Sanat Tiyatrosu' nun da sahnelediği Stenislav Stratiev' in 'Roma Hamamı' adlı oyununu sahneliyor. Grup, yetenekli ve oyunculuk adına azimli gençlerden oluşmakta. Özel tiyatrolarda bugüne dek bu kadar yetenekli gençleri bir arada görme şansım olmamıştı. Oyuncuların üstün gayreti, teknik ekibin de katkısı ile çok başarılı oluyor. Profesyonel ruhla yapılan gösteri seyircilerden de büyük takdir topluyor.

    Oyunun Konusu
    Yıllardır yaz ayında tatile gitme hayali kuran, İvan Antonov, müdürünün rahatsızlanması üzerine, ağustos ayında izne ayrılma fırsatı yakalar. Ancak daha yola çıkmadan taksi durağında başlayan şanssızlıklar, eve döndüğünde de yakasını bırakmayacaktır. Çünkü evinin döşemelerini değiştirmeleri için anahtar bıraktığı ustalar, salonun tam ortasında, eşi benzeri bulunmayan tarihi bir Roma hamamı bulmuşlardır. Ve bu kadar önemli bir hamamın peşine de çıkarını düşünen pek çok kişi takılmış ve İvan Antonov'u kendi evinde yaşayamaz hale getirmişlerdir. Evini başkalarıyla ve en önemlisi devletle paylaşmak zorunda kalan İvan Antonov, insanca yaşam sürme mücadelesi vermeye başlar.

    Bu Gençlere Dikkat Edin
    Oyun tematik anlamında iyi bir güldürü. Oyunu Yöneten Arif Kuru bu durumu irdeleyerek işe koyulmuş. Öncelikle temanın sahnede kendisine iyi bir yer edinebilmesini sağlamak için, dekor yapısına çok önem vermiş. Absürd tekniklerle sağladığı ilk bölüm (taksici ile İvan' nın konuşmaları) komedi örgüsünü temaların üzerinde yoğunlaştırıyor. Teatral anlamda komediye yön veren enteresan bir bölüm olarak belleğimize kazınıyor bu bölüm.Seslerin abartılı çıkışı, İvan' nın insanca bir tatil yapma arzusu komedi örgüsünü güçlendiriyor. Bu iki durumu çok iyi analiz ediyor Arif Kuru.

    Akın Yılmaz'ın Işık Tasarımı Harika
    Akın Yılmaz adını ben daha önce birkaç oyunda duymuştum. En son da İstanbul Devlet Tiyatroları' nın Değerli Işık Tasarımcısı Enver Başar ile ' Bir Şehnaz Oyun' nun ışıklarını yaptıklarını işittim. Değerli Akın Yılmaz büyük bir yetenek. İstanbul'daki tiyatrolara buradan duyururum. Gerçek üstü bir ışık tasarımı ile oyunu mükemmel bir seyir zevki haline getiren Akın Yılmaz'ı mutlaka değerlendirin. Türkiye'nin ışık tasarımcılarına her geçen gün yenilikçi bir yetenek ekleniyor. Akın Yılmaz bunların en önemlisi. Oyunun ışıklarını fevkalade güzel yapmış. Kusursuz bu işin altından kalkmış.

    Derya Şen, Kostüm' de eksikleri olsa da bütünlük içinde iyi. Şu İvan Antonov'u kandırmaya gelen Avukatın üzerine giyindikleri iç sıkıcı. Oyunun hızlı temposunu boğuyor. Daha parlak ve göz alıcı bir takım elbise düşünülse hiçte fena olmazmış.

    Ufuk Tuncer Hem Çok Genç Hem de Çok Yetenekli
    Oyun başladığında Yöneten Arif Kuru' nun İvan Antonov rolünü genç oyuncu Ufuk Tuncer' e neden bıraktığını çok merak ettim. Hatta biraz korktum da. Oyunu baştan sona götürecek kişinin bu kadar genç olması beni ön yargıya itti biraz. Ama Ufuk Tuncer beni şaşırttı. Ses tonunda biraz sorunlar olsa da oyunun başından sonuna karakterinin bütün ruh halini bütünüyle aktardı sahneye. Özellikle de tatilden döndüğü zaman evinin ortasında bulunan 'Roma Hamamı' nı gördüğü zaman ki şaşkınlığı çok güzel ifade etti. Doçentle ve devlet tarafından eve yollanılan can kurtaran ile diyaloglarda temposunu kaybetmiyor. Ani çıkışlarda biraz daha yumuşak tonda konuşsa çok daha güzel bir rol ortaya çıkar.

    'Doçent' rolünde Kadir Burak Salimoğlu' nu izliyoruz. Akışkan örgüde çok yavaş kalıyor. Diyaloglarda gayet başarılı. Konunun komedi olduğunu düşünürsek, karakterini sade oynamaması gerekirdi. 'Marta' da Yağmur Taşlıpınar, baştan çıkarıcı bir kadını oynuyor oynamasına ama davranışlarında bunu göremiyoruz. Ses tonunda bu hissediliyor. Ama neden bedensel eylemde bu yapılmıyor? 'Cankurtaran' rolünde Kerem Yılmaz, absürd karakterine yerinde davranışlarla hayat veriyor. Temponun düştüğü bölümlerde O' nun hızlı, farklı davranışları oyunu kurtarıyor.

    Arif Kuru, Kubilay Yılmaz, Elif Kasapçopur, Beyza Birgen oyunu sürükleyen diğer isimler. Saydığım bütün oyuncular diğer isimler gibi gayet başarılılar. Özellikle de Arif Kuru' nun konuşamayan usta rolü seyirciyi pek güldürüyor.

    Evinin ortasında tarihi ve eşi benzeri o güne dek görülmemiş bir 'Roma Hamamı' bulan İvan Antonov' un başına gelen komik olaylar, Oyuncu Tayfası' nın genç, yetenekli ve özverili oyuncuları sayesinde seyrine doyulmaz komiklikte seyircisi ile buluşuyor. Bu grubu muhakkak izleyin. İzleyin ki Türk Tiyatrosu'nda bu kadar genç yeteneği bir arada izleme şansını kaçırmayın.

    Oyun Bahçelievler / Necip Fazıl Kısakürek Sahnesi'nde izleyicisini bekliyor. Son bir not daha. Grubun kararı doğrultusunda gösterimler ücretsiz seyircisi ile buluşuyor. İyi seyirler…

    Dip Not Freud' un 'Kişilik Kuramı' okumak için güzel bir konu. İnsan davranışlarının bilimsel sebeplerine ulaşmak için eşsiz bir değerlendirme. Şiddetle tavsiye edilir. __________________


  4. Uzunca süren yurtdışı gezimden dün sabaha karşı döndüm. Ne yedim ne içtim bir kenara bırakıp, neler gördüğümü elbette “bir münasip zamanda” anlatırım, ama gelin işe kaldığımız yerden, 2007-2008 tiyatro sezonu değerlendirmelerimden devam edelim.

    Efendim, Kent Oyuncuları 45. yılını tamamlarken, bu yıl birkaç ilke de imza attı. Sahneye üç yeni oyun koydular. Oyunlar önce biçimleri, içerikleri açısından kırk beş yıllık Kent Oyuncuları tiryakisi izleyicileri şaşırttı. Sahnelenen eserlerden biri, John Buchan'ın yazdığı romandan Patrick Barlow'un uyarladığı, ünlü Hitchcock filmi “39 Basamak”tı, diğeri Israel Horowitz'in absürd komedisi “Kuyruk”tu ve üçüncüsüyse ülkemizde belki de en iyi tanınan ve sevilen gene bir absürd komedi yazarı Slawomir Mrozek'ten “Açık Denizde”siydi. Sözünü ettiğim yeniliklerden biri, bu üç oyunun bilet satışı birlikte yapılıyor. Üç oyuna birden bilet alarak, toplam 30 YTL veren seyirciler, bu oyunların her birini 25 yerine 10 YTL'den izliyor. “Kuyruk” ve “Açık Denizde” adlı oyunlar, aynı gün içinde birbirini izleyen matineler halinde oynanmakta. Seyirci aldığı üç biletten ikisini böylelikle aynı gün içinde kullanmış oluyor. Bir diğer ilginç yenilikse, “Ne Ödeyebilirsen” yeniliği. Ülkemizde ilk kez uygulanan bu yöntemde “Kuyruk” ve “Açık Denizde” adlı oyunlar, ayda bir kez seyircinin ödeyebileceği herhangi bir ücretle izleniyor.

    “KUYRUK”
    Kent Oyuncuları'nın 45. yılının ilk oyunu olarak “Kuyruk”u izledim. “Kuyruk”, Kent Oyuncuları arasında yetişen Engin Hepileri'nin ilk yönetmenlik denemesi. Hepileri'nin yönettiği Israel Horowitz'in oyunu, birincilik ikincilik rekabetini konu almakta. Beş birey, rekabet çerçevesinde, diğerini yerinden indirmek için çeşitli komplo teorileri üretiyor. İzleyici, oyun geliştikçe tam anlamıyla bir sistem eleştirisiyle karşı karşıya kaldığını anlamakta. Ne kuyruğu olduğunu bilmedikleri bir “kuyruk”taki beş birey, öncelikle kendilerini iyi duyumsamaya çalışıyorlar, bu olguyu birbirlerine öğütlüyorlar. Birinci olabilmek için ön koşulun doğal davranmak olduğunu birbirlerine sürekli vurguluyorlar. Sonra öneriler yağmuru başlıyor. Kuyruğun dışında kalmakla beşinci olmak arasındaki fark ince ince işleniyor. Sonuncu olmak bile, giderek bir şey ifade eder hale gelecek, çünkü bireyler sonuncu olayım, ama kuyruğun içinde olayım düşüncesini taşımaya başlıyor.

    KUYRUKTA KUYRUĞA GİRMEK
    Ben “Kuyruk”u beğendim. Bu beğenim sadece, 2002-2003 sezonunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda Engin Alkan'ın rejisiyle izlediğim Eugéne Ionesco'nun “Le Roi se Meurt-Kral Ölüyor”undan (ki 'Kral Ölü(şü)yor' başlığıyla oynanmıştı) ile uzunca bir aradan sonra geçen sezon Dostlar Tiyatrosu yapımı olarak Genco Erkal ve Bülent Emin Yarar'ın muhteşem yorumlarından izlediğimiz Samuel Beckett'in “Oyun Sonu” başlıklı oyunundan bu yana absürd tiyatro izlemediğimden, özlediğimden kaynaklanmıyor. Engin Hepileri'nin “Kuyruk”u, sadece dar bir aydın grubunun ilgisini kışkışlayan oyun olarak ele almaması beğenime neden olmakta. Engin Hepileri; yeni bir dil, yeni düşünceler, yeni yaklaşımlar ve çok uzak bir gelecekte olmayan geniş bir kitlenin duygu ve düşünce biçimlerini değiştirecek yeni, capcanlı bir felsefeyi acemilikten uzak bir biçem içinde sunmayı başarmış. Bilmem anlatabiliyor muyum, beğenim işte buralardan kaynaklanıyor. Ön oyun haydi neyse ne de; görüntü hilelerine, görsel efektlere, illüzyonlara ve mim gösterisine dayanan Derya Aslan'ın “kara tiyatro” örneklemesine neden gerek gördüğünü anlayamamakla beraber, Hepileri'nin rejisinde çizgisel bir gelişimi yeğlemeden Horowitz'in insanın durumuyla ilgili iç sezilerini çok sesli bir yöntemle sunmayı başarmış olması beni mutlu ediyor.

    “KUYRUK”UN DİĞER YARATICILARI
    Yönetmen, “Kuyruk”ta dekor tasarımı düşünmemiş, klasik siyah perdeyi yeterli görmüş, yeğlemiş. Alper Maral'ın müziği, Gülbike Berkkam-Yasemin Akyol ikilisinin kostümleri iyi. Cihan Yöntem'in koreografisi oyuncular tarafından oldukça zedelenmiş. Cem Yılmazer'in ışığına sahnenin soluna düşen gölgeler dışında ”kötü” söz edilemez. Özlem Turhal'ın çevirisi kulak tırmalamayacak nitelikte. Oyunda Erdem Akakçe, Ece Erişti, Ushan Çakır, Ferdi Alver, Erkan Avcı görevlerini kusursuza yakın başarıyor. Hele bir de Arnold “sürpriz” yerine “süpriz” demese…

    “AÇIK DENİZDE”
    Kent Oyuncuları'nın 45. yılının ikinci oyunu olarak izlediğim “Açık Denizde-Na Pelnym Morzu (1961)”nin konusu kısaca şöyle: Üç adam, biri şişman (Bülent Şakrak), biri zayıf (Engin Hepileri), biri orta yapılı (Ferdi Alver) bir deniz kazasından kurtulup, bir sala çıkarlar ve içlerinden birinin diğerleri tarafından yenmesi zorunluluğuyla karşı karşıya kalırlar. Çünkü erzakları kalmamıştır. Kimin kurban edileceğini kararlaştırmak için bütün politik yöntemleri denerler. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, neden bilinmez, kurban olarak seçilen kazazede, aralarında en güçsüz olanıdır. Zayıf adam, ancak şişman olan onu ölümünün kahramanca, özgecil bir edim olacağına inandırdığında, ölmeye boyun eğer. Derken, tuz aramakta olan orta yapılı adam bir kuru fasulye ve sosis bulur. Zayıf adamı öldürmeye artık gerek yoktur. Ama şişman adam, diğerine kutuyu saklamasını emreder. “Fasulye istemiyorum,“ diye mırıldanır, “hem zaten… Görmüyor musun? O çok mutlu!”

    “AÇIK DENİZDE”NİN AÇIKLIĞI
    Görüldüğü gibi, “Açık Denizde”nin oldukça açık, keskin politik alegorisi, Kafkavari “kinayesi” vardır. Oyunu sahneye koyan Mehmet Birkiye de, gerçek olanla gerçek olmayan ya da doğru olanla doğru olmayan arasında absürd tiyatroda olmaması gereken katı ayrımları oyunculuklarda ustaca ayıklamıştır. Absürd tiyatroda bir şeyin doğru ya da yanlış olması gerekmiyor ya! “Malûmunuzdur o “şey”, aynı anda hem doğru, hem de yanlış olabiliyor absürd tiyatroda. Birkiye yorumunda, oyun içinde ne olduğunu ve ne olmakta olduğunu doğrulamaktan kaçınırken, bence oyuna işte hep bu noktadan bakmış.

    “AÇIK DENİZDE”NİN YARATICI KADROSU
    Oyunda kullanılan: “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim" gibi zikirler ya da kimi Türk diline yerleşik bazı deyimler Yücel Erten'in çeviri metninde var mıdır, yoksa oyuncular ya da yönetmen tarafından mı oyuna eklenmiştir bilemiyorum, ama Erten'in çevirisi genel anlamıyla iyi. Ancaaak, zikirlerin ya da deyimlerin absürd tiyatronun vurucu etkisini azalttığı da bir gerçek. Cihan Yöntem'in koreografisi “Açık Denizde”de başarıyla uygulanmış. Cem Yılmazer'in ışık tasarımı özellikle kutlanacak oranda iyi. Dekor tasarımı sanırım “anonim”, ama hiç de kötü değil. Engin Hepileri'nin, Bülent Şakrak'ın, Ferdi Alver'in oyunculukları kusursuza yakın. Ushan Çakır ile Erkan Kolçak Köstendil yönetmenin buyruklarına tam anlamıyla uymuş.

    Varolmak mı, yoksa hangi nedenle takıldığımız kuyruklarda bizi insanlığımızdan edecek birincilik sevdamız mı önemli ya da bu açgözlülük, bu birbirimizi yeme kavgamız mı bizi “salaha” çıkaracak; öğrenmek isterseniz, bu iki kara mizah örneğini, bu absürd tiyatronun iki ballı bademini izlemezlik etmeyin. Bu arada, Kent Oyuncuları'nın 45. yılını kutlamadan geçmeyin. Onlara olan teşekkür borcunuzu bu vesileyle yerine getirin.

    (Kenter Tiyatrosu - Harbiye / Telefon: 0212 246 35 89)


  5. 'Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu', Güngör Dilmen' nin uzak doğu asya gezisinde yaşadığı bir olaydan yola çıkarak yazdığı “Canlı Maymun Lokantası” adlı oyunu sergileyerek, Türk Tiyatrosu'na farklı bir soluk getiriyor. Bu soluk; çağın sömürge devletleri olan Usa ve United Kingdom' un yüksek kapitalist öğretileri bol ahlaksızlıkla dünyaya sundukları rezil sistem: Dolara tutsak edilen milletler! Elbette gün gelecek bu tutsaklığa karşı zafer kazanacak insanlık. Chavez' in, Fidel' in, Kim Jong İl'in kazandığı gibi!

    Oyunun Konusu
    Oyunun Hong Kong' ta turistlere özel hizmetler gerçekleştiren bir lokantada geçmektedir. Olay Bay Jonathan ve Bayan Jonathan Hong Kong' ta lokantanın birine özel sipariş vererek canlı bir maymunun beynini yemek istemesi ile başlar. Lokantada hummalı bir hazırlık yapılır. Maymun yakalanır ve servis için beklemektedir. İnsanlıktan nasibini almamış Usa' lı Petrol Kralı Bay Jonathan ve farklı heyecanlar peşinde koşan eşi Bayan Jonathan; lokantadan kaçan maymunun yerine bir insanın beynini yemeyi tercih etmeleri lokantada yaşanılan olayı iyice iğrençleştirir. Wong adındaki şahıs, ailesinin daha iyi bir hayat yaşaması için Jonathan'lara kendi beynini ikram eder. Gözünü para hırsı bürümüş lokanta sahibi de bu teklife sıcak bakar. Alacakları birkaç yüz dolar için insanlık onuru ayaklar altına alınır.

    Oyunu sahneye Tonguç Dikme koymuş. Ortada iyi bir yönetim var. Oyuncuların disiplinine diyecek kelime bulamıyorum. Sahnedeki enerji çok iyi. Bayan Jonathan' nın bazı anlardaki oturup kalkmaları haricinde… Bu elbette çokta önemli bir konu değil gibi gözükse de, çok çok iyi bir oyuncu adayına bir takım sorunlar çıkarabilir. Sayın Dikme'ye bir sorum olacak: Lokantada Garson uzak doğu şiveli Türkçe konuşurken neden Çoo normal bir Türkçe ile konuşuyor? Ya hiç bu tarz bir konuşma içine girilmemeliydi ya da herkes Garson gibi konuşmalıydı.

    Oyunun dekor/kostüm/aksesuar bölümlerini G.Öykü Altuntaş yapmış. Dekor ile Kostüm güzel olmasına güzel de şu aksesuarlar hiç olmamış. Biraz daha egzotik objeler düşünülse fena olmazdı. Ejderhaların görüntüleri güzel görünmüyor. Yaprak Onur ışıkta ve müzikte son derece başarılı.

    Eda Erman Büyük Bir Yetenek
    Oyunda Bayan Jonathan'ı oynayan Eda Erman' da, geçen sene çok beğendiğim ve 'en iyi genç oyuncu' ödülünü alarak beni şaşırtmayan Pelin Doğru' nun oyunculuğunu gördüm. Fakat giyindiği elbiselere dikkat etmeli! Amman! Hiçbir şey sahnede oyunculuğunun önüne geçmemeli! Çok büyük yetenek. Eğer ki grup oyunu oynamaya devam eder ise, tiyatro ödül jürilerini iyiden iyiye zorlayabilir. Sayın Eda Erman kendisine psikolojik oyunlar seçmeli. Karakter rollerinde eminim ki başarılı olacaktır.

    Wong' u oynayan Kanşan Volkan Duranoğlu' nun oyun boyunca neden öyle durduğunu anlamış değilim. İnsanlık ayıbını sahneye aktarırkenki çaresizliği güzel yansıtmış. Garson rolünde Çağdaş Ekin Şişman için şu kelime yeterli sanırım: rolünün hakkını veriyor. Bay Jonathan'da Ufuk Karagöz' de oyun içinde sivrilen bir diğer oyuncu. Parası ile her şeyi elde etmekten çekinmeyen, gözünü para hırsı bürümüş, insanları aşağılayan karakterine duruşu ile hayat veriyor. Çoo'da İlyas Özçakır ve Matmazel Lülü'de Ilgın Doğanay oyunu sürükleyen diğer isimler. Sayın Ilgın Doğanay' ın ağlama sahnesi biraz daha kısa sürmeli.

    Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu, sahnelerimizde görmeyi artık özlemle andığımız -siyasi konsepti geniş- bu tarz bir oyun ile Türk Tiyatrosu' na unutulan siyasi sistematikli eleştiriyi sunuyorlar. Bunda başarılı oluyorlar mı? Evet oyunun başından sonuna dek anlatmak istedikleri amaçlarına kavuşuyorlar. Yeni dönem teatral oyunlar deyipte, tiyatromuzu Avrupa' nın çöplüğü haline getirmek isteyenlere de hali hazırda karşılık veriyorlar. Bu oyun mutlaka bu sezon devam etmeli. En azından mayıs ortalarına kadar oynamalı. Bu oyunu ısrarla izlemenizi öneririm.

    Dip Not
    Michael Clayton filminde avukat rolünü oynayan George Clooney' e Oscar vermeyen jürileri anlamıyorum. 1999 yılında çektiği “Fight Clup” filminin Oscar almamasından bu yana Oscar' ı protesto eden Brad Pitt' in bu tavrına aynen ben de katılıyorum. Akademi ödülleri değerini yıldan yıla yitiriyor.


  6. Oyuncunun tahtaya (sahneye) çıkıncaya kadar geçirdiği o “meşum” yıkıcı, yakıcı evre... Oyuncunun o evredeki trajikomik durumu… Gereksinim duyulan sözcükler, açığa vurulan duygular, ortaya saçılan aşklar, kusulan kinler…

    Hırvat Asıllı Fransız oyuncu, yazar, yönetmen Josizne Balasco(vic) bir gerçeği işlemiş, Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı “Koca Bir Aşk Çığlığı - Un Grand Cri d'Amour” adlı oyununda. Oyunun pek de yeni olmayan, ama iyi işlenmiş konusuysa şöyle: Bir zamanların efsanevi oyuncusu Hugo Martial (Selçuk Yöntem), yıllar sonra iki kişilik bir oyunla sahnelere dönmeye hazırlanmakta... Heyecanlı ve endişeli... Ama provanın ilk gününde diğer oyuncunun oyunu bıraktığını öğrenir. Menajeri Daniel (Hazım Körmükçü) ve yönetmen Léon (Bekir Aksoy ) duruma çare ararlar. Hugo Martial ya on yıl önce ayrıldığı, umutsuzca hatırlanmayı bekleyen alkol tedavisinden yeni çıkmış eski eşi Gigi Ortéga (Tilbe Saran) ile oynamaya razı olacak ya da hem unutulmuşluğa geri dönecek, hem de bütün ekibi işsiz bırakacaktır. Çaresizce bir araya gelirler. Bir araya gelmeleriyle birlikte, tiyatronun büyülü dünyasının perdesi aralanır. İzleyici, işte o perde aralığından perde gerisindeki acıları, keyifleri izler; bir tiyatro oyununun “ramp ışıklarına” kavuşmasının heyecanını Ortéga ile, Martial ile, Daniel ile, Leon ile paylaşır.

    GEVŞEYEN İZLEYİCİ
    Oyunun neredeyse ta başından, sonu bellidir. Unutulmanın eşiğine gelmiş, bir zamanların dillere destan ikilisi Hugo Martial ve Gigi Ortéga'nın yıllar sonra bir taraftan oyunculuğa, diğer taraftan aşklarına sıfırdan başlayacak, onları bir araya getirmek için, Daniel ardı arkası kesilmeyen “senaryolar” yazacaktır. Üstüne üstlük, oynayacakları oyunun konusu, yani Mona ile Antoine'ın öyküsü, kendi öykülerine neredeyse birebir benzemektedir. Oyun yalanlar, kavgalar, çaresizlikler, benlik çatışmalarıyla gelişir. Argodan beslenme, seyirciyi daha bir gıdıklar, gevşetir.

    BÜYÜK OYUNCULUĞUN UYANDIRDIĞI ETKİLER
    Bu gıdıklanma ve gevşeme aşamasında usta oyunculuklar devrededir. Seyirci bir yandan kahkahalarla gülerken, Tilbe Saran'ı ve Selçuk Yöntem'i, Hugo ile Gigi ve Antoine ile Mona olarak izler. Saran da, Yöntem de bedenlerini basit bir gösterge vericisi, izleyiciye yönelik işaretler göndermek için ayarlanmış birer semafor olarak kullanmazlar. Bilinçli olarak kullanmazlar, çünkü oyun güçleri izleyicinin bedeninde enerji, istek yönlendirmesi, itkilerin yükselişi, yoğunluk ya da ne bileyim ritim olarak da adlandırılabilecek etkiler uyandırmaktadır.

    TİLBE SARAN VE SELÇUK YÖNTEM GERÇEĞİ
    Oyunun ilk yirmi dakikası içinde Tilbe Saran da, Selçuk Yöntem de içlerinde kaynayan tüm gelişigüzel istekleri ve yönelimleri eyleme geçirir. Bu istek ve yönelimleri, oyun metninden çıkarılan yapmacık olgulardan değil, gerçek koşullardan türetirler. İçsel itkileri Selçuk Yöntem'in içinde kendiliğinden biçimlenir; Tilbe Saran, imgesel değil gerçek olan, aynı zamanda Gigi Ortéga'nın geçmişinin, şimdiki zamanının ve geleceğinin etkisi altında olan ve bir anlamda “resmettiği” karaktere uygun içsel dürtülerle dolu olan asıl çevresinin ortasında varolmaya başlar. Saran'ın ve Yöntem'in iradeleri, akılları ve duyguları eyleme geçmiştir. İçsel yaşamlarının itici güçleri, yuvarlanan birer ateş topu gibidir ve sahneden izleyiciye doğru yuvarlanır, izleyiciyi sarar sarmalar.

    YARATICI KADRO DEĞERLENDİRMESİ
    "Koca Bir Aşk Çığlığı”nın müzikleri Joel Simon'a aittir ve de hiç de kötü değildir. Cem Yılmazer'in ışık tasarımına, ters kullanılmış profil projektörün seyircinin gözünün içine dalması dışında iyi denebilir. Özellikle büro tablolarında kullandığı parlak, sıcak ve temiz ışık doğrusu pek güzeldir. Hakan Dündar'ın insan doğasıyla teknoloji arasındaki ilişki ve dengeyi kurmayı amaçlayan metal ağırlıklı dekorunun (parlaklık açısından) göz alıcılığını her ne kadar ahşap sandalyeler önleyemiyorsa da, hem oyuna ait, hem de oyunun içindeki oyuna ilişkin; okuma provalarından, sahnelenme aşamasına yenilenen dekor, işlevseldir. Gene Hakan Dündar imzalı kostümler tek kelimeyle fevkaladedir. Zeynep Avcı'nın Türkçeleştirmesi ise, Türkçe gibi Türkçe açısından övgüye değer niteliktedir.

    SAHNEYE KONULUŞ
    Eğri oturmadan doğru konuşmak gerekirse, oyunu sahneye taşıyan Işıl Kasapoğlu, düşünceden doğan heyecanı değil, heyecandan doğan düşünceyi yeğlemiş ve böylece mükemmel bir heyecan tepkisi elde etmiş. Müthiş bir tempo sağlamış ve bu tempo içinde izleyiciye düşünme nedeni vermeden, bütün olup bitenlerin gerçekmiş gibi algılanmasını sağlamış. Bu amaç uğruna hiçbir “zorlama” öğe kullanmamış. Jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırmamış. Oyunun en başından en sonuna kadar metni su gibi akıttığı için, seyirciyi tümüyle etkisi altına almış. Oyuncularını heyecanlanmaya değil, birtakım özel eylemler yapmaya zorlamış. Oyuncuya, nasıl heyecanlanması gerektiğini anlatmak yerine, ne yapması gerektiğini söylemiş. Oyuncularının tüm varlıklarını harekete geçirmelerini sağlamaları için derinlikli tutkuları olan coşkular üretmiş, onlara “komprimeler” olarak vermiş.

    OYUNCULAR
    Oyunculardan Hazım Körmükçü, Işıl Kasapoğlu'nun isteği doğrultusunda her şeyden önce (Daniel olarak) ne istediğini, bu istek uğruna ne yapması gerektiğini göz önünde tutarak karakteri oluşturmuş. Bekir Aksoy, Léon tiplemesini abartılı bir “gay” olarak değil naif, duyarlı bir karakter olarak abartıya hiç mi hiç kaçmadan “feminen” bir tip olarak canlandırıyor. Fiziksel ve psikolojik bir planı var Aksoy'un. Yaptığı planın çekici gücü de var. Yaratıcı heves, heyecan verici bir yönelim Bekir Aksoy'un Léon'u çıkarışında ilk gözlemlenen ipuçları olarak dikkat çekiyor.

    DÖNELİM Mİ YENİDEN YÖNTEM İLE SARAN'A
    Ve yeniden Selçuk Yöntem'e gelirsek, (ki gelelim, çünkü o, bunu “Koca Bir Aşk Çığlığı'nın Hugo Martial'i olarak da hak ediyor) coşkularını yönetmeyi ve o coşkuları izleyiciye okutmayı çok iyi biliyor. Duygulanımlarını müthiş bir soğukkanlılıkla üretiyor. Ürettiği duygulanımların iç hakimiyetinden çok, yorumladığı duygulanımların izleyici tarafından okunabilir olmasını yeğliyor. Duygulanımlarını oyunculuk biçemi içerisinde listeliyor, kategorilere bölüyor. Yetinmiyor, devinim ya da tavır yardımıyla coşkularını kodluyor. “Olur mu öyle şey” demeyin, oluyor, Selçuk Yöntem yapıyor.

    Ve yeniden Tilbe Saran'a gelirsek, (ki gelelim, çünkü o, bunu “Koca Bir Aşk Çığlığı'nın Gigi Ortéga'sı olarak da hak ediyor) gövdesiyle ruhu arasında, iç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında minicik, ama mini minnacık dahi uyumsuzluk bulunmuyor. Bir alet gibi kullandığı gövdesi duygularını çarpıtmıyor, bellediği doğru yoldan saptırmıyor. Gigi Ortéga'nın Tilbe Saran'da gövdesel yaşam buluşu güzel, zarif, yankılı, renkli, uyumlu bir sonuçla anlatılıyor. Devinen bedenini ve değişken sesini havada biçimlendiriyor. Kum üzerine yazı yazan bir yazar gibi o!.. Bir yazar gibi, sanatını malzemesini kendi içinden, kendi belleğinden çekip çıkarıyor, metnin önerdiği kurgusal kişiliğe göre bir anlatı oluşturuyor. Oluşturduğu anlatının içinde kendini yoğuruyor.

    Selçuk Yöntem ve Tilbe Saran “Koca Bir Aşk Çığlığı”nda ayakta alkışlanmayı şöyle böyle değil, gerçekten hak ediyor.


  7. Brain Clark'a ait eser, geçtiğimiz günlerde Bursa Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi. Oyun ; trafik kazası sonucu bedeni tamamen felç olan heykeltıraşın '' ötanazi '' yönetimiyle yaşamına son vermek istemesi ve buna karşın tek bir umut olsa bile hayatta kalması için çabalayan doktorun yaşam savaşını ve devamında mahkemeye taşınmasıyla hukuk mücadelesini anlatıyor. Hareketten çok söze dayalı bu tür oyunlar cesaret isteyen oyunlardır. Oyunculuğun ötesinde duygu yoğunluğu ister. Bursa Devlet Tiyatrosu, yeni sezonda repertuarına aldığı bu oyunla hedefi 12'den vuruyor. ''Ötanazi '' ülkemizde uygulanmamasına rağmen başarılı temsiliyle geniş yankılar uyandıracak bir yapım.

    ''Hekim, hastanın kararına saygı göstermek zorunda'' (1)
    ''Tedavi sürecinde hak sahibi olan hastaysa, hastalığından dolayı çektiği acılara son vermek için ötenazi istemesi de doğrudur diyebilir miyiz? Şüphesiz yaşamın kutsallığına saygı göstermek hekimler için bir etik değer; ama aynı şekilde hastanın aldığı karara saygı göstermek de hekimin görevi. Modern tıp dünyası, sağlıkla ilgili tüm belgelerde, hastanın tedaviyi reddetme isteğini, tıbbi etik tartışmaları dışında bir hasta hakkı olarak değerlendiriyor. 34. Dünya Tabipler Birliği Genel Kurulu'nda kabul edilen hasta haklarıyla ilgili Lizbon Bildirgesi ve ölümle sonuçlanacak hastalıklarla ilgili Venedik Bildirgesi, hastanın tedaviyi kesmesini bir hak olarak tanıyor. Hatta hasta kendi isteğini açıklayamayacak bir durumdaysa, bu kararı en yakın akrabası da verebilir. Peki ama bu durumda hastanın tedavisinin kesilip ölüme terk edilmesiyle, ölümü beklerken hastalığın verdiği acıları çekmek zorunda kalan hastaya ötenazi yapılması arasındaki fark nedir? ''

    ''Tedaviyi kesmek, ötanazi değil, bir hasta hakkı'' (2)
    ''Türk doktorlarının, hastayı hakları olan bir birey olarak kabul eden Dünya Tabipler Birliği'nin bütün bildirgelerinin altına imza attığını söyleyen Dr. Ümit Erkol, Hastanın, tüm sonuçları bildiği halde tedaviyi reddetmesi durumunda, hekimin yapabileceği hiçbir şey olmadığını, çünkü bunun ötenazi değil, hasta haklarından birinin, hasta tarafından kullanımı olduğunu söylüyor.
    Dünya Tabipler Birliği ayrıca, hekimin hastanın yaşamını sonlandırmasına yardım etmesini yani hekim yardımlı intiharı da ötenazi kapsamında değerlendiriyor ve etik bulmuyor. Ancak Dr. Ümit Erkol, kişisel haklar bakımından bir değişim rüzgarı estiğini ve sınırları çok çok iyi çizilmek kaydıyla ötenazinin bir hak olarak kalabileceğine inandığını söylüyor. ''

    Bir oyun iki çeviri.
    Daha önce Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyunun çevirmeni Nüvit Özdoğru oyunu ''Karar Kimin'' başlığı adı altında çeviriyor. Aynı oyuna Filiz Ofluoğlu ''Bu can benim kime ne''yi uygun görüyor. Önemli olan oyunun içeriği elbet, ama sanki ''Karar Kimin'' daha doğru bir tanımlama. Zira seyirciye hem sorgulama hakkı tanıyor, hem de isyandan öte bir paylaşım söz konusu.Diğer bir değişiklik ise Kocaeli, hastayı erkek kullanmasına karşın, bu oyunda kadın olarak çıkıyor karşımıza. Oyuna damgasını vuran iki müthiş çeviriyle karşı karşıyayız.

    Seyirciye nefes aldırmayan bir oyun!
    Son yılların belki de gelmiş geçmiş en iyi reji, en iyi teknik, en iyi çeviri, en iyi oyunculuk, en en enlerin buluştuğu inanılmaz bir oyun. Bu oyun öylesine ağır ve bıçak sırtı bir oyun ki, tam uç noktada. Tüm ekip müthiş bir takım oyunculuğu sergiliyor.

    Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Bursa Devlet Tiyatrosunun repertuarı müthiş eserlerden oluşmasına rağmen, ya oyunculuk ya da kötü yönetimlerin kurbanı oluyordu. Hiç anlaşamadığımız ve bir türlü uyum sağlayamadığımız Bursa Devlet Tiyatrosu izleyicileri ve yer yer oyuncularla mail üzerinden yoğun bir tartışma trafiğine giriyorduk. Kısacası yıldızlarımız bir türlü barışmıyordu. Ayrıca Bursa Devlet Tiyatrosu izleyicileri kadar fanatik bir kitle görmediğimi söyleyebilirim.

    Eminim şimdi bu çalışmayla '' bu oyunu da beğenmesinde görelim '' diye bekleyen bir ekip ve fanatik izleyicileri vardır. Ama içleri rahat olsun Bülent ERSOY deyimiyle, hatta yüksek bir sesle 10! 10 üzerinden 10!

    Yıllardır işin içinde olmama rağmen bu kadar sıkı bir oyun görmedim. Bursa Devlet Tiyatrosundan bu kadar sağlam bir oyun görmek içimi o kadar rahatlattı ki anlatamam. Çünkü çok başarılı bir kadroya sahip olmalarına rağmen devamlı ters giden bir şeyler oluyordu. Bu oyunla bütün geçmişte yaşanan olumsuzlukları bir anda silip gökyüzüne çıkıyorlar. Gönlümü fetheden bu başarıların daha uzun sürmesini diliyorum.

    Oyun kadrosu; Betül F. Gökçer, Pınar Saner, Ezgi Yentürk, Levet Aras ,Turan Günay Serdar Seçkin, Meltem Yücesal, Yasemin Şener, Hafize Gün, Erem Nalcı gibi sağlam oyunculardan oluşuyor. Tüm oyuncuların muhteşem bir performans sergilediği oyunda; ifadeler keskin, güzel ve olanaklı rollerin altından kalkıyorlar. Rollerini özümsemiş olmaları, neyi,nasıl ve niçin oynadıklarının bilincini tempoları ve uyumlarıyla oyun boyunca götürüyorlar. Bu yorum çerçevesinde tüm oyuncular sağlam ve dengeli bir iş çıkarıyor.

    Baştan sona ilgiyle izlenebilecek bu oyun, güncelliğini koruyan, içerikli ve özlü bir yapıya sahip. Tüm oyuncular mekanı çok iyi değerlendirerek, yalın ve abartıdan uzak bir takım oyunculuğu sergiliyor. Ses ve vücut kullanımları yerinde, bizi sarıp sarmalayan oyunculuk düzeyleri belli bir ortalamanın çok üstünde.

    Claire HARRİSON rolüyle Betül F.GÖKÇER
    Şimdi düşünün. Rolünüz gereği hasta yatağındasınız. Sadece boynunuzu kullanabiliyorsunuz. Oyunun başrolüsünüz ve üstelik oyun boyunca sahnedesiniz. Hatta meydan okurcasına henüz seyirciler yerine otururken sahnedesiniz.

    Açık konuşmak gerekirse her babayiğidin harcı olmayan bu karakteri Gökçer o kadar güzel, o kadar başarılı oynuyor ki adeta sahneden oyunculuk dersi veriyor. Duygu oyunculuğunun tavan yaptığı, sağlam,dengeli oyunculuğuyla abartıya kaçmadan yalın ve pürüzsüz canlandırarak adeta parmak ısırtıyor.

    Bir an bile aksatmayan temposuyla sahne yeteneğini ve ustalığına etkileyici diksiyonunu da katarak deyim yerindeyse oyunculuğunu ''nirvanaya '' ulaştırıyor. Sahneyi ateşe veren oyunculuğuyla tüm seyirciye kendisini ayakta alkışlatmayı başarıyor.

    Rejide Mehmet GÖKÇER'in yorumu.
    Öncelikle müthiş bir kast oluşturduğu için yılların deneyimli üstadına teşekkür ediyorum. Oyun çözümlemesini çok iyi yaparak keyifli bir oyun izletiyor. Oyunun durağan olması, canını hiç sıkmamış. Abartarak, absürdleştirerek, ucuz ve esnaf esprilerle kurgudan kopup seyirciye oynamamış. Ayrıntıları gözden kaçırmayan bir dikkatle yalın bir iş çıkararak başarıya ulaşıyor.

    İine gösterdiği saygı ve içten bir yorumla ,inanarak, kılı kırık yaran bir titizlikle yönetmiş. Oyunun özüne ve demecine uygun düşen dengeli çalışmasıyla birbirini tamamlayan renkli kompozisyonlar yaratıp başarı grafiğinin en üst noktasına ulaşıyor.

    Şirin DAĞTEKİN'in kostüm ve dekoru.
    Sol arkada koridor ve bekleme bölümü, ortada bir merdivenle Başhemşire odası, yanı başında dolap, hemen sağında başhekimin odası,başhekim odasının hemen arkasına bir sokak lambası koyup dış mekan olarak tasarlayarak sahneyi beşe bölüp simültane bir dekor yapmış. Gerçek bir hastane yaratarak son yılların en güzeli dekorlarından birine imza atıyor.Yalnız sahneyi biraz daha geriye alarak oyuncular için gerekli alanı yaratsa, daha güzel olacağı inancındayım. Oyuncuların mesleğine,yaşına ve karakterine uygun kostümleri de aynı oranda başarılı. Oyunun can damarlarından olan bu iki çalışmanın altından alnın akıyla çıkıyor.

    Ali KARAMAN'ın ışıkları.
    Diyaloglarda kullanılan nokta ışıklar oyunun en vurucu hamlesi olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan simültane dekor anlayışını beslemek için her geçişte ışıkların olay yerine tam zamanında yetişmesi dikkat isteyen bir özveri. Son olarak oyunun geniş bir zamana yayabilmek için hasta yatağının hemen başındaki tabloya gece ve gündüz görüntülerinin yansıması ince bir ayrıntı. Başarıyla kotarılmış bu çalışma için kocaman bir teşekkürü hak ediyor.

    ''Ötanazi'' ülkemizde uygulanmamasına rağmen başarılı temsiliyle geniş yankılar uyandıracak bir yapım. Bu özgürlük mücadelesinde sizce karar kimin?


  8. Beyaz bir perdede akan siyah beyaz görüntüler. İnsan cesetleri. Zayıflıktan kadidi çıkmış çıplak cesetler. Sayılamayacak kadar çok ceset. Korkunç. Hayır! Bunlar artık ceset bile değil. Bunlar çıplak iskeletler. Ayıp. İskeletler çıplak oldukları için değil. Ben sözde insan olduğum için ayıp! Karşı çıkmadığım için ayıp! Neler yaşandığını bildiğim halde, görmezden gelip seyirci kaldığım için ayıp! Sustuğum için ayıp! Onlara ayıp değil. Çünkü onlar artık insan bile değil. Bir şey. Adını koyamadığımız bir şey. Korkunç bir şey ! İnsanlığın habis yüzü. Mide bulantısı. Tiksinti. İğrenme.

    Artık bakamıyorum. Bir zamanlar insan olduğunu bildiğimiz bu cesetler, cesetler, cesetler. Kaçmak istiyorum. Bakamayacağım. Açık, dişsiz ağızlar. İnce bir deri tabakasıyla kaplı kemik yığınları. Yerde sürüklenen bir zamanlar kadın olduğunu sandığımız bir şey. Ne kadar gür siyah saçları var. Upuzun siyah saçlar. Senin benim gibi yaşarken saçlarını nasıl toplardı acaba? Şimdi sırası mı? O bir insan değil. Yerde hoyratça sürüklenen siyah saçlı kadın çukur dolu cesede atılır. Cesetlere karşı duyulan sınırsız öfke. Şiddet. Alaycı bir şiddet. İnsan bu cesetlerden neden bu kadar çok nefret eder? Buldozerin kepçesi ceset yığınlarını molozlar gibi ezerek, öğüterek, parçalayarak, un ufak ederek, sürükler ve geriye kalan parçaları gelişi güzel çukura atar. Yeteeer! Artık yeter! Biraz daha devam ederse, oyunu izlemeden salonu terk edip gideceğim.

    Midem ağzımda, kusma noktasında, görüntü kararır. Nihayet! Salon aydınlanır. Bir sınıftayız. Sakin görünümlü bir adam. Bir öğretmen. Sanki kurbağaların evrimini anlatırmışçasına doğal bir ses tonuyla ders veriyor. “Bu görüntüler, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da toplama kamplarında çekilmiştir ve milyonlarca insanın nasıl yok edildiklerini anlatır”. Nokta. İşte, bu kadar basit. İşi bir cümleyle bitirdik!

    "Hadi canım sende! Bunlar olacak da koca toplum susup kalacak ha. İmkansız!”

    Bağıran ayağa fırlamış bir yeni yetme. Boyu uzun, aklı kısa diyeceğimiz türden bir hamburger çağı çocuğu. Hayata duruşu basketbol, geyik yapmak, sululuk ve gereksiz şakalar olarak özetlenebilecek bir zibidi. O bile isyan etti. Yer, Amerika'da bir okul. Sakinliği ile bizi sinir eden adam da ilerleyen dakikalarda adını çok sık duyacağımız Ben Ross. Tarih öğretmeni. (Levent Ülgen) Namı diğer Mr. Ross. Bu adı o kadar çok sık ve şiddette işiteceksiniz ki bir süre sonra sizi afakanlar basacak.

    Dalga, gerçek hayatta yaşanmış bir öyküyü anlatıyor. Amerika'da bir kolejde, tarih öğretmeni Ron Jones'un yaşadığı bir deneyden yola çıkılarak yazılmış bir oyun. Alman yazar Reinhold Tritt tarafından kaleme alınan gerçek yaşam öyküsü, başlangıçta masum bir disiplin deneyinin nasıl çığırından çıkarak örgütlü bir olaya, örgütlü bir “kabusa” dönüştüğünü anlatıyor. İnsanların nasıl yavaş yavaş değiştiğini, küçük bir hareket diye başlayan oyunun bir süre sonra kontrolden çıkarak koca bir okulu nasıl etkisi altına aldığını görüyoruz.

    Don Kişot Tiyatro'nun “ her insanın içinde bir zorbalık vardır” fikrinden yola çıkarak sahnelediği Dalga'yı, Şakir Gürzamar yönetiyor. Naki Öner'in dilimize kazandırdığı oyunun yapımcısı ise Tarık Güvenç. Tarık Güvenç'in “özellikle neden Dalga oyunu?” sorusuna yanıtı çok basit. “Risk almak!”. Dalga, risk alan bir oyundur! Akşam yemeğinde bile ne yiyeceğine kendi başına karar veremeyen bireylere dönüşen bir toplumda risk almak gerekiyor! Tarık Güvenç, risk alarak izleyiciye şu soruyu sordurtuyor. “Biz bu hale nasıl geldik?” Risk alıp, sorular sormak, sorular sordurtmak, düşünmek, düşündürtmek, soruların yanıtlarının peşine düşmek, ısrarla yanıtları bulmaya çalışmak, bunun için diretmek.

    Biz yine sınıfa, olayın başlangıç noktasına geri dönelim. Tarih öğretmeni Mr. Ross devam eder. “Maalesef, bu görüntüler gerçek. İnanılması güç ama bu olaylar yaşanırken Alman toplumu bunların yaşanmasını engelleyemedi. Muhaliflerin sesleri cılız kaldı. Azınlık, çoğunluğa hükmederek toplumun sesini kıstı.”

    Sınıf bir anda birbirine girer. Artık öğrencilerin hepsi bir ağızdan konuşuyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes de bir itiraz. Hani, Nazileri ellerine geçirseler bir temiz pataklayacaklar.

    "Ne yani. Mr. Ross. Hiç kimsenin sesi çıkmadı mı? Kimse bu olanlara itiraz etmedi mi? Hiç kimse beni susturamaz. Ben olsam, neye mal olursa olsun karşı çıkar, o adamların ağızlarının payını bir güzel verirdim.” İşte bu kadar! Aferin kız. Konuşan Amy. (Ekin Türkmen) Sözlerini heyecanla, çığlık çığlığa bitirdikten sonra bir zafer narası atarak arkadaşlarına döner. Bir “çak corc” hareketiyle ellerini birbirine çarptıktan sonra yerine oturur.

    Bütün sınıf Amy'i destekler. Laurie (Ece Özdikici), Brain (Serdar Yeğin), Andrea (Ayşegül Akpak), David (Serhan Süsler), Alex (Fatih Sönmez), Andy (Serhat Teoman), Janet (Duygu Eren) ve Brad (Çetin Güner). Benzer sözler edilir. Sınıftaki hiçbir öğrenci bu olaylar yaşanırken milyonlarca Alman'ın buna seyirci kalmasına, susmasına, karşı çıkmamasına inanmaz. İnanmak istemez. İnanamaz!

    Mr. Ross o dönemde toplumun içinde bulunduğu koşulları açıklayarak durumu anlatmaya çalışır. “O dönemde, Almanya'da enflasyon ve işsizlik oranı çok yüksekti. İşsizlik ve yoksulluk toplumda giderek artıyordu. Naziler bunu fırsat bildi. İşsizliği, yoksulluğu ortadan kaldıracağız ve çürümüş bu toplumu düzelteceğiz diyerek ortaya çıktılar. Alman Toplumu “eşitlik” adı altında kendilerine sunulan iş karşılığında, “özgürlüklerinden” ve “kişiliklerinden” vazgeçtiler. Seçme şansları vardı. Ama onlara karınlarının doyurulması yetiyordu. Komşularına ne olduğu, onlar için o kadar da önemli değildi.”

    Sınıfta öğrenciler söylenmeye devam eder. “Ne kadar aptalca! Olur mu canım. Yani başınızda milyonlarca insana işkence edilecek, insanlar her gün fırınlarda yakılacak ve senin de bundan haberin olmayacak. Hadi canım sende.”

    Mr. Ross sizde yaaani. Çok abarttınız?

    Problemli Robert haricinde herkes görüş bildirir. Sınıfın dışlanmış, problemli, silik çocuğu Robert (Onur Dikmen) ölüm sessizliğine gömülmüş oturuyor. Hatta iskemlesine kaykılmış uyuyor. İnsanlık ayıbı film akıp giderken uyuyan tek öğrenci o. Heeey Robert, orada birileri var mı? Haaa. Tak, tak kafaya iki darbe. Boş olup olmadığını kontrol etmece.

    Mr. Ross'a seçenek bırakmazlar. Olayın gerçekliğini kanıtlamak için tek yol vardır. Olayı bir oyuna dönüştürmek. Bir deneye. Hımmm bir deney. Bir “disiplin deneyi”. Hem sınıf bir parça hizaya girmiş olur. Fena mı? Evet, deneyin adı “Dalga Hareketi” olsun.

    Dalga Hareketi!
    Bir sınıf dolusu şamatacıya bir oyun. Eğlencelik. Ufak ufak başlamalı. Mr. Ross haylazlar takımına en çok istediği şeyi verir. Dersi oyun bahanesiyle kaynatma fırsatı.

    "Evet, şimdi bir oyun oynayacağız. Herkes yerlerine otursun. Dik durun. Evet, iskemlenizde sırtınızı dikleştirerek oturun.” Kıkırdamalar, gülüşler, sulu şakalar gırla gidiyor. Oyun ha? Sınıf bu işe bayıldı. Öğrenciler hem gülüyor hem de söylenenleri yapıyorlar.

    "Aferin Robert. Bakın sırt dik, omuzlar geriye, göğsünüz ileri. İçinizde en iyi Robert başardı. Onu örnek alın” Emin misiniz? Robert? Robert'i örnek almak? Varlığıyla yokluğu bir, ağzını açmaya üşenen Robert. Şu bizim bildiğimiz sümsük Robert başardı? Neler oluyor?

    "Oyuna biraz hareket katalım. Mesela herkes sınıfın içinde yürüsün ben oturun dediğimde herkes son hız yerine oturacak.” Bir koşuşturmaca, bir kahkaha, bir kıyamet kopuyor. Tempo artıyor. Hareketler hızlandı. Şimdi nefesler daha hızlı alınıp veriliyor. Ritim artıyor. Öğrencilerin tüm dikkati oyunda. O da ne? Herkesten önce sandalyesine ulaşmayı başaran şu bizim mıymıntı Robert değil mi? Hani kendi adını söylemek için bile bir saat düşünen, sessiz, uyumsuz, pısırık, korkak Robert hayata döndü. Bu “disiplin oyunu” ona iyi geldi. Sonuçta, masum bir oyun. Öyle değil mi?

    Bir sınıf dolusu azgın velet eğlenceye kendilerini kaptırırlar. Sadece onlar mı? Oyunun kurucusu masum (!) tarih öğretmenimiz Mr. Ross da öyle. Üstelik, aynı okulda müzik öğretmenliği yapan ve bütün oyun boyunca aklı selimini kaybetmeyen tek kişi olan eşi Christie'nin (Ayçe Abana) “dikkatli olması gerektiği yönündeki” bütün uyarılarını kulak ardı ederek.

    Her derste oyunun dozu ve şiddeti biraz daha artar. Her gün artan biraz merak, biraz heyecan duygusu yaşanan deneyi, arkası yarın tadındaki dizi keyfinden yavaş yavaş korku filmine dönüştürene dek.

    Bir an gelir sportmen giyimli, saçı başı dağınık, şirin ve çekici tarih öğretmenimiz derslere inek yalamış imajı veren yana yatmış saç modeli (ben bu saç modelini bir yerden hatırlayacağım ama?) ve ürkütücü koyu renk takım elbiselerle gelmeye başlar. Giyim kodundaki bu ani değişim sınıfa da yansır. O şirin, dağınık, özgür, pasaklı, kendine özgü giyim tarzlarını yaratan gençleri mumla arar hale geliriz. Siyah pantolon, beyaz gömlek ve siyah kravat. “Eh, bir Heil Hitler! demeniz eksik” dedirten bir görüntü.

    Tabii giyim koduna uygun dekore edilmesi gereken davranış kodları da buna paralel olarak değişmek zorunda. Eski tarih öğretmeni yeni komutanımız Mr. Ross cenapları buyurur.

    "Artık bir slogana ihtiyacımız var. Biz bir Dalga Hareketiyiz! Amacımız, topluma “özgürlük” getirmek! Toplumdaki bireyleri “özgürleştirmek”! “ (Ben bu bireyleri özgürleştirme kavramının kullanımını bir yerden anımsayacağım sanki? “Biz zulüm gören vatandaşlarımıza “özgürlük” getirmek istiyoruz. Türban yasasıyla, zulüm gören genç kızlarımız artık “özgürlüklerini” kazanacaklar.” diyen söylemle ne kadar da benzeşiyor değil mi? Hadi hayırlısı) Mr. Ross cenapları söze devam ediyor. “Amacımız, özgürleştireceğimiz bireyler arasında “birlik ve beraberlik kurmak” Güçlenmek! Şimdi sizden Dalga Hareketine uygun bir slogan, bir amblem ve bir selamlaşma işareti bulmanızı istiyorum!”

    Benim sevgili Mr. Rossçuğum sanki önerilerin biraz emir kipine dönüşmüyor mu? Sen eskiden sınıfla böyle komutan edasıyla konuşmazdın? Normal ses tonuna ne oldu?

    Heyecanla ayağa kalkıp bir şeyler söylemek için debelenen öğrencilerden biri Mr. Ross'a seslenince zılgıtı yer. “Sıranın yanında dur! İlk önce Mr. Ross diye selam ver! (Bu konuşmak için yüksek izinlerinizi istiyorum ulu efendim anlamına geliyor.) Sonra söyleyeceğini söyle!” Zılgıtı atan da bizim sümsük Robert. Mr. Ross'un gözde öğrencisi, sınıf başkanı pozisyonlarında. Sesi soluğu çıkmayan Robert'in sesi artık karga gibi her yerden duyuluyor. İnsanı sinir eden o karga sesiyle bulunduğu ortama tedirginlik titreşimleri yayıyor.

    Kraldan çok kralcı tavrıyla, aslında korkak, edilgen, kişiliksiz, kimliksiz, sindirilmiş bir tip olan Robert, Dalga Hareketinin içinde kendine bir yer açıyor, yeni bir “kimlik yaratıyor”. Silik bir insanken Dalga Hareketi ona bir pozisyon, bir statü, bir kimlik sağlıyor. Problemli, kesinlikle dışlanmış Robert, Dalga Hareketinin içinde var olduğu sürece “başarılı”. Başarılı olması Dalga Hareketine uyum sağlamasıyla doğru orantılı. Ne kadar çok bu hareketin bir “bendesi” olursa, o kadar çok “başarılı” olacak. Robert'in o kıt zekası bile bunu kavradı. Bütün bunları “disiplin” maskesinin ardına gizlenerek yapıyor. Robert ilk defa hayatında kendini “saygı gören” bir “insan” olarak hissediyor. Bunu “şiddet” uygulayarak yapıyor ama olsun. Bağırarak, döverek, işkence ederek sağlanan bir saygınlık. Ne zararı var? İşe yarıyor ya sen ona bak.

    Hem Robert şiddeti keyfinden değil toplumdaki bireyleri “özgürleştirmek” için uyguluyor. Yani, burada amaç “kutsal”. “Kutsal” bir şey için savaşılıyorsa her şey “mubahtır”. Savaş? Ne savaşı? Heeey savaştan kim bahsetti? Adaaam sen de. Her şeyi Robert düşünemez ki. Komutan, pardon tarih öğretmeni Mr. Ross ne güne duruyor? Robert'in görevi “düşünmek” değil. Onun görevi, söyleneni yapmak. Düşünmeyi de daha iyi bilen birilerine bırakmak. Mesela Mr. Ross'a. O her şeyi, herkesten daha iyi bilir. Hem Dalga Hareketini o yönetiyor. Ne deniyorsa yap, düşünmeyi komutana pardon sabık tarih öğretmeni Mr. Ross'a bırak.

    Biz yine sınıfa dönelim. Slogan arıyorduk değil mi? Birinin yumurtladığı veciz cümle pek sevilir. “Disiplinle daha güçlü, birlikte daha güçlü”. Uzay Yolu dizisindeki Klingonluların amblemine benzeyen amblem de pek beğenilir. İş kaldı selamlaşma şekline. Onu da Mr. Ross akıl eder. Akıllı adam! Yine Uzay Yolu dizisinden aşırdığını düşündüğümüz selamlaşma kodunu da ekleyince, Mr. Ross hakkındaki şüphelerimiz doruğa çıkıyor. Bir de kollara takılması zorunlu “kolluklar” vardır ve boyunlara asılması gereken “kimlikler”. Her Dalga Hareketi üyesi, bir birbirini gördüğünde ilk önce bu özel selamlaşmayı uygulayacak, ardından birbirlerinin kolluklarını ve kimliklerini kontrol ederek bir şeyin “unutulmamasını” sağlayacaklar. Unutmak mı? Böyle bir “kabus” nasıl unutulur?

    Sınıfta tedirginlik belirtileri. İlk itiraz Laurie'den (Ece Özdikici) gelir. “Amblem, kolluklar, kimlikler ve şimdi de şu selamlaşma. Bütün bunlara ne gerek var? Biz bir birimizi tanımıyor muyuz? Neden uzun zamandır tanıdığım bir arkadaşımı gördüğümde o garip selamı vermek zorundayım? Ve kollukları takmak? Kimlikler de neyin nesi? ” Laurie olayı fark etti! Farkındalık! Aferin Laurie. Bu kız da ışık var.

    Cevabı karga sesiyle Robert'ten alırız. ““Özgürlük ve eşitlik” için. Biz artık “eşitiz”. Bu amblemler, kolluklar, kimlikler ve selamlaşma dalga hareketinin bireylerinden biri olduğumuzun bir kanıtı. Herkes, hareket içinde eşittir. Bu eşitlik, bizi “özgürleştiriyor” ve dalga hareketini de “güçlendiriyor”. Böyle daha “güçlüyüz”. Daha “özgürüz”” (Benim bu hastalıklı özgürlük anlayışından midem bulanmaya başladı)

    Robert'in evlere şenlik mantığı karşısında, Laurie'nin nutku tutulur. Sadece onun değil, salondaki herkesin, izleyicilerin de. Okul gazetesinin yazarı sevimli Laurie artık huzursuz. Artık eskisi kadar eğlenmiyor. Keyifler kaçık. Ne oldu Laurie? Neden huzursuzsun? Oyundan çok hoşnuttun. Şimdi ne oldu? Yolunda gitmeyen ne?

    Eski sümsük yeni karga Robert'in akıllara durgunluk veren açıklamasını heyecanla onaylayan ve destekleyenlerden biri de Amy'dir (Ekin Türkmen). Sözde Laurie'nin en yakın arkadaşı, okul dergisinde beraber yazılar hazırladıkları, en özel sırlarını paylaştıkları Amy. Sende mi Brutus? Oyunun başında, Nazilerin ağzının payını bir çırpıda veren aynı Amy'den mi bahsediyoruz? Ne çabuk değiştin Amy? Hani, Nazileri pataklıyordun?

    Laurie “ama” diye ağzını açacak olur ve Amy'den cevabını alır. “Evet, Dalga Hareketini destekliyorum. Dalga Hareketinden önce sen hep göze batan, hep sözü dinlenen, daima hep sınıfın yıldızı olarak öne çıkan kişiydin ama artık değilsin. Çünkü Dalga Hareketinde hepimiz “eşitiz”. Ben artık senin gölgende kalmıyorum. Artık seni dinlemek zorunda kalmayacağız. Bu bize özgürlük getiriyor.” Bastırılmış kıskançlık? Sözde eşitlik? Gerçekten mi? Ne kadar eşitsiniz? Sen Amy söylenen herhangi bir şeye karşı gelebiliyor musun? Özgürlük? Mesela, Dalga Hareketinden “ayrılmak istersen” iddia ettiğin kadar “özgür” olabilecek misin?

    İşte, bu Laurie için gerçek darbe. Hem de en yakın arkadaşı zannettiği kişiden gelen bir darbe. Laurie şimdi kime güvenecek? Sırlarını kime açacak? Arkadaşlarını tek tek kaybediyor. Çevresinde kimse kalmıyor. Yalnızlık. Koyu bir yalnızlık duygusu. Yalnızlaştırma politikası. Çember daralıyor. Laurie çaresiz misin? Ama erkek arkadaşın var. David (Serhan Süsler). Sevimli, uçuk, kaçık David. Ama artık o eski David değil. O da değişti. Olsun. O yine de senin erkek arkadaşın.

    Yazmalı. Bu deliliği, bu çılgınlığı birileri durdurmalı. Diğerlerini uyarmalı. Olayın büyümesine engel olmalı. Bu ancak yazmakla olur. Laurie, diğerlerini uyarmak için okul dergisinde Dalga Hareketinin iç yüzünü anlatan zehir zemberek bir yazı yazar. Bütün şimşekleri üzerine çeker. Artık o sakıncalı biridir. (Gerçek hayatta da öyle değil mi? Bakınız son yıllarda basına, medyaya uygulanan akıl almaz baskılara ve sansüre. İşten atılan gazetecilere, mesela Emin Çölaşan. Susturulamazsa öldürülen onurlu gazeteciler, mesela Uğur Mumcu. Yaptığı bilimsel araştırmalar ve yazdığı yazılar nedeniyle öldürülen bilim adamları mesela, Ahmet Taner Kışlalı. En küçük eleştiride bile haklarında dava açılanlar, mesela Tuncay Özkan. Kapatılmak istenen televizyonlar, mesela Kanal Türk. Kedili masum bir karikatür çizdi diye hakkında dava açılan karikatüristler, mesela Musa Kart ve şu anda yazdığı yazılar nedeniyle ceza evinde olan 21 gazeteci. Öldürülen basın mensupları, işten atılmakla tehdit edilen sayısız gazeteci, yazdıkları yazı yüzünden yıllarca hapis yatan sayısız basın mensubu. Birden aklıma geliverenler bunlar. Lütfen isimlerini burada geçiremediklerin alınmasınlar. Liste o kadar uzun ki yazmaya kalkarsam oyunu yazmaktan vazgeçmem gerekecek.)

    Kızların nefeslerini kesen David. Amy'nin içten içe bayıldığı David. Laurie'ye olan düşkünlüğü ile bilinen ve aklında sadece basketbol olan, eğlenceli David. Ama o eskidendi. Artık David sadık bir Dalga Hareketi üyesi. İşin garibi Laurie'nin ne yapmaya çalıştığını bir türlü anlamıyor. “Neden söylenenlere karşı çıkıyorsun? Sana ne deniyorsa onu yap. Dalga Hareketinde sorun yaratma! Bak, bizler okulda çok “özeliz”. Dalga Hareketinin bir üyesi olduğumuz için çok “şanslıyız”. Diğer sınıflardaki öğrenciler, bizim gibi Dalga Hareketinin üyesi olmaya can atıyorlar. Sana ne oluyor Laurie? Seni bir türlü anlamıyorum.”

    "Ben de seni anlamıyorum David. Bu gereksiz kimlikler, bu garip kolluklar, acayip bir slogan, en saçma olanı da şu selamlaşma. Yıllardan beri tanıdığım arkadaşlarımı görünce neden o garip selamı vermek zorundayım? O selam olmadan onları tanıyamayacağımı mı sanıyorsun? Bunlar seni rahatsız etmiyor mu? Esas hiç birinizin bundan rahatsız olmaması korkunç. Ben bu Dalga Hareketinin bir üyesi olmayı artık istemiyorum. Dalga Hareketinden ayrılacağım!”

    David sinirlenir. “Yeter artık! Zırvalamayı kes!. Kendine gel. Artık seni diğerlerine karşı ne kadar koruyabilirim bilemiyorum Laurie dikkatli ol.” Hani sevgi her şeyden üstündü? Dalga hareketi öncelikle sevgiyi yutabiliyorsa, bu ne tür bir hareket?

    Özgürlük kelimesinin dalga dalga bayrak gibi sallandığı, sallandırıldığı Dalga Hareketinde muhalif seslere pek yer yok galiba. Sevgili Laurie, sesini kısıverdiler. Hem de sert bir tonda. Biraz daha ileri gitsen, diretsen hani neredeyse dayak yiyeceksin. Yani, sana kibarca “çizmeyi aşma, haddini bil, karşı çıkma” demiş olmaları seni rahatsız ediyor olmasın sakın. Bu garip özgürlük anlayışı, artık senin bireysel özgürlüğünü “tehdit eder” hale geldi.

    Yeni bir emir daha. “Artık düşüncelerimizi “eyleme” dönüştürme zamanı geldi. Herkes takım için çalışmalı. Dalga Hareketini “güçlendirmek” için “yeni üyeler” bulun. Dalga Hareketinin getirdiği disiplin bize hareketimiz için mücadele etme hakkı veriyor.” Mücadele? Neye karşı? Kime karşı mücadele? Amacı sadece eğitim almak olan çocuklara karşı neden bir mücadele yürütülsün ki? Siz delirdiniz mi?

    Ulu efendi Mr. Ross Dalga Hareketini güçlendirmeye karar verdi. Yayılmacı bir politikayla, herkesin ilk görevi dalga hareketine yeni üyeler kazandırmak. Bu kazandırma eylemi sırasında “ikna yöntemleri” kişiden kişiye biraz değişebilir ama olsun. Sonuçta, hareketin güçlenmesi için “her şey” yapılabilir.

    Şimdi tüm iş “kutsal” Dalga Hareketine katılmaları konusunda insanları “ikna etmek”. Tatlılıkla ya da değil. İkna edilme yöntemi kişiden kişiye değişir. Ya güzellikle hiç itiraz etmeden Dalga Hareketine katılırsın, ya da başına geleceklere katlanırsın. İkna etmek için adam da “dövülür”. Eğer ikna edilemiyorsa “öldürülür”. Bizden olmayan, Dalga Hareketine katılmayı ret eden herkes bizim “karşımızdadır”. “Karşımızda” olan herkes “düşmanımızdır”. En iyi düşman “ölü düşmandır”. Dalga Hareketine ya katılırsın ya da ölürsün!

    11 Eylül olayı sonrasında oğul Bush'un TV'den yaptığı açıklamayı anımsayın. “Bizim tarafımızda olmayan herkes bizim düşmanımızdır ve biz düşmanlarımıza acımayacağız.” Mr. Ross'un Dalga Hareketiyle ne kadar da örtüşüyor. Öyle değil mi? Oğul Bush acaba bu tarihi açıklamayı TV'den yapmadan önce Dalga oyununu izledi mi? Yoksa yaratıcı zekasını kullanarak irticalen mi konuştu?

    Deney çığırından çıktı. Artık bu bir deney değil. Bu bir “kabus”. Okulda huzursuzluk had safhada. Okul Dalga Hareketine katılmak isteyen ve istemeyen çocuklar arasında ikiye bölünmüş durumda. Düşman bir kamplaşma var. (Tıpkı bizim üniversitelerimizde olduğu gibi. Ilımlı İslam politikasının siyasi simgesine dönüşmüş olan türban taraftarları ve türban takmayan Laik Cumhuriyetin ATATÜRK çocukları arasındaki kamplaşmaya benziyor) Dalga Hareketine katılmaya can atan çocuklar sayesinde hareket çığ gibi büyüyor, sayılar artıyor, kamplaşmanın çizgileri giderek keskinleşiyor. Havadaki dehşetin ve şiddetin kokusu genizleri yakıyor. Giderek artan bir gerginlik solunuyor. Patlamaya hazır bir bomba gibi. Dalga Hareketine katılmayı ret edenler ilk önce tenha yerlerde ve sonra giderek alenen açıkça meydanlarda dövülüyor. (Şimdilik Üniversitelerde, daha sonra devlet dairelerinde ve sokakta türban takmayı ret eden ATATÜRKÇÜ LAİK gençler, Türk Mahkemelerinde hakimlerin yüzlerine karşı “şeriat isteriz” diye çığlık atacak kadar fütursuzlaşmış şeriat yanlıları tarafından aynı şekilde dövülecekler mi?) Şikayetçi olan velilerin sayısı giderek artıyor. Şiddet arık, okul koridorlarında, okul bahçesinde, sokakta ve yankıları evlerde.

    Laurie son kez David'le konuşmayı dener. Ya şimdi, ya da hiç. Biri bu kabusu durdurmalı. Mr. Ross'a gidecek, gerekirse okul müdürüne gidecek. Ama önce David ile konuşmalı. Laurie ne olursa olsun onu hala seviyor. Kendini Dalgaya kaptırmış olan David kişiliğini Laurie kadar iyi koruyabildi mi? Şüpheli. Onu bir zamanlar, çok değil sadece Dalgadan önce sevdiğini anımsayabilecek mi?

    "David anlamıyor musun? Yeni üyeler kazandırma görevi bir çılgınlığa dönüştü. Tıpkı partilerde ve tarikatlarda olduğu gibi. Dalga Hareketine üye olmazsanız çok geç kalmış olacaksınız diye öğrencileri “tehdit ediyorlar”. Bu harekete katılmazsam ya da katılmak istemezsem neden geç kalmış olacağım? David anlamıyor musun? Herkes bu Dalga Hareketi denen çılgınlığın sarhoşluğu içinde. Dalganın ne olduğunu anlamıyorlar. Kimse neler olduğunun ya da olacağının “farkında değil”. En önemlisi herkes kendi kişiliğine ne olduğunun farkında değil? Bize ne oldu David? Herkesin dalgadan gidip gitmeme tercihi olmalı. Bütün öğrenciler dalga tarafından “yutulmuş” gibiler. Dalganın hangi yönde gelişeceğini tahmin edemezsin. Dalga kontrolden çıkar ve seni yutar. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Bu öğrencilerin hepsi değerlendirme yeteneği gelişmemiş çocuklar. Hiç kimsenin dışlanmadığı bir hareket olarak başlayan dalga artık çığırından çıktı. Bireylere “özgürlük” ve “bağımsızlık” sloganıyla yola çıkan dalga artık bizim özgürlüklerimizi “tehdit” ediyor. Dalgaya katılmak istemeyen öğrenciler bu yüzden dayak yiyorlar. Dalga içinde korkudan herkes birbirini “ihbar ediyor”. Kimse birbiri ile konuşamaz hale geldi. İzlediğimiz filmde yaşananlara benzedi. Hani hatırlıyor musun? İlk gün, “Almanya'da toplama kamplarında milyonlarca insan yakılırken, Alman Halkının neden hiç sesi çıkmamıştı?” diye sormuştuk. Çünkü Alman Toplumu bir “korku toplumuna” dönüşmüştü. Kimse kimseye “güvenmiyordu”. Herkes korkuyor, birbirini ihbar ediyordu. Birlik, beraberlik yoktu. Korkutulmuş, sindirilmiş, yalnızlaştırılmış bireylerden oluşan bir “korku toplumuna” dönüştükleri için karşı çıkamadılar. Karşı çıkan az sayıda insanın da sesleri hemen kesildi. Ben, işte bu yüzden bu Dalga Hareketinden “korkuyorum” ve ayrılmak istiyorum.”.

    "Yeter artık! Kes şunu! Kendine gel! Dalga Hareketinden ayrılmak mı? Sen delirmişsin Laurie!!!”. Laurie karşı çıkınca tansiyon yükselir. Gerginlik artar. Öfke. Kızgınlık, şiddete dönüşür. David, Laurie'nin üzerine yürür. İşte o an. Laurie'ye uygulanan şiddet. Anın donduğu nokta. David'de şimşeklerin çaktığı an. David uyandı. Sevgisi üstün geldi. Biz ne yapıyoruz? Nasıl bu noktaya geldik? Bize neler oluyor?

    Sadece onlara değil. Aynı Dalga tarafından farklı bir boyutta mesela “ılımlı İslam” tarafından yutulmaya çalışılan bizim ülkemize neler oluyor? Biz ülke olarak bu noktaya nasıl geldik? LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE, nasıl açıktan açığa ılımlı İslam devleti olma projeleri net olarak konuşulmaya başlandı? Dalga hareketi bu gücü nereden buluyor? Buna kimler izin veriyor?

    Laurie haklı. Ben de korkuyorum. Mesela, LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN göz göre göre din eksenli bir diktatörlüğe dönüşmesinden korkuyorum! ATATÜRK DEVRİMLERİNİN bilinçli olarak tek tek ortadan kaldırılmasından korkuyorum. Sürekli anayasanın değiştirilerek delik deşik edilmesinden ve “hukuk devletinin üstünlüğü” ilkesinin tamamen ortadan kaldırılmasından korkuyorum. Danıştay'a yapılan saldırının ve görevi başında şehit edilen DANIŞTAY HAKİMİ MUSTAFA YÜCEL ÖZBİLGİN'İN kasıtlı olarak “unutturulmaya” çalışılmasından korkuyorum. “Danıştay, Sayıştay ve Yargıtay'ın” tek bir elde toplanarak “Yargı, Yürütme ve Yasamanın” dini politikanın hizmetine sunularak “işlevsizleştirilmesinden” korkuyorum. Mesela bir Cumhuriyet kızı olarak, “özgürlük” ve “eşitlik” sloganları eşliğinde, kişisel “özgürlüğümü kaybetmekten” korkuyorum.

    Şiddetle tanışanlar sadece öğrenciler değil. Öğretmenler odasında, öğretmenler arasında da huzursuzluk hakim. Müzik öğretmeni Christie aklını kaçırdığını düşündüğü eşi tarih öğretmeni Ben Ross ile ne yapacağını bir türlü bilemiyor. Onu uyarmalı. Bu saçmalığa bir an önce son vermek için onunla konuşmalı. Christie'den önce okul müdürü Müdür Owens (dönüşümlü olarak Metin Coşkun veya Faruk Akgören) davranır ve eğer bu saçmalığa bir son vermezse, işine son verileceğini söylemek zorunda kalır. Gergin ortamdan sinirleri bozulan Christie, bir an önce kocasıyla konuşmak zorundadır. Tabii önce kendi evine girebilirse. Kendini Dalgaya fazlasıyla kaptırmış, “kraldan çok kralcı” kargamız Robert tarafından fiziksel olarak engelleniyor. Robert gemi azıya aldı. Kendini Mr. Ross'un özel koruması sanıyor. Koruma? Mr. Ross neden korunmaya ihtiyaç duysun ki? Niye karşı koruma? Kime karşı koruma? Düşman kim? Koruma görevine, kendi kendisini tayin eden Robert'ten bu cevapları almak imkansız. Çünkü cevabı kendisi de bilmiyor. Bildiği tek şey, Mr. Ross'u korunması gerektiği. İyi de kime karşı? Pahalı barlarda kapıda bekleyen ensesi kalın güvenlikten hiç farkı yok. Kendi evine girmeye çalışan Christie'yi bir güzel benzetiyor. Filmin koptuğu an. Christie kocasına resti çekiyor. “Ya şu kahrolası deneyi hemen bitirirsin, ya da ben bitirmesini bilirim”.

    Bunu okul olarak değil, bir ülke olarak düşünün. Mesela, bazı düşünceler çerçevesinde iki düşman kampa bölünmeye çalışılan bir ülke? Din gereği olduğu ileri sürülen bir bez parçasını yasalaştırmak isteyen azınlığın yönetici sınıfı ile sağ duyuyu elden bırakmamaya kararlı çoğunluğun yani LAİK ATATÜRK CUMHURİYETİNE ve DEVRİMLERİNE gönülden bağlı halkın karşı karşıya geldiğini düşünün. Mesela üniversitelerde, okullarda, resmi devlet dairelerinde, Devletinin Meclisinde, sokaklarda, fabrikalarda, tersanelerde, iş yerlerinde, kurtarılmış bölge ilan edilen ve radikal dini kesimin gettosu haline gelen mahallelerde “mahalle baskısı” adı altında estirilen terör dalgasını hayal edin. Bundan ala “Dalga Hareketi” mi olur?

    Artık şiddet telaffuz edilmiyor bizzat yaşanıyor. Gerekçesi inanılmaz. “Herkes takımın kazanması için çalışmalı. Dalga Hareketine katılınca, bireylerin düşünme dertleri de ortadan kalkacak. Sadece lidere itaat etmek yetecek. Tıpkı bir dini tarikata girmek gibi.”

    TIPKI DİNİ BİR TARİKATA GİRMEK GİBİ! Sen bir harikasın Ron Jones. Gerçek hayattaki tarih öğretmeninden bahsediyorum. Aklınla bin yaşa. Benzetmeyi iyi buldun. “Dini bir tarikata girmek gibi bir şey bu!”.

    Christie, güç bela girebildiği evinde kocasını silkelerken dışardan bir çığlık duyulur. MR. ROSSSS! Laurie'nin sesi. David'le birlikte gelmişler. Tek istekleri var. Dalga Hareketi denen bu saçmalığı durdurulması.

    MR.ROSSS LÜTFEN EFENDİM, ÇOK GEÇ OLMADAN BU SAÇMALIĞI DURDURUN!

    İŞ ÇIĞRINDAN ÇIKTI!

    BİR AN ÖNCE BU KORKUNÇ OYUNU DURDURMAZSANIZ ÇOK KÖTÜ ŞEYLER OLACAK.

    Çığlık çığlığa, dehşet içinde, gerçek bir dehşet. Korkudan ikisinin de kanı donmuş. Oyun olduğu halde benim bile kanım dondu. Ya ülkede, sokakta, gerçek hayatta yaşananlar? Gerçek hayattaki Dalga Hareketi daha korkunç değil mi? Üstelik bunu yaşarken farkında olmamak. Kan uykusuna yatmak. Yani, Dalga tarafından yutulmak. Farkındalığı olmamak. Tıpkı yavaş yavaş ısıtılan bir kabın içindeki kurbağanın haşlandığını “fark etmeden” haşlanmasına benziyor. Ya gerçek halk, onlar ne yapsın? Köylüler, işçiler, memurlar, esnaf, emekliler, öğrenciler, öğretmenler, doktorlar, hakimler, savcılar, akademisyenler, bilim adamları, sanatçılar, yazarlar, gazeteciler, ülkenin aydın okumuş kesimi, sıradan insanlar. Bu ülkenin vatandaşları. Onlar nereye gitsin? Gidecek bir Mr. Ross yok. Gidecek bir Müdür Owens yok. Onlar ne yapsın? Sağ duyu neyi emrediyor?

    Sokaktaki halk. Yeni çıkarılan yasa tasarısına karşı çıktıkları ve yasal haklarını aramak istedikleri için dövülen memurlar, dondurucu soğukta iş yerlerinin yabancı sermayeye satılmasını protesto ettikleri için üzerlerine tazyikli su püskürtülen işçiler, elindeki TÜRK BAYRAĞINI son ana kadar tazyikli su atanlara karşı dimdik yukarda tutmayı başaran TÜRK İŞÇİSİ, “yan gelip yatma yerinde” teröre kurban verdikleri evlatlarının hesabını sormak için sokağa çıkan ve bu yüzden dayak yiyen şehit anne ve babaları, türbana alet edilen üniversite yasasını protesto ederken yerlerde sürüklenen ATATÜRK gençliği, halkın haber alma özgürlüğü için çalışan ve bu sırada etkili ve yetkililerden dayak yiyen, tehdit edilen, engellenen, kameraları kırılan basın mensupları.

    MR. ROSS NEREDESİNİZ? BU OYUNU DURDURUN!
    Laurie ve David şanslılar. Gidecekleri bir Mr. Ross vardı. Oyunu durdurması için yalvaracakları ve oyunu durdurabilecek bir Mr. Ross vardı. Ya ülkedekiler?

    Ya bizler? Ülkemizde sahnelenen Dalga Hareketini nasıl durduracağız?

    Artık düzenli aralıklarla Anıt Kabir'i ziyaret etmek maalesef yeterli değil. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN işaret ettiği yolda yürümek gerekecek. İşin en başına dönerek, SÖYLEV'i yeni baştan okumak ve sindirmek gerekecek.

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN mirasını emanet ettiği gençliğe seslendiği, “GENÇLİĞE HİTABESİNİ” bir kez daha dikkatle tane tane okumak, yüreklere, ruhlara, beyinlere kazımak ve ona göre bir program yapmak gerekecek.

    Oyunun bu noktasında düğüm nasıl çözülür? Mr. Ross ne yapar? Evet ne yapar? Ya Laurie, David ve diğerleri. Olayın farkında olanlar ve olmayanlar. Dalga hepsini birden yutacak mı? Yoksa birileri olaya dur mu diyecek? Dalga Hareketi sahneden sokaklara taşıyor. Olay artık sadece Laurie ya da David'in sorunu değil. Bizim de sorunumuz. Çünkü Dalga Hareketi doğrudan bizi de etkiliyor. Peki, biz ne yapacağız? Koca bir toplum bu Dalga'ya izin verecek mi? İzin verecek miyiz?

    İşte bu noktada, bütün soruların yanıtları Dalga Oyununda gizli. Laurie, David ve diğerleri sorularının yanıtlarını alırken, kendi gerçeğiyle yüzleşme cesareti gösteren ve bunun için “risk alan” izleyici de kendi yanıtlarını buluyor.

    Dalga Oyunu, gerçek anlamda başarılı bir ekip çalışması. Sahnede oynayan oyuncular kadar sahne arkasını da alkışlamak gerekiyor. Oyunda emeği geçen işin mutfağındaki ekip için de birkaç kelime etmek lazım. Dalga, son derece sade bir dekorla sahneye konuyor. Ali Cem Köroğlu, dershane iskemleleri ve bir öğretmen masası ile başarılı bir sınıf kompozisyonu çizmiş. Tekerlekli iskemlelerin kullanımı, dekorun hızla değişerek sınıfın kısa bir sürede kütüphaneye dönüşmesini sağlıyor. Akıllı panolarla bir anda kendinizi Ross'ların oturma odasında, oradan kütüphanede ya da dışarıda açık alanda farklı bir mekanda bulabiliyorsunuz. Gündelik hayatı yansıtan kıyafetleri, oyunun temposuyla birlikte değişerek dönem kostümlerine geçiş yapan Nalan Türkoğlu başarılı. Şiddete, korkuya, oyunun dönüm noktalarına ve duygusal iniş çıkışlara vurgu yapma konusunda Kemal Yiğitcan ışık tasarımını iyi kullanılmış. Oyunda kullanılan müzikler ise Targan Türe imzasını taşıyor.

    Dalga Hareketi ve sonuçlarıyla ilgili bilmek istediğiniz her şeyi, Donkişot Tiyatro'nun, Kenter Sahnesi'nde sergilediği “Dalga Oyununda” bulacaksınız. 13 Aralık 2007 tarihinde Türkiye Prömiyerini yapan Dalga Oyunu, Mart ayı boyunca her Salı ve Çarşamba akşamı İstanbul Kenter Tiyatrosu'nda “risk almaktan korkmayan” izleyicilerle buluşmaya devam edecek. Donkişot Tiyatro Dalga Oyunuyla, Nisan ayından itibaren Anadolu turnesine çıkıyor.

    Sıcak suyun ısısına alışan kurbağalardan biri olmaktan sıkıldıysanız, mesela bir “risk alın” Dalga Oyununa gidin.

    Sıcak su kabında ısıtılarak kaynatılan ve akşam yemeğinde “beyaz efendilere” servis edilen zavallı kurbağa ile aynı kaderi paylaşmayın. Belki zıplayıp sizi haşlamaya çalışan o sıcak su kabından kurtulabilirsiniz. Hala böyle bir şansınız var. Mesela, Dalga Oyununa gidebilirsiniz. Gerçeklerinizle yüzleşip sizi şampanya eşliğinde gövdeye indirmeye çalışan “beyaz efendilere” sürpriz yaparak, birilerinin akşam yemeği olmayı “ret edebilirsiniz”. Risk alın, hayatınız renklensin, haşlanmış kurbağaya dönmeyin ve birilerinin akşam yemeği olmayın.

    Son söz, gerçek hayattaki tarih öğretmeni Ron Jones, bizim sabık tarih öğretmeni Ben Ross, Alman yazar Reinhold Tritt ve Donkişot Tiyatro oyuncularının.

    "Dünya, kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden bu haldedir.”


  9. Uluslararası Almada Tiyatro Festivali'nden gelen çağrıda "Beden dili ve Sahne Uygulamaları" konusunda bir kolokyum yapılacağı belirtiliyor ve tüm konuşmacılardan kendi ülkelerinden yola çıkarak konuşmaları isteniyordu... Kolları sıvadım, hazırlığımı yaptım ve kendimi Almada'da buldum!

    Sularda yansımalar

    Almada, Lizbon'un karşı kıyısı... Tejo Nehri'nin bir yanı Lizbon,öte yanı Almada. Gemiler vızır vızır, on dakikada geçiliyor. Lizbon'un İstanbul'la benzerliği dillere klişe olmuştur: Haliç, tepeler, yokuşlar, dar sokaklardan sulara bakış, kaldırım taşları, tramvay vb... Gel gelelim onların deniz ve nehirle barışık yaşamları, sulardan faydalanışları bizi çok gerilerde bırakıyor...

    Nehir sanki dev bir ayna... Sulardan yansıyan, her iki kentin silueti, Almada'ya tepeden bakan dev İsa heykeli... Ama, sanki Portekiz'in tüm tarihi, edebiyatı, şiiri, müziği de, her an gelip geçiyor önünüzden, gözlerinizden, yüreğinizden... Fado'ların hüznü, Atlantik'e açılan kumsallarda koşuşan çocukların neşesi de yansıyor sulardan...

    Minik gemiler dışında, iki yakayı birleştiren iki köprü seçeneğiniz var. Bir zamanlar Salazar Köprüsü diye anılan, Karanfil Devrimiyle adı "25 Nisan Köprüsü" olan,iki katlı asma köprü... Salazar adının her yerden kaldırılması, diktatörün toplum vicdanında cezalandırılması, lanetlenmesi de yansıyordu nehrin sularından...

    İkinci seçenek Vasco de Gama Köprüsü... Bugüne dek gördüğüm belki de en müthiş "sanat eseri"! Asıl mesleği mühendislik olup, bence tam bir büyücü ve mimar, heykeltraş, ressam Katalan sanatçı Santiago Caratrava'nın eseri! Yükselip alçalan, kıvrılıp dolanan bir şiir... 17 küsur kilometrelik, Avrupa'nın en uzun köprüsü...1998'de Expo - Dünya Fuarı'yla kentin çehresinin nasıl değiştiği de yansıyordu sulardan...

    Artık karşı yakaya, Almada'ya geçebilirim...

    Gelin de kıskanmayın!

    Uluslararası Almada Tiyatro Festivali 25. yılını kutluyordu. Almada Belediyesi'nin, Portekiz Kültür Bakanlığı'nın ve sponsorların sağladığı olanaklarla gerçekleşiyordu. Başlangıcında, Almada Tiyatro Topluluğu'nun işgüzarlığı ve dünyaya açılma tutkusu yatıyordu.

    Hükümetler, Bakanlar, Belediye başkanları değişse de, 25 yıldır hiç fire vermeden niteliği düşürmeden gerçekleşebilmesini Festival yöneticisi Joaquim Benite üç öğeye bağlıyordu: 1) Bu küçük kentin kültüre verdiği önem...2) Farklı kültürlerle ilişkilerin ve iletişimin sağladığı gelişim ve yaratıcılığa verdiği güç ... Festival için her katmanda sağlanan çalışma seferberliği ve dayanışma...

    Gelin de şimdi kıskanmayın! Biz koskoca İstanbul'da Tiyatro Festivalimizi her yıl sürdüremedik, iki yılda bire indirdik! (Değil Lizbon ve Almada'nın, bütün ülkenin Portekiz'in nüfusu, İstanbul nüfusundan daha az oysa! En iyisi bir üst paragrafı yeniden okuyun!)

    Festival programında Potekiz'den onlarca, Almanya, Şili, Küba, İtalya, İspanya, Fransa ve Lübnan'dan birer oyun vardı. Oyunlar hem Lizbon hem Almada'da sunuluyordu. Hiçbirinde çeviri yoktu.

    Benim dört güne sığdırabildiklerim içinde en etkileyici iki prodüksiyon, Almanya ve Şili'den gelenlerdi.

    Berliner Enseble'ın Peter Zadek'in çok yalın ama dahiyane rejisiyle sunduğu "Peer Gynt" oyunu bir tiyatro ziyafetiydi. İbsen'in eserini yönetmen hem eleştiriyi hem satiri, hem doğaya dönüşü vurgulayan bir yorumla sahneye taşıyordu. Bomboş sahnede yerden bir karış yükseklikteki yeşil bir kıvrım, uçsuz bucaksız dağları; birkaç tahta iskemle evleri köyleri; titreşen mavi bir kumaş gölleri, nehirleri canlandırmaya yetiyordu... Serüven peşinde koşan, daldan dala konan, haylaz ve bencil Peer Gynt rolünde Uwe Bohm, şeytan tüyüne sahip anti-kahramanda; ve ona sonuna dek arka çıkan iki kadında Angela Winkler (annesi) ve Anette Renneberg ( ebedi aşık Solveig) muhteşemdiler.

    Şili'den gelen Jaime Lorca topluluğunun sunduğu "Güliver", Jonathan Swift'in eserinden yola çıkarak oyuncu ve yönetmen Jaime Lorca'nın yazdığı, kuklalarla oyuncuyu buluşturan bir oyun... Güliver'in Liliputlar ülkesindeki serüvenleri... İnsanın insana zülmünü, hainliğini ama aynı zamanda sevginin, dayanışmanın gücünü gösteren; müziği ışığı, rengi, insan sesini olağanüstü bir biçimde kullanan, minicik bir Liliput ile dev Güliverin aşkına bizi inandıran; insanın değişime direncini eleştiren ve yüreklere dokunan bir gösteriydi...

    Beden Dili ve tiyatro

    Gelelim kolokyuma... Oralarda, Ergenekon'u bilen yok, ben de rahat rahat konuştum!

    "Beden dili ve Sahne Uygulamaları" konuşmamı, Türkiye'den üç sanatçının çalışmalarından yola çıkarak hazırlamıştım.

    Doğrudan tiyatro disiplininden gelen Şahika Tekand, Dans disiplininden gelip, tiyatro için de koreografi yapan Zeynep Tanbay ve dans disiplinini sonuna dek zorlayan Aydın Teker... Üçü de benim için sahneyi, beden dilini ve düşünceyi harmanlayan ; danscı, tiyatrocu, plastik sanatçı, tasarımcı ve filozof yanı olan sanatçılar...

    Bu son İstanbul Tiyatro Festivalinde Şahika Tekand kendi yazdığı ve yönettiği, Stüdyo Oyuncularıyla sunduğu " "Karanlık Korkusu"nda, beş oyuncunun iskemlelerinden neredeyse hiç kalkmadan beden ve yüz dilini, ışık, ritim, söz, tavır, eda, bakış, mimik, tekrar, geriye dönüş, koşullandırılma ile nasıl etkin kılınabileceğini göstermişti bize.

    Yine ayni festivalde Aydın Teker'in Ayşe Orhon'la sunduğu, insan bedeniyle bir müzik enstrümanının bütünleşmesinden öte anlamlar taşıyan "Hars" adlı eseri mimariyi, müziği, kinetik tasarımı, sinerjiyi sahneye taşıyan eşsiz bir deneyimdi.

    Zeynep Tanbay'ın hem kendi topluluğu hem Dostlar Tiyatrosuyla çalışmaları, Nazım Hikmet'in şiiri, Ruhi Su'nun türküleriyle dansı ; "İskemle" adlı eserle Bosna'ya düşen bombayı ya da gözaltında, hapiste, Mamak'ta ya da Guantanamo Kampı'ndaki işkenceyi sahneye taşıması sahneyi dönüştürebiliyordu...

    Üçünden verdiğim örnekler ilgiyle karşılandı. Almada Festivali onları dört gözle bekler oldu...

    Özetle, günümüzde tiyatro Stanislavski ve Brecht'ten bu yana çok değişti ve değişiyor...Değişmeyen ise yaratıcı güç...


  10. Yok Edilen Kültürlerin Sesi
    Anadolu'da kaç çeşit ırktan insan yaşıyor? Anadolu' da kaç çeşit dil konuşuluyor? Anadolu' da üzerinde yaşadığımız topraklar kaç çeşit kültürel zenginliği içinde barındırıyor? Ve Anadolu' da her geçen sene kaç çeşit millet, dil yok oluyor? Bu soruları düşünürken eminim duygularınız karanlığa gömülüyordur. 'Garaj İstanbul' kültürler arası kimlik oluşturan projesi 'Ashura' ile bugüne dek irdelenmeyen bir öyküyü sahnelerimize taşıyor. Türkiye topraklarında var olan milletlerin var oluş öyküsünü sunuyor izleyenlere.

    Nedir Ashura?

    Üç büyük dinde pek çok karşılığı olan ashura, hicri yıl takvimine göre Muharrem ayının onuncu günüdür. Bizim ashura ise, yüzlerce yıldır yok edilen “ötekiler” için bir taziyedir.

    Adı insanlık tarihi kadar eski ashura; yüzlerce yıldır, Anadolu toprakları üzerinde “homojen” bir toplum yaratma adına oradan oraya savrulan, zorunlu olarak göç ettirilen insanları, dilleri, dinleri, sürgünlerin göç yollarını, göç yollarında 12 dilde söylenen şarkılarla anlatıyor.

    Ashura; yüzlerce yılda oluşan sözlü miras ile resmi tarih bilgisinin müzik-tiyatro tanımı içinde yeniden sorgulanmasıdır.

    Yukarıdaki açıklamaların ışığında “Türkçe, İbranice, Süryanice, Rumca, Ermenice, Arapça, Zazaca, Pontus Dili'nde, Kıptice, Kürtçe, Lazca ve Sefarat Dili'nde söylenen 25 şarkı Anadolu topraklarının kültürel mirasına ışık tutuyor.
    Söylenilen her şarkı bir olayın gün ışığına çıkmasına neden oluyor.

    Rumca söylenilen parça Afyon'dan sürgün giden bir Rum'u; Arapça söylenilen “Meryem” şarkısı Osmanlı askerlerinin yarattığı bir aşk ayrılığını; Pontus Dili'nde söylenilen şarkıda safça işlenilen bir sevgiyi; Kürtçe dilinde söylenilen şarkılarda da ayrılığı, zumlu, aşkı işitebilir ve yaşayabilirsiniz.

    Mustafa Avkıran ile Gönül Avkıran' nın müziklere verdiği bedensel ritimler, sözlerin insan vücudu tarafından nasıl şekle dönüştüğünü gösteriyor izleyenlere. Kültürlerin Anadolu'daki yaşantısını şeklen görmek, kültürlerin yıllardır susturulmuş kimliklerini gün ışığına çıkarıyor. Her beden hareketi bir isyanı simgeliyor.

    1990'a Kadar Yaşayan Kültürler
    1923 yılında kurulan Cumhuriyet' ten 1990 yılına kadar yapılan nüfus sayımlarında “ana diliniz nedir?” sorusu Anadolu'da yaşayan insanlara soruldu. Sorulan her soru ile ortaya çıkan rakamlar, üzerinde yaşadığımız coğrafyada kaç çeşit dilin ve kültürün yaşadığını gösterdi bizlere. Ama yapılan her sayım azalan dilleri ve yok olan kültürleri de belirledi. Kademeli olarak asimile edilen kültürlere şahit olduk.

    Oyun bu noktaya kadar yapılan nüfus sayımlarını ve yaşayan dilleri rakamlarla sunuyor. Peki 90' dan sonra neler oluyor? Maalesef ki toplumu hızla tek dil çemberine iten 1980 darbesi meyvelerini topluyor. Diller kültürler kaderine terk ediliyor.

    2 perküsyon, 1 klarnet, 1 viyolonsel, 1 tambur, 2 oyuncu, 3 şarkıcı ve 12 dilde söylenen 25 göç şarkısıyla oluşan Ashura tarifi sıradan bir anlam ifade etmemektedir. İçerisinde onlarca besin maddesi olan yemek ve çoklu kültürlerin bir araya getirdiği topluluklar; yüz yıllardır bir arada yaşayan insanların kültürel barışı ile özetlenmektedir. Ama elbette güçlü olanın yok etmediği bir barış….

    2004 yılında 14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde ilk kez oynanan ashura, üç yıldır yurtdışında önemli festivallerde oynadı. Oyun seyirciler ve biz eleştirmenler tarafından olağanüstü bir ilgiyle izlendi. . Bu oyun 80 küsür yıllık cumhuriyeti meydana getiren -asıl kültürleri- izleyenlere sunmaktadır. Önümüzdeki yıl Avusturalya'dan Kanada'ya davetler alan ashura, Garaj İstanbul' da seyircisini bekliyor.

    Garaj İstanbul
    Tomtom Mah. Yeni Çarşı Cad. Kaymakam Reşat Bey Sk. No:11a 34433 Galatasaray-Beyoğlu / İstanbul
    +90 (0) 212 244 44 99
    +90 (0) 212 244 22 90

    Dip Not:
    Yok olan toplumlarda var olmaya çalışan kültürler dünyadaki en büyük acıları içerisinde barındırmıştır tarih boyunca…





  11. İzledim, Büyüye Kapıldım Garaj İstanbul, bu sezon yaptıkları çalışmalar ile Türk Tiyatrosu'na "yenilik" konseptini iyiden iyiye oturttular. Zaten sezon sloganları olan "kendini yeniye bırak" cümlesi, grubun iç dinamiğini nereden aldığını gösteriyor. Bu yenilik gayesi, onların sanatsal şekillenmelerini farklı kılıyor. "Güneşli Pazartesi" sanatsal amacı ön planda bir gösteri… Bugüne dek süre gelen dans gösterilerini de bir kenara itiyor. İzleyeni gösterinin içinde canlı tutuyor.

    Güneşli Pazartesi, güzel bir dans gösterisi olmasının yanında, fiziksel teatral gösterisi ile seyircileri büyülüyor. Sahnelerde erkek 'dostluk' kavramının böyle derinsel irdelendiğine şahit olmayan izleyici; karşısında 'sevgi' olgusunun yükselişine hayranlıkla bakıyor. Teatral dans gösterisinde oluşturulan bedensel figürlerden çok, müziğin insanlara bıraktığı muhteşem tat hatırda kalıyor. Seyirci, müziğin bedene söz geçirdiğini görüyoruz sahnede. İki dansçının özgür düşünceyle dostluk kavramını oluşturması, oyunu mükemmellik düzeyine çıkarıyor.

    Sözsüz Konu
    İki erkek aynı vapurda seyahat ederken, tesadüf icabı yüz yüze gelirler. Bu yüz yüze geliş, ilerleyen zamanlarda diyalog ötesi bedensel hareketliliğe neden olur. Her hareketin ritmik anlamı çerçevesinde, iki kişi arasında geçen diyalog ötesi figürler, 'arkadaşça' yakınlaşmayı ön plana çıkarır. Biri kaçsa da diğeri bu 'dostluk' belirtili yakınlaşmayı bırakmak istememektedir. Duyguların açığa çıkışı ile oyun netlik kazanır. Ve iki erkek arasındaki dostluk açığa çıkar.

    Psikanalist Doğrular
    Freud erkeklerin dostluk kavramında neden başarısız olduğunu incelerken 18 ile 26 yaşlardaki duygulara eğilir. -ki oyunda da bu böyle işlenmiş- Bu çağda birey ergenlikten yeni çıkmıştır. Ve karşı cinsin yakınlaşmaları o'nu boğmaktadır. Yakınındaki bireylerin ilgisine ihtiyacı vardır. Ergenlik krizinden yeni çıkan birey, sevgiyi alma ve verme gücüne sahiptir. Eğer bu alış-veriş gerçekleşmez ise psikolojik rahatsızlıklar baş gösterir. İyice yalnızlaşan erkek, çevresinden hızla kopar. Eğer bu dönem içinde 'dostluk' kavramı iyice belirgin bir dürtü halinde davranışa dönüşüyor ise, ilerleyen yaşantıda erkek; evlilikte, para kazanma durumlarında çok daha mutlu ve umutlu olur . Fakat genel olarak 'dostluk' kavramından uzak kalan bireyler, farkında olmadan karşı cinsi de kendinden uzaklaştırmaktadır. Hayatın her alanında sinirli, yaşamaktan zevk almayan birisi olup topluma hastalık yaymaktadır. Erkeklerin içine düştüğü çıkmazı incelikle ele alan Freud'un yaklaşımları, oyunda kendisine aynen yer buluyor. Şişirilen prezervatifler ve dalga geçilen 'sex' olgusu, iki erkeğin o güne dek yaşadığı cinsel sorunu da gün yüzüne çıkarıyor.

    Tensel yakınlaşmayla içindeki elektriği karşısına aktaran erkek için asıl olan duygu; dokunmanın verdiği hazla rahatlamadır. Sadece kadına dokunmakla cinsel duygularını rahatlatan iki birey, oyunda birbirleri ile giriştikleri rekabet duygusunun oluşturduğu her dokunuşta 'dostluk' duygusunun rahatlamasına ulaşıyorlar. İnsani boyutta, sadece çıkarsız bir yakınlaşmanın içine giriyorlar.

    Teknik Donanım
    Oyun başlamadan önce, kamerayla çekilip perdeye yansıtılan gerçek çekilmiş görüntüler, oyunun gizini arttırıyor. Birbirinden habersiz iki erkeğin farklı dünyalardan yola çıkarak vapura ulaşmaları ve dünyaya farklı açılardan bakmaları görüntülerde güzel irdelenmiş. Özellikle oyun esnasında giden vapurun görüntüsü ile oyuncuları birbirinden ayırmak imkansız… Gerçekle, dijital görüntü harika bütünleşmiş. İki oyuncuyu da bu düşüncelerinden dolayı kutlamak lazım.

    Oyuncular
    Güneşli Pazartesi, gösteri sanatlarındaki uzman kadrosu ile farklı projeler üreten Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu'ndan Bedirhan Dehmen ile çağdaş dans alanında yeni denemelerle faaliyetlerini sürdüren [laboratuar] üyesi Şafak Uysal'ı bir araya getiren bir fiziksel tiyatro çalışması. İki koreograf, ilk ortak çalışmalarında, kişisel deneyimlerinden ve tarihte yer etmiş arkadaşlık tahayyüllerinden hareketle yola çıkıyorlar. Bugüne dek görülmek istenmeyen 'erkek' duygusallığını irdeliyorlar. Ve bunu yaparken de inanılmaz derecede başarılılar. Oyunun müziklerini hem figürlerle beraber hem de gözleriniz kapalı dinleyiniz. İki oyuncunun sahnede gerçekleştirdiği bedensel teatral gösteride, müziklerin oyunun tekstini oluşturduğunu rahatlıkla göreceksiniz. Sözler ritim olup kulağınıza gelecek. Oyuncular bu ritmi bedenleriyle öyle güzel aktaracak ki karşıya, size düşen iki yetenekli dansçıyı, oyuncuyu hayranlıkla izlemek olacak.

    Güneşli Pazartesi, Garaj İstanbul'da seyircisi ile buluşmaya devam ediyor. Oyun yurt içi ve yurt dışı bir çok yerden övgü üzerine övgü aldı. Fakat böyle güzel bir dans gösterisine uzak kalan eleştirmen dostlarıma bir çift sözüm olacak: Belki şimdi beni anlayamıyorsunuz, ama sanat adına, tiyatro adına bu gösteriyi izlemeyerek çok şey kaybediyorsunuz.

    Oyun Garaj İstanbul'da…

    Tomtom Mah. Yeni Çarşı Cad. Kaymakam Reşat Bey Sk. No:11a
    34433 Galatasaray-Beyoğlu / İstanbul
    +90 (0) 212 244 44 99
    +90 (0) 212 244 22 90


    Dip Not
    Konu danstan açılmışken hemen sinemadan muhteşem bir dans şölenini söylemek istiyorum. Türkiye'de yeni ABD' de ve Avrupa'da 5 ay önce vizyona giren "Hair Spray" adlı filmi sakın kaçırmayın. Müziklerle oluşan dehasa dans gösterileri ve ırkçılığı yenen fikirsel bakış açısı ile bu film bir harika. Hem tiyatroda hem de sinemada iyi seyirler.
    __________________



  12. Bir ağaç ki köklerinde canların canını taşıyan, bir ağaç ki, onun acısıyla kendini yollara vuran bir ananın yoluna çıkıp, derdini anlatan. Bir ana ki, oğlunun ateşiyle yanıp tutuşan, onun canına, onun ruhuna, onun uğruna her şeyini feda eden….

    Turgay Nar'ın kaleminden çıkan, Hüseyin Köroğlu'nun yönetmenliğinde beden bulan “Divane Ağaç” oyunu, insan ruhunda uzun ve zorlu yolculuğun kapılarını açıyor. Bir annenin doğum sancılarını, sadece bebeğine değil, hayata karşı, kötülüklere karşı mücadelesini, bir hayalin, bir rüyanın içinde görüyoruz.

    Hikaye, Bereket Ana'nın rüyasıyla başlıyor. Hayatın iki kapısından ilkini, oğlunu dünyaya getirirken ve bu duyguyu yaşarken görüyoruz. Dünyaya gelen, hepimizin geldiği kapıdan geliyor ama bambaşka ruh kapıları açıyor hayatlarımıza.

    Yönetmen Hüseyin Köroğlu Bereket Ana'nın rüyasıyla bizi içimizde bir yolculuğa çıkarıyor. Oğlunu arayan biçare Bereket Ana'nın gözünden, dünyada maddenin kalabalığından boğulmuş bizlerin, içimize bakmamızı sağlıyor. Bereket Ana ile birlikte, arıyoruz kendimizi. İçimizde bir yerlerde kaybolan insanlığımızı, vicdanımızı ve kaybettiğimiz tüm değerlerimizi bulmak için sefere çıkarıyor. Attığımız her adım bir bilinmeze doğru itiyor bizi. Değil mi ki anlamaya çalıştıkça karışıyor aklımız, doğru yoldayız. Aklımızın esaretinden kurtuldukça ruhumuz özgür kalıyor. Ruhumuz özgür kaldıkça aklımız karışıyor. Aklımız karıştıkça ruhumuzun özünde ışığı görmeye başlıyoruz. Divane oluyoruz onun uğruna….

    Oyunda oğlunu arayan Bereket Ana, Tomris İncer, tecrübesinin, deneyim ve ustalığının tüm inceliklerini sergiliyor. Sahnede nasıl “olunacağına” dair örnek oluyor. Attığı her adım, her basamak, dengeli ve uyumlu. Onun yerine geçmemize izin verip, beraber yaşatıyor her şeyi.

    Oyunda çok önemli unsurlardan biri denge ve uyumdu. Sahnedeki bütün oyuncular, adeta Mevlana felsefesi gibi, dengeli bir oyunla, uyumlu hareketlerle “BİR” olmayı başarıyorlar. Sahnede kimse önde ya da geride olmadan, eşit bir paylaşımla, ekip olmanın verdiği rahatlıkla beden buluyorlar.

    Işığın ve müziklerin oyunun bütününe hizmeti de tam ve kusursuz. Özellikle nehirlerin ışık oyunlarıyla anlatımı, ağacın yine ışık ve gölgelerin oyunuyla anlatılması, hikâyeyi tamamlayıcı hale geliyor. Bütün bunlar ayrı ayrı düşünülmesi mümkün olmayan, “BİR” olmanın etkisiyle sahneye yansıyan güzellikler…

    Koreografiyi hazırlayan, oyun içinde de görev alan Özge Midilli'yi özellikle tebrik etmek gerekiyor. Bedenin tüm engellerini kırarak, oyun içinde aynı anda hareket eden, uyum içinde devinen bir hale getirmiş. Yılanların hareketinden, dervişlerin dönüşüne, albısların dansına bütün bedenleri çok dengeli kullanarak, dans ve tiyatroyu bir arada başarıyla örneklemiş.

    Yönetmen Hüseyin Köroğlu'nun şimdiye kadar sahnelediği birçok oyunda olduğu gibi savaş söylemi, bir yönetmen olarak doruğa ulaşmış durumda. Diğer sahnelemelerinde fiziksel savaş ve insan üzerinde etkilerini yansıtırken, “Divane Ağaç” ile hem fiziksel savaşı gözler önüne seriyor, hem de insanın içinde devam ettirdiği ruhsal savaşı da göstererek yeni bir yol çiziyor.

    Oyunun bir perdede, tek nefeste sürmesi, seyircinin dikkatini dağıtmadan, bir nefeste seyretmesi ve en önemlisi oyunun sonunda hiç ses çıkarmadan, düşünceler içinde salondan ayrılması, oyunun istediği mesajı ulaştırmış olmasını gösterdi. Mutlaka izlenmesi gereken, çok başarılı bir oyun.


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri