Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

Tiyatro denizimizin İstanbul l iman ına ken din i onarmış bir gemi daha yanaştı. Adı: Yasemin Yalçın Tiyatrosu. “Ken din i onarmış” diyorum , çünkü
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 3      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    --->: Eleştiriler

    Sponsorlu Bağlantılar




    Tiyatro denizimizin İstanbul limanına kendini onarmış bir gemi daha yanaştı. Adı: Yasemin Yalçın Tiyatrosu. “Kendini onarmış” diyorum, çünkü Yasemin Yalçın Tiyatrosu taaa 1991 yılında kurulmuş, üç oyunu sahneye taşımış bir kurumdu. Sonra, 12 yıl önce bir oyunun provasında Yasemin Yalçın'ın geçirdiği beyin travması yüzünden askıya alındı.

    Tiyatro denizimizde İstanbul limanına yanaşan gemide Yasemin Yalçın'ın ve İlyas İlbey'in tiyatroya dönüşleri kutlandı. Beyaz camdan, beyaz perdeden tanıdığımız “Şeker Kız” Şebnem Dönmez ve “Best Model” Alp Kırşan için “Tiyatroya Hoş Geldin” partileri verildi. Yirmi yıla yakın bir süredir Londra'da yaşayan, orada Genel Sanat Yönetmeni olarak çalıştığı tiyatrolara ödüller kazandıran “Çılgın Türk” Mehmet Ergen İstanbul'a geldi.

    Mehmet Ergen, Michael Frayn'ın “Oyunun Oyunu - (Noises Off) adlı oyununu (yanılmıyorsam 2003 yılında) Türkiye'de ilk kez İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nda dilimize çevirmiş ve yönetmişti. Aynı oyun Lale Eren'in çevirisi ve Müşfik Kenter'in rejisiyle Kent Oyuncuları tarafından da (yanılmıyorsam 1999 yılında) ve değişik tarihlerde İstanbul, İzmir, Trabzon, Adana Devlet Tiyatroları'nda sahnelenmişti.

    Olsun. Aynı oyun için, bir kez daha, bu kere de Yasemin Yalçın Tiyatrosu tarafından “perde” dendi.

    OYUNUN KONUSU
    "Oyunun Oyunu”, İngiliz gazeteci ve yazar Michael Frayn'ın ilkel, sıradan ve kaba güldürme öğeleriyle bezenmiş, kimi zaman da inanılırlığın sınırlarını zorlayan, ciddi bir havası ve iletisi bulunmayan, salt güldürme ereğini güden, incelikten hayli uzak, ama bol ödüllü üç bölümlük “sabun köpüğü” niteliğinde bir oyunu. Değişik, ama tam anlamıyla “deterjan” bir konusu var. Bir tiyatro topluluğu “Çırılçıplak” başlıklı bir oyunun provasını yapmaktadır. Oyunda, Roger (Serdar Tutumluer),arkadaşı Vicki'yi (Şebnem Dönmez) anahtarını emlâkçiden temin ettiği bir eve “atacaktır”. Ev esasında Brent çiftinin sayfiye evidir. Derken, farsın vazgeçilmez terslikleri başlar, öncelikle evin hizmetçisi Bayan Clackett (Yasemin Yalçın) evdedir. Vergi kaçakçısı Bu arada, Philip Brent (Volkan Severcan), karısı Flavia Brent (Gülen Karaman) ile gizlice evlerine gelir. Birbirlerinin farkında olmadan evde yaşayan bu çiftlere bir de eve giren Hırsız (İlyas İlbey) karışmaz mı!.. Vicki, Hırsız'ın kızı çıkmaz mı!..

    Yönetmen Lloyd Dallas (Kerem Atabeyoğlu) oyunun gidişinden memnun değildir, bu arada kaprisli ve kendini beğenmiş “esas oğlan”a repliklerini doğru söyletmeye çalışır, makyajıyla uğraşıp kendisini hiç dinlemeyen, bu arada birlikte yaşadıkları sarışın “saf” güzel Brooke'a (Şebnem Dönmez) sözünü dinletmeye uğraşmaktadır. Tiyatrolarda yaşanan zorlukların, tersliklerin, üzüntülerin altı yavaşça, fazla bastırılmadan çizilir, kırk sekiz saat uykusuz kalarak teknik işleri halleden, aynı zamanda sahne amiri de olan Tim (Alp Kırşan), provalar sürerken sahnedeki koltuğun arkasında uyuya kalır, falan...

    Oyun, ikinci perdede kulisteki aksamalarla, trüklerle süslenir. Garry (Serhat Tutumluer), Dotty'ye (Yasemin Yalçın) kur yaptığına inandığı Frederick'i (Volkan Severcan) neredeyse öldürecektir. Belinda (Gülen Karaman), o sabah karısından ayrılmış olan Frederick'i avutmaya çalışmakta ve sahneye çıkması için uğraşmaktadır. Lloyd, Brook'un gönlünü almak için gizlice oyuna gelir, aldırdığı çiçekler sürekli karışır, kaktüslerin dikenleri ellere, kaba etlere batar, alkolik aktör Selsdon (İlyas İlbey) ikide bir ortadan kaybolur, Yardımcı Sahne Amiri Poppy, Lloyd'dan hamiledir, oyun müthiş bir trafikle sürer, biter...

    YARATICI KADRO
    Mehmet Ergen'in “Oyunun Oyunu-Noises Off” çevirisine, bir lümpen sözcüğü olan “baydı”ya yer vermesi dışında kusur bulmam olası değil. Gerçi, günümüzün sözcük kirliliği içinde Garry'nin “...baydı yani”, Selsdon'un “...bayıyor” demesi devede kulak ya, neyse! Belki de bu sözcüğü, benim kulağımın dişlileri bir türlü öğütemiyor da ondan takıyorum. Efter Tunç'un ilk perdede yer alan sahne dekorunun, daha sonra yerini kulis dekoruna bırakmasını ve kulis dekorunun arkasına kurulan başka bir dekorda oyunun düşsel bir izleyici topluluğuna izlettirilmesindeki tasarım hünerini alkışlamamak olanak dışı. Her ne kadar Vicki'nin “vual” emprime desenli yazlık kostümünün altına siyah file çorap, siyah ayakkabı yakışmamışsa da Efter Tunç imzalı giysilerin de oyunu tamamladığını söyleyebilirim. Vicki'nin çorabı, ayakkabısı, sonraki tabloda siyah “body” iç çamaşırını tamamlayacak, tamam da, giysinin de file çoraba, ayakkabıya uygun olması gerekmez mi? Belinda'nın, kalçayı gizleyen giysisi, şapkası ve “baretli” ayakkabısıysa bütün olarak övgüye değer. Yakup Çartık'ın oyuna ışıklandırma yoluyla yorum katan ışık tasarımı; dekora derinlik, perspektif kazandırması ve oyuncunun üçboyutluluğunu sağlamasıyla başarıya ulaşıyor. İlker Sevüker'in ses tasarımı da iyi.

    YÖNETMEN OLARAK MEHMET ERGEN
    Mehmet Ergen'in rejisi, cana yakın ve istenilen ritmi yakalamış. Özellikle ikinci bölümde oyuncular nefes kesici bir performans sergiliyor. Mehmet Ergen, sahneye koyucu olarak bu sabun köpüğü metni ustalıkla yoğurmuş, metni sanki oyuncunun duygularında eritmiş. Üçüncü bölümü biraz fazla uzun tutmuş, ama gene de oyunun kolektif bir nitelik taşımasını sağlamış. İzmit sahnelenmesinde olduğu gibi termoforun içinde gene su yok! İlyas İlbey, televizyonu kucaklayıp kaldırırken, doğal bir televizyon ağırlığını taşıyor, Yasemin Yalçın sanki pamuk dolu bir kutuyu kucaklıyor. Neyse!.. Kişilikler, Mehmet Ergen'in yönetiminde bilinçli olarak öne çıkarılmadıklarından oyuncuların hepsi birbirini tamamlamakta. Yani, tümü genel anlamda iyi. Yasemin Yalçın, hedef olduğu her uyarıcıya rahat, zoraki olmaktan uzak bir tarzda tepki gösteriyor. Yasemin Yalçın, tiyatromuz için hiç kuşkum yok ki bir kazanç. Bir de, hiç değilse zamanla “Sürahi Hanım” tiplemesinden kurtulsa… İlyas İlbey “eh” kıvamında… Şebnem Dönmez, aslında olabildiğince zor bir işi başarıyor, dişiliğini hiç kullanmadan, cinselliği hiç duyumsatmadan Vicki'yi ve Brooke'u doğru yorumluyor. Güzelliği ve uyumuysa, plastik vücut estetiğine uygun.

    OYUNCULAR
    Kerem Atabeyoğlu her zamanki gibi yaratıcılığının tüm yollarını ve yöntemlerini zorlamakta. Serhat Tutumluer, dört yıl önce can verdiği karakter(ler)e fazla bir ekleme yapmamış, ama fiziksel açıdan olabildiğinde iyi. Gülen Karaman, hem Belinda'da, hem de Flavia Brent'de çizgiyi iyi yakalamış. “Küller Küllere Bir de Yolluk”tan bu yana umutlar bağladığım Evren Kardeş bu kere fazla silik bir Poppy. Volkan Severcan, tam bir komedi oyuncusu olarak, konular arasındaki bağlantıyı kendince başarıyla kurup, uygun yeğlemeleri yapıyor. Elde ettiği komik gerçeklerin altındaki dramatik yanı, izleyiciye ustaca aktarıyor. Alp Kırşan verileni eksiksiz yapmakta.

    Kısaca, Mehmet Ergen sahneye koyucu olarak oyuncuları beslemiş, canlandırmış, yüreklendirmiş, doyurmuş. Bütün bunları kotarırken, oyuncuların olmazsa olmazı olan, örneğin sahne tasarımındaki tahtayı, boyayı, çiviyi, ışığı; ne bileyim daha aklınıza ne gelirse, yani tüm maddi çevreyi hiç mi hiç cansız (inorganik) olarak görmemiş.

    Pekiii… Mehmet Ergen tiyatrosunun bilinmeyeni ya da görünmeyeni nedir diye sual ederseniz: “Önceden yapılan uzun ve ince hesaplar ile gizli uyum” derim.

    İzleyince sizinde göreceğinize ve bileceğinize bahse girerim…

    Paylaş Facebook Twitter Google

  2. Neil Labute, yeni dönem Amerikan Tiyatrosu' nun yetenekli yazarlarından bir tanesi. Mamet'in ince çizgilerinde yürüyor. Çok güzel bir dili var. Güncel konuları sahneye aktarırken öylesine bir tavır takınıyor ki; İngilizlerin dünya tiyatrosuna sunmaya çalıştığı bir takım akımları alt üst ediyor. Yazarı daha önce Hollywood' da bir çok kez izledik. “Lanetli Ada” adlı filmin hem senaryosunu yazan hem de filmi yöneten kişisiydi. Nicolas Cage' i filmde inanılmaz sürükleyici bir karaktere büründürmüştü. Yazarın en ilginç filmi “Tutku” dur. Cesurca çekilmiş sahneler; yerinde yönetim ve şahane oyunculuk Neil Labute' yi unutulmaz bir isim yapmıştı. Amerikan edebiyatında sıra dışı bir senarist, yazar, yönetmen kendisi. Ve şimdi şahane bir oyunu ile Türk Tiyatro severleri büyülüyor.

    Oyunu Yöneten Mehmet Ergen, Akbank Sanat'ın o yenilikçi tiyatro grubu olan “Yeni Kuşak Tiyatro” adlı gruba bu oyun ile can vermiş. “Can vermiş…” diyorum; çünkü bir tiyatro oyunu düşünün ki 'sinemografik tekniklerle iç içe' ve de inanılmaz başarılı. Bugüne dek izlediğiniz bütün oyunları bir kenara koyun, bu gösterimi tek başına bir köşede tutun. Emin olun, teatral tadı hiç bu kadar yaşayarak soluyamazsınız. 4 sahnede gerçekleşen gösterim, oturduğunuz koltukla nefes aldığınız alan kadar yakın size. Ve olaylar sizin de içinde bulunduğunuz bir duygu yoğunluğunda yaşanıyor.

    Tiyatroda Sahnenin Değişimi
    Bu oyun bize bir tiyatro sahnesinin her yer olabileceğine işaret ediyor. Oyun içinde üst katlara çıkarak seyircinin durmadan sahne değiştirmesi; değiştirilen her sahnede olayın bir evresinin yaşanması Yöneten Mehmet Ergen' nin dahice düşüncesidir. 4 ayrı sahnede gerçekleşen gösterim, biz eleştirmenleri de durup düşünmeye itiyor: Yeni dönem tiyatroda sahne, kostüm, ışık, oyuncu nasıl olmalı? Mehmet Ergen bu sorduğum soruların cevabını “Şeylerin Şekli” nde veriyor. Yenilikçi tiyatronun nasıl olması gerektiğini detayıyla anlatıyor. Bu kritiğim dilerim yenilik gayesi taşıyan grupların da ilgisini çeker.

    Şeylerin Şekli Konu
    "Heykeltraş” Jenny, üniversitede bitirme tezini ilginç bir konu üzerine seçer. Bir erkeği ele alıp o' nu ilk tanıştığı günden bu yana irdeleyerek, yaşamını, geçirdiği evreleri tek tek sunum halinde insanlara gösterecektir. Bu çalışmasını da sanat adına gerçekleştirecektir. Adam, bu iş için biçilmiş kaftandır. Jenny, işine başladığında bazı durumları göz ardı etmiştir. Her insani ilişkide beliren sevgi, aşk, hoşlanma duyguları; ödevle beraber iyice ayyuka çıkmıştır. Adam, Jenny'e karşı safça duygular besler. Hatta yakın arkadaşları Eveyln'i ve Philip' i bile Jenny'e duyduğu aşk yüzünden harcar. Dostluk, arkadaşlık ilişkilerini bir kenara iter. Artık yaşamının merkezinde Jenny vardır. Peki Jenny için yaşamın merkezi neresidir?

    Oyunu hem çeviren hem de yöneten Mehmet Ergen, bu ilginç, karmaşık konuyu duygusal boyuttan uzak tutarak yönetmiş. Daha çok sorgulamalar içinde oyunu izleyen seyirci; insan olmanın getirdiği bir takım duyguları irdeliyor sahnede. Günümüz genç kuşağının yaşadığı “duygu çıkmazları” da oyunda epeyce sorgulanıyor.

    Harika Dörtlü
    Jenny rolünde oynayan Esra Bezen Bilgin rolünün psikodinamik yapısını çok iyi tahlil etmiş. Oyun içinde oyun gerçekleştirirken 'acıma' duygusunu silip atıyor. Seyirciyi şüphe içinde bırakmadan rolüne devam ediyor. Amacına ulaşmak için attığı her adımda; izleyen, oyunun sonrası için ne olacak kaygısına varıyor. Özellikle de oluşturduğu sergide, karşılıklı konuşmalardaki 'mantık' vurgusuna hayran kaldım. Adam rolünde Bartu Küçükçağlayan iyi bir karakter oyuncusu olduğunu kanıtlıyor. Oyun içinde değişim gösteren karakterinin bütün davranış motifini eksiksiz aktarıyor. Sağlam oyuncu kendisi. Tek takıldığım sahnesi, öpüşmeler esnasında olayı yaşayamıyor. Belki de her gösterimde tekrar edilen bu olay, Sevgili Küçükçağlayan' da bir bıkkınlık yaratmıştır. Kim bilebilir?... Eveyln' da Betül Çobanoğlu, geçmişi ile hesaplaşan ve yeni aşkı Philip' le evlilik hazırlıkları yapmaya çalışan bir karakteri oynuyor. Oyunun her karesinde başarılıydı. Philip' te rol alan Deniz Celiloğlu ekip başarısına büyük katkılar yapıyor. Esra Bezen Bilgin ile girdiği ikili polemiklerde sinirini iyi yansıtıyor.

    Sinemografik Teknikler
    Oyunun yazarının Hollywood' da senarist olması ve filmler de oynaması oyunun sinemaya kaydığını gösteriyor. İn Yer Face akımının etkileri gözükse de oyunda, oyun için asıl olan sinemadan devşirme tekniklerin varlığıdır. 4 ayrı sahne var demiştik oyunda. Müze, ev, sergi salonu ve su altı evlilik bölümü. Her sahne sinemadaki bölümler gibi müzikli geçişlerle sağlamlaştırılıyor. İzleyen sahnelerin içine doğru çekiliyor. Yaşanılanlar gerçekçi aktarılıyor sahneye. Neil İrish'in dekor kostüm yapısını bu doğrultuda oluşturmuş. Işık da Yakup Çartık da bu tekniğe ayak uydurmuş. Zaten Yöneten Mehmet Ergen' nin başarısı ekibin tamamına yayılmış. Müzikler de gösteriye muhteşem tat katmış.

    Şaşırtıcı Final
    Oyunda, Jenny' nin Adam'ın kulağına söylediği şey ne idi? Ortada yaşanılanlar tamamen yalan mıydı? Kurmaca mıydı? Planlı mıydı? Oyun içinde oyunda başka bir oyunda mı vardı? Peki Jenny ile Adam kavgalı iseler neden düğün sahnesinde beraberlerdi? Yatakta Jenny, Adam'ın kulağına ne demişti? Hala düşünüyorum. Burayı tam olarak çözmüş değilim. Fakat şunu biliyorum, oyunun finali insanı cezp ediyor. Ve düşündürüyor.

    Oyun her Çarşamba Akbank Sanat'ta sahneleniyor. Şunu da unutmamak lazım, oyunun asıl metininde inanılmaz küfürler buluyordu. Sevgili Mehmet Ergen, konuyu Türkçe'ye çevirirken küfürleri epeyce sadeleştirmiş. Bu bazı gruplara dilerim büyük bir ders olur. Oyunu nasıl izlenir bir hale getiririz fikri, dilerim her grup için temel düşünce olur. Yoksa 2 saat boyunca küfürlü bir gösteri bu güzelim oyunu mahvedebilirdi. Sinemografik tekniklerle yapılan bu şahane gösteriyi mutlaka izleyin.

    Dip Not
    Tiyatro Anadolu' nun yeni oyununu çok merak ettim. Geçenlerde sitelerinden gördüm yeni oyunlarını. Yakın bir zamanda Eskişehir'e gider isem muhakkak izleyeceğim oyunlarını.


  3. Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ oyunu üzerine yapacağımız incelemenin ilk bölümünü oluşturan bu yazımızda oyunu, J. M. Synge'in “Denize Giden Atlılar” (Riders to the Sea) adıyla dilimize çevrilen eseriyle karşılaştırmalı olarak okumaya çalışacağız. Çığ'ın daha ilk satırlarında kafamda canlanan bu düşünce, üslupsal benzerliklerin neden olduğu basit bir çağrışım olarak değerlendirilebilir ilkin. Ancak, iki oyun arasında bağ kurmamızı sağlayan asıl öğeler, metinsel benzerliklerin çok ötesinde, oyun yazarlarının ortak bir temayı ele alırken gösterdikleri farklı sanatsal yaklaşımlarında yatmakta. Diğer bir deyişle, yazımızın odağında metinsel benzerliklerden daha çok, yazarların sanatsal bakış açılarındaki farklılıklar ve bunların dramaturgi çalışmaları üzerindeki muhtemel etkileri yer almakta.

    İncelememize başlamadan önce, karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının günümüzdeki yeri ve önemi üzerinde kısaca duralım. Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının temel amacı, farklı dillerde yazılmış eserleri düşünce, konu ve biçim yönünden incelemek, aralarındaki ortak noktalar ile benzerlikler veya farklılıkları tespit ederek bunlar üzerine kuramsal yorumlar getirmektir. Karşılaştırmalı edebiyat incelemeleriyle tanışmam, yüksek lisans çalışmalarım sırasında Prof. Dr. A. Deniz Bozer hocamız sayesinde oldu. Dünya tiyatrosundan farklı metinleri incelediğimiz derslerde, Haldun Taner, Mehmet Baydur gibi edebiyatımızın seçkin yazarlarını Lorca, Pirandello, Strinberg'le yan yana okuma olanağı bulduk. Farklı kuramsal yaklaşımlar üzerine değerlendirmeler yapmak tiyatroya bakış açımızı zenginleştirmiş, ayrıca iyi bir tiyatro izleyicisi/okuyucusu için gerekli olan altyapıyı kazandırmıştı bizlere. Ancak, karşılaştırmalı edebiyatı sadece kuramsal bazda değerlendirmek sığ bir bakış açısı olur çünkü farklı ülkelere ait edebiyat eserlerini incelemek, bu eserleri kendi ülkesine ait eserlerle karşılaştırmak, kişiyi birçok anlamda “öteki” olarak gördüğü kültürlere yaklaştırır, faklı düşünce ve ahlak anlayışlarına saygı duymayı öğretir. Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının gördüğü ilginin bu kültürler arası etkileşimden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.

    Tuncer Cücenoğlu ve J. M. Synge
    İki farklı dilin, kültürün ve coğrafyanın yoğurduğu oyun yazarlarıdır Synge ve Cücenoğlu. Biri İrlanda'da doğmuş büyümüş ve henüz yirminci yüzyılın başlarında 1908'de hayata gözlerini yummuş; diğeriyse 1944 yılında Anadolu'nun orta yerinde dünyaya gelmiş, yirmi birinci yüzyıla şahitlik ediyor ve hala üretiyor. İki yazarı, ait oldukları zamanın ve coğrafyanın ötesine taşıyan, deyim yerindeyse sanatsal bir tutulmada birleştirense insanoğlunun doğa karşısındaki varoluş mücadelesine duydukları ilgi. Denize Giden Atlılar ve Çığ, bu ilginin ürünleri. Gerçek öykülerden yola çıkılarak kaleme alınmış oyunlar, kar ve dalgaların arasında yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanların çektikleri acıları resmediyor. Çıkış noktalarının bu denli benzerlik göstermesine karşın, yazarların bu ortak temayı oyunlaştırırken izledikleri yol birbirinden oldukça farklı. Yazımızın geri kalan bölümünde yazarların farklı sanatsal bakış açılarını ve bunun sahne metni üzerindeki etkilerini tartışmaya çalışacağız.

    Denize Giden Atlılar, İrlanda'nın batı kıyısı açıklarındaki Aran ada grubunda yaşayan insanların trajik yaşam öykülerinden bir kesit sunuyor. İrlanda'ya uzaklığı nedeniyle, İngiliz sömürgeciliğinin etkilerine kapalı olan adalarda, geleneksel hayat tarzı hüküm sürer. Geçimlerini balıkçılık ve canlı hayvan ticaretinden sağlayan ada sakinlerinin dış dünyayla tek bağlantıları denizdir. Ancak, sarp kayalıklarla çevrili kıyılar, bu umut kapısını, ada halkının kaderini çepeçevre saran mavi bir ölüm kuşağına dönüştürür. Denize verilen canlar, adada varolmanın doğal bedelidir. Ölüm haberleri sıradanlaşır ve kuşaktan kuşağa aktarılmak üzere toplumsal hafızaya kaydedilen öykülere dönüşür.

    Synge'in tek perdelik oyunu, adada yaşayan bir ailenin trajedisini yansıtır: Maurya (Anne), Michael (ailenin en büyük oğlu), Bartley (ailenin en küçük oğlu), Cathleen ve Nora (ailenin kızları). Cathleen ve Nora'nın ölü bir denizciye ait olduğu tahmin edilen giysilerin bulunduğu bir paketi açmaya çalıştıkları sahneyle başlar oyun. Giysilerin dokuz gündür kayıp olan kardeşleri Michael'a ait olmasından kuşkulanırlar, ancak kesin yargıya varmadan önce giysileri incelemek isterler. Bunu büyük bir gizlilik içinde yapmalıdırlar çünkü, dört oğlunu ve kocasını denize kurban veren annelerinin yeni bir acıya daha katlanacak gücü kalmamıştır. Ne var ki, onlar daha bu durumu çözüme kavuşturamadan, küçük kardeşleri Bartley, Galway'deki pazara gitmek için denize açılacağını söyleyerek, evden çıkar. Maurya, hayatta kalan tek oğlunun arkasından giderek, onu bu fikirden vazgeçirmeye çalışır. Annelerinin yokluğunu fırsat bilen kardeşler, paketi açar ve giysilerin Michael'a ait olduğunu görürler. Tam bu anda Maurya, korku içinde odaya girerek, Michael'in hayaletini Bartley'in atının üzerinde gördüğünü ve Bartley'nin de kardeşiyle aynı sonu paylaşacağından emin olduğunu söyler. Kız kardeşler, giysileri annelerine gösterip kayıp kardeşlerinin öldüğünü anlatmaya çalışırlarken, Bartley'nin denize inen kayalıklardan düşerek öldüğü haberini getirir komşular. İki oğlunun ölüm haberini neredeyse aynı anda alan Maurya yıkılır. Komşularıyla birlikte ağıtlar yakar ve cenaze hazırlıklarına başlar. Oyun, Maurya'nın şu sözleriyle son bulur:

    Hepsi yitip gitti. Denizin bana yapabileceği hiçbir şey kalmadı artık…. Hiç kimse sonsuza dek yaşayamaz. Bu düşünceyle huzur bulalım.

    ["They're all gone now and there isn't anything more the sea can do to me. . . . No man at all can be living forever and we must be satisfied."]

    Synge'in Aran adalarına özgü inanış ve kültür öğelerini ön plana çıkardığı oyun, keskin gözlem gücüne dayanan gerçekçi bir bakış açısını yansıtıyor. Oyunun yazım sürecinin, günümüzün belgesel filmleriyle benzerlikler taşıdığını söylemek mümkün. Aran adalarına özgü şive ve kültür özelliklerinin sıklıkla tekrarlandığı metin bu tespitlerimizi büyük ölçüde doğruluyor. Çeşitli kaynaklarda yer alan bilgilere göre Synge, Aran adalarını toplam beş kez ziyaret etmiş. Edward J. O'Brien yazarın oyunu, adalardaki ikinci gezisi sırasında şahit olduğu bir hikayeden esinlenerek kaleme aldığını belirtiyor. Ancak, Synge, sadece gerçek bir hikâyeden esinlenmekle kalmamış, esin kaynağı olan coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı bir metin oluşturmuş.

    Bu noktada yanıt bulmamız gereken asıl soruya dönelim: Synge'in gerçekçi bakış açısının dramaturgi çalışmaları üzerindeki etkileri neler olacaktır? Denize Giden Atlılar, hem dilsel hem kültürel anlamda belirli bir coğrafyayı işaret eden bir metin sunuyor. Bu tür metinsel sınırlandırmalar, en basit ifadesiyle, oyunun, deneysel sahne yorumlarına direnç göstermesine neden olacaktır. Bu, metnin farklı sahne yorumlarına bütünüyle kapalı olduğu anlamına gelmez elbette. Burada vurgulamaya çalıştığımız nokta, oyunun bütününe hakim, tek tematik izlek olan “doğa - insan” çatışması ve İrlanda kültürüne yapılan açık göndermelerin, sahne metnine doğrudan yansıyacak bazı değişmez öğeleri beraberinde getirmesidir. Bu noktadan hareketle, Denize Giden Atlılar'ın ilk referans noktasına geri dönen, yazar merkezli, “kapalı” bir metin olduğu söylersek yanılmış olmayız.

    Daha önce belirttiğimiz üzere Tuncer Cücenoğlu, Çığ adlı oyununu benzer bir esin kaynağından, gerçek bir hikayeden yola çıkarak oluşturmuş. Yazar, oyunun esin kaynağı olan hikâyeyi yönetmen dostu Yusuf Kurçenli'den duyduğunu belirtiyor. Kurçenli, film çekimi için gittiği Doğu Anadolu'da şaşırtıcı bir olayla karşılaşır. Çevresi dağlarla çevrili bir yerleşim biriminde yaşayan insanlar, çığ tehlikesi yüzünden yılın dokuz ayını ölüm sessizliği içinde geçirir, kalan üç ayda ise düğün derneklerini yapar, doğumlarını gerçekleştirirlermiş. Yani, yılın üç ayına sıkıştırılmış bir yaşamdır söz konusu olan. Kendisini çok etkileyen bu öyküden bir oyun çıkarmayı düşünen Cücenoğlu, Synge'den daha farklı bir yol tutar kendisine. Ne Synge gibi hikayenin geçtiği bölgeyi ziyaret eder, ne metninde bu bölgeye ait kültürel öğeleri kullanır. Onun aradığı, ayrıntılara dayalı, belgeleyici bir geçeklik anlayışından öte, evrenseli yakalamayı amaçlayan simgesel, şiirsel bir anlatıdır. Cücenoğlu, bu anlayışla sürdürdüğü sanatsal arayışlarını şöyle özetliyor:

    … bu durum, nasıl anlatılabilir, nasıl biçimlendirilebilirdi? Bu durumdan sağlam, seyircilerin sıkılmadan izleyeceği bir öykü nasıl oluşturulabilirdi? Sahneye uygulanabilirlik bağlamında neler yapılmalıydı? Kaldı ki durumu yalnızca bir doğa olayı olarak ele almak ne kazandırırdı yazacağım oyun metnine? Evrensele giden yolda nasıl yararlanabilirdim bu durumdan? İşte bu ve benzeri sorularla çıktım yazma serüvenime… Ve kurdum tümcemi:

    Yalnızca bir doğa olayı değildir çığ…
    Belki de biz yarattık bu korkuyu beyinlerimizde…

    Oyunun önsözünden yaptığımız bu kısa alıntıdan da anlaşılacağı üzere, yazım süreciyle birlikte çığ kavramı, yazar için bir doğa olayı olmaktan çıkarak güçlü bir metafora dönüşür. İnsanların kafalarında yarattıkları ve esiri oldukları korkuları yansıtan, adı konmamış, sınırları belirlenmemiş bir metafor olan çığ, metinsel düzeyde ele alınması gereken bir olgudur artık. Cücenoğlu oyunun zamanını “günümüz,” mekanını ise “herhangi bir ülke” olarak belirleyerek metaforik anlatının gücünü pekiştirir. Sonuç olarak, ortaya okur/yönetmen merkezli, farklı okumalara ve sahneleme biçimlerine açık bir metin çıkar. Bu yönüyle Çığ'ın, Arthur Miller'ın Cadı Kazanı (1953) oyunuyla kıyaslanabilecek bir anlam zenginliğine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Miller'ın ünlü eseri gibi, Çığ da yönetmenin metne yüklediği anlam çerçevesinde kendisine yeni bir referans noktası oluşturarak, günceli ve evrenseli aynı sahnede buluşturmayı başaran bir oyun.

    İnsanoğlunun binlerce yıldır süren varoluş mücadelesini konu alan iki oyunu karşılaştırmalı olarak okumaya çalıştık. İnsanoğlu bu mücadeleden sağ çıkmayı başarmıştır başarmasına, ama çok ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştır. Her iki oyunun dile getirdiği trajediyi Can Yücel'in mısralarıyla özetleyelim: “hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz./bir ömür karşılığı, bir ömür yani.” Aran adalarındaki halkın da, Doğu Anadolu'daki insanlarımızın da, bizlerin de ödediği, ödemekte olduğu bedel budur işte. Ancak, iki yazar arasındaki benzerlik bu noktada son buluyor. Synge, çetin doğa koşullarına rağmen yaşama tutunmaya çalışan insanların acılarını mümkün olduğunca gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtmayı seçerken; Cücenoğlu bir doğal afeti insanoğlunun korkularını yansıtan bir metafora çevirerek hem anlatı, hem sahneleme anlamında çok daha zengin bir metin oluşturmayı başarır. Bu farklı sanatsal yaklaşımlar, dramaturgi çalışmalarına da etki eder. Synge'in gerçekçi yaklaşımı, yönetmeni çeşitli açılardan kısıtlayan, yazar merkezli bir metin ortaya koyarken; Cücenoğlu'nun metaforik anlatım tarzı ise okur merkezli, deneyselliğe açık bir metin sunar. Yazımızın başlığında belirttiğimiz üzere, Çığ hakkında söyleyeceklerimiz bu kadarla sınırlı değil. Bu karşılaştırmalı okumadan çıkaracağımız sonuçlardan, Ayşe Emel Mesci'nin bu sezon Ankara Devlet Tiyatrosu için hazırladığı Çığ yorumunu ele alacağımız bir sonraki yazımızda yararlanacağız. O zamana kadar tiyatro dolu günler dilerim.


  4. Okur-yazar olmanın, bilgi birikimiyle donanımın ve kendine özgü duyarlılığının sonucunda, ne yazık ki sistemin içinde yer alamayan kişilerin yazarıdır Özen Yula. Toplumun çeşitli katmanlarından karakterleri okuruna/seyircisine tanıtır, tanıştırır; çürümeyi, tükenişi bıkmadan usanmadan anlatır. Kişileri genellikle güçsüzdür Yula'nın ya da o öylelerini seçer. Aralarında, kendilerini öldürebilecek gücü bulamayanlar “bile” vardır. Başkasından, başkalarından yardım umarlar hep. Yeri gelir “karton” tiplere de can vermiştir Özen Yula. Bana sorarsanız, esasında 1980 sonrasındaki aydın karamsarlığını kaşımak istemektedir.

    ÖZEN YULA'NIN OYUNU BAKIRKÖY'DE
    Yazarımız, bu kez bir “Pop Art” denemiş. Nedir “Pop Art” dediğimiz? II. Dünya savaşından sonra meydana gelen köklü değişimlerin bir getirisi değilse nedir “Pop Art”? Tüketimi çekici hale getirmek için reklamlar, renkli afişler, hatta resimli dergi ve romanlar bile kullanılmaya başlanılan bir tür değil midir? Öyleyse sanat, tüketime meze yapılacaktır. Sanat, reklama katık edilecektir. Sanat, artık sadece bu amaçlarla doğacak ve gelişecektir. Özen Yula, sırtını bu türün özüne dayar ve “Gözü Kara Alaturka”yı yazar.

    Bakırköy Belediye Tiyatrosu yapımı bu oyun için mizah, arabesk, şiddet, seks, Yeşilçam karışımından oluşan, 80'li yılları anlatan hüzünlü bir kara komedi deyip geçebiliriz. Dilin kemiği yok ya, toplumsal ahlakın çifte standartlarını eleştiren bir oyun diye de tanımlayabiliriz. Konusunu, Harbiye'deki bir evin yatak odasında yolları kesişen, hepsi de karanlık birer geçmişe sahip kahramanların kendilerinin ve toplumun değişimiyle yüzleşmeleri diye de özetleyebiliriz. Ama bana sorarsanız, içini deşmeden geçmemeliyiz.

    GEÇER MİYİM HİÇ
    Geçmemeliyiz, en azından, kimilerinin vazgeçilmez şakşakçısı, tiyatro sanatının haini, eleştirmen kimlikli, kimliksizler cenahından soyaçekimli bazı ablalarım, ağabeylerim, bacılarım, kardeşlerime inat ben deşmeden geçmeyeceğim. “Gözü Kara Alaturka”, aydınların dile pelesenk ettikleri söylemlerin daha alt düzeydeki okur-yazarlar tarafından nasıl sahiplenildiğini gözümüze sokan bir oyun. Medyanın öğrettiği Türkiye sorunlarını, alt düzeydeki okur-yazar takımı da öğrenmekte, bilmekte artık. Örnek vermek gerekirse, İstiklal Caddesi'nde bir barda garsonluk yapan Süha: “… Mesela öğrencilerin dayak yemesinden, birbirlerini yaralamalarından konuşalım mı? Ya da dama çıkıp çocuklarını kendilerine siper eden, evlerinin yıkılmamasını isteyen insanlardan? Ya da köprüye çıkıp, intihar edeceğim diye bütün gazetelere ve televizyon kanallarına çıkanlardan? Ya da maskeleri yüzlerinde gezen siyasetçilerden konuşalım istersen,” der. Bu bir anlamda durum, kişilik, olasılık sergilenmesidir. Yazarın, çözümlemeye başlama arifesidir. Çözümleme, hiç kuşkusuz, kendi aydın duruşu ile hesaplaşmasını da beraberinde getirecektir.

    Oyunun bir diğer karakteri “Duyarlı Deli” Rüstem'in bir bilinçlenme serüveni vardır, Özen Yula Rüstem'in ağzından anlatır. Rüstem'in o pek bilinen mahalle delikanlısı yönü de kaybolmamıştır daha. Özgürce konuşmak için, bu ülkede ya deli olmak gerekmektedir ya da hapislere girmeyi göze almak... Paranoid-Skizoid Rüstem, mahalle delikanlılığı ile aydın arasında kalmış bir kimlikle tanıtılır seyirciye. “Gazetelerdeki haberleri boş ver sen,” deyiverir. “Gerçekte var olan durum, orada, yazanın isteğine göre değişiyor. Bambaşka gerçeklikler çıkıyor ortaya. Yazanın birikimi, kültürü, romantizmi ya da hırsı neyse, sen onu okuyorsun. Gerçekte var olan veya olmuş olanı değil! Bambaşka gerçeklikler... Bugün, bu şehirde aşk, vahşi kapitalizmin izin verdiği kadar vardır. Vahşi kapitalizm öyle gerektiriyorsa, aşıklar ölür veya öldürülür. Hepsi bu!” Rüstem, hem kendi egosunu, hem de “nesne temsilcilerini” iyi ve kötü olarak bölünmeye uğratır. Yıkıcı itilerini kendine zulmettiğini duyumsadığı kötü nesneye yansıtarak ele alır.

    BU DÜNYA BATSIN MI, YARINLARA SARKSIN MI?
    "Gözü Kara Alaturka”da, üç potansiyel katil; Süha, eski konsomatris Gönül ve raporlu deli Rüstem, sıkışıp kaldıkları apartman dairesinde alaturka bir hesaplaşmaya girişirler. Özen Yula'nın oyunlarında birden fazla anlam yüklenen ölüm, bu kere de ortaya çıkar. Özen Yula'nın alıştığımız “İnsan doğar ve ölür” söylemi, neredeyse: “Önce en doğal anlamıyla ölüm vardır”a dönüşür. Her tutkuda bir ölüm olmalıdır. Ve oyun toplu katliamla son bulur: Ölmeyen tek kişi, katliama yol açan “muhbir” Gönül'dür. Oysa, vurdumduymazlık ona da ölümü getirecektir ya da Gönül'ü ölüme götürecektir. Ancak yaşadıkları Gönül'ü daha da vurdumduymaz yapar. Gönül, nelere yol açtığının asla farkında değildir ki! “Ne gereği vardı,” der. “Herkes öldü!... Halbuki, güzel güzel yaşayabilirdik.” Ölüm, daha çok bir kurtuluşu, çöken, çürüyen bir yapının dışına çıkma çabasının son basamağı gibi biçimlenir. Bu dünyada bir araya gelemeyenler ancak ölümle birlikteliklerini sağlayabilirler. İnsan, kapandığı/kapatıldığı dört duvarın dışına ölümle ilk adımını atar, temelsiz “bilinçlenme” yok olur, bilgi ve yaşantı zaten “alaturkalaşmıştır”, özgürlük ölümle gelir, ölüm kurtuluşun göbek adıdır. Kaderciliğin, uyumsuzluğun ve yabancılaşmanın şarkısı “Batsın Bu Dünya”nın tam da sırasıdır.

    SÖZCÜKLERDEN DAHA AÇIK, DAHA SEÇİK NE OLA Kİ!
    Oyunun özü bence bu. Şimdi gelelim sadede. Yani işin tiyatro yanına. Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nda oyunu Levent Tülek sahneye koymuş. Mizansenine şarkılar döşemiş. Metni “Pop Art”a yaslamamış. Tiyatronun alanının psikolojik değil, plastik ve fiziksel olduğunun bilinci içinde çalışmış. Keşke absürd bir reji deneseymiş. Tiyatronun fiziksel dilinin sözcüklerin diliyle aynı psikolojik çözümlemelere ulaşıp ulaşmayacağını, duyguları ve tutkuları sözcükler gibi dile getirip getiremeyeceğini öyle pek derinlemesine düşünmemiş. Ama sözcüklerin üstlenemediği, jestlerin ve uzamdaki dilin niteliklerini taşıyan her şeyin, sözcüklerden daha açık ve seçik bir biçimde bir tavra erişeceğine yazarın işaretleri doğrultusunda inanmış. Eriştiği tavrın, düşünce ve zekâ alanı içinde var olup olmadığını iyi araştırmış, bulmuş, çıkarmış.

    BEHLÜL TOR'UN DEKORU
    Dekor tasarımını yapan Behlül Tor'un dekoru bence metne ve oyuna katkı sağlamıyor, keşke “Pop Art” deneseymiş, soyut ya da absürd çalışsaymış Özen Yula'nın bu oyundaki çizgisine daha iyi yardımcı olurdu kanısındayım. Siyah saten çarşaflı, bronz başlı yatak, İstiklal Caddesi'nde bir “café”de garsonluk yapan Süha için pek lüks değil mi? Ayçın Tar'ın kostümlerine iyi diyeceğim. Yüksel Aymaz, sahne, dekor, fon ya da oyuncular üzerine yansıtarak kullandığı “gobo”ların da yardımıyla etkili görüntüler üretmiş. Oyuna yorum, dekora derinlik, oyunculara üçboyutluluk sağlayan bir çalışma Yüksel Aymaz'ın ışık tasarımı.

    OYUNCU KADROSU
    Yatağın altındaki Ceset'te Kadriye Çetinkaya'yı küçük rolde de ya da hiç hareket etmeden de başarı elde edilebileceğine inanması açısından kutlamam gerekiyor. Figen'de Füruzan Aydın kendisine ne verilmişse almış ve iyi de değerlendirmiş. Aytekin Özen, Rüstem'e can üflerken, karakteri kendine mal etmekte. Bir anlamda, Özen Yula'nın sözlerini sayfalardan sıyırıyor. Ali Rıza Kubilay, Süha'yı olamazcasına abartmış. Ama ne abartma! O ne gürültü, o ne canhıraş bağırtı öyle! Kubilay, Süha'nın komik ve ciddi özelliklerini iyi bilememiş, yani incelememiş, yorumlayacağı özellikleri kavrayamamış, ikisi arasındaki farklılığı ortaya çıkartamamış. Mert Asutay, Barbaros'un buğdayını ve samanını çok iyi ayırmış, ayıklamış, artistik benliğinin süzgecinden geçirdikten sonra elde ettiği özneyi seyirciye aktarmayı başarmış. Gönül'ü canlandıran Nurhayat Atasoy ise, oyunun komedi unsuruna olan etkisini oyun boyunca bütünüyle planlamamış, ama oyunu seyirci önünde kontrol altına almayı başarıyor. Jest ve mimiklerinin yanı sıra, sahne üzerinde gerçekleştirdiği hareketler gerçeğe olabildiğince yakın. Gel gelelim, ikinci perdedeki sarhoşluk tablosunda doğallığını yitiriyor, inandırıcılığı kalmıyor.

    O halde ne yapmalı?

    Nurhayat Atasoy, bunu bana değil, elbette Levent Tülek'e sormalı.


  5. Bize bişe lazım
    Size de mi lazım
    Aman neme lazım…

    Bir öykücü, bir oyun yazarı, bir şair, bir devrimci, bir baba; kimsesiz çocukların ve bir insan; Aziz Nesin… Dünyaca tanınan büyük gülmece ustası Aziz Nesin'in öykülerinden sahneye uyarlanan ''Zamazingo'' oyunuyla Trabzon Şehir Tiyatrosu seyircilerine merhaba demenin haklı sevinci ve gururu içinde…

    Tek bir öyküsüyle bile sistemin aksaklıklarını, saçmalıklarını gözler önüne seren büyük usta, öyküleriyle sadece sistemi sorgulamakla kalmaz toplumun, bireylerin içinde bulunduğu bilinçsiz, sorgulamayan, vurdumduymaz davranışları güldürerek anlatarak; kendimizle, sistemle, toplumla yüzleşmemizi sağlar.

    Karanlıkta duyulan ayak sesleri ve gülüşmelerle başlayan oyun Nesin'in bildik öyküleri ''Merhaba''yla hayat kazanır ve ''Selam''la biter. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşabilmek için topluma ne gereklidir? Gibi soruların cevaplarını arayan aydınların çözüm üretebilmedeki kabızlıklarının, hayatının tüm evrelerinde '' sen sus! Konuşma! '' diye susturulan bireylerin, siyasal ve toplumsal olaylara genelde gösterilen umursamazlıkların… mizahi bir dille anlatıldığı oyun Nesin öykülerine güzel bir yorum.

    MADIMAK UNUTULMADI !
    Oyunun ikinci perdesinin hemen başında sahneye inen büyük bir Nesin portresi ve Madımak Oteli'ni yakan ucubelerin ''şeytan Aziz'' , '' kahrolsun laiklik'' sloganları, kırılan camların şangırtısı oyunun havasının bir anda değişmesine neden oldu. Tüylerimim diken diken olduğu, kanımın beynime sıçradığı bu sahnede aydınları göz kırpmadan yakan din maskesi takmış gericilerin gerçek yüzünü tüm çıplaklığıyla bir kez daha görmüş olduk ''Zamazingo''yla. Ve hep beraber Madımak'ı ve aydınlarımızı bir kez daha andık.

    OYUNCULAR VE OYUNCULUKLAR
    Oyunun kadrosunda bulunanlar sahnede ellerinden geleni yapıyorlar. Oyunun başında oyuncuları biraz tutuk, biraz kopuk görsem de oyunun genelinde ve özellikle son sahnelerde oyuncuların harika bir performansla oynadıklarını gördüm. Başarılı oyuncululuklarıyla seyirciyi yakalayan oyuncular sahnedeki rahatlıkları ve uyumlarıyla dikkat çekiyor. Adnan Akyüz, Burçin Demiral, Zeki Kamber ve Koral Koç'un oynadıkları oyunda Müftü, Kundaktaki Çocuk tiplemeleriyle Koral Koç seyirciyi epeyce güldürdü. 1,80'lik pala bıyıklı, iri-yarı adam kundağa epeyce yakışmış. Adnan Akyüz, Sayın Bay Ahmet tiplemesiyle gayet başarılı. Katibe telefonda derdini anlatmak için çırpınışları ve aksanı görülmeye değerdi. Yalnız deneyimli oyuncuda bir şeyin farkına vardım: Kendisini yanılmıyorsam üç ya da dört oyunda izleme fırsatım oldu. Kendisini izlediğim bütün oyunlarda hiç değişmeyen, sabit bir gülmesi var. Her rolde bu gülmesini tekrarlıyor. Haa gülmesine diyeceğim bir şey yok, çok da güzel gülüyor. Ancak farklı karakterlerde farklı gülme çeşitleri denemeli düşüncesindeyim.

    Kıssadan Teknik Ekip
    Sade, kullanışlı dekorlarıyla Ali Kemal Durmuş, Çetin Hacıfettahoğlu, ışıklarıyla Hayri Davut Eyüpoğlu, Mahmut Mutat, müzikleriyle Emin Serdar Kurutçu başarılı.

    MESUT YÜCE TRABZON'DA GÜZEL İŞLER YAPIYOR
    Şehir Tiyatrosu'nun ikinci oyunu olan Barut Fıçısı'yla Şehir Tiyatrosunda yanılmıyorsam ilk oyununu yöneten Trabzon Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Mesut Yüce duyarlılığıyla, aydın yüreğiyle, insancıllığıyla devamlı halkın içinde. Kendisini Barut Fıçısı'yla yazdığımda tiyatronun yan gelip yatma yeri olmadığını bizlere gösterdi demiştim. Bu sözlerimle ne kadar haklı olduğumu bir kez daha gördüm yönettiği ''Zamazingo''yla. Trabzon'da Devlet Tiyatrosu'nun 20 yıldır bulunuyor olması elbette bu şehir için çok büyük bir şans. Bunun yanında Mesut Yüce gibi aydın sanatçıların Trabzon'da bulunması bu şehir için en az Devlet Tiyatrosu kadar önemli. Mesut Yüce'yi ve tüm Şehir Tiyatrosu elemanlarını Trabzonlu sanat severler adına kutlarım.

    Kurulduğu günden bu güne gerek eğitim programlarıyla, panelleriyle, projeleriyle, seçtiği oyunlarıyla Şehir Tiyatrosu'nun Trabzon'da çok ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Trabzon Şehir Tiyatrosu ne için tiyatro yaptığını bilen, muhalif, her yeni oyunuyla kendisini yenileyebilen önemli bir tiyatro topluluğu.

    Bize bişe lazım
    Size de mi lazım
    Aman neme lazım denilen toplumumuzda ve dünyamızda kapitalist düzenin insanları nasıl duygusuzlaştırdığını, yozlaştırdığını, bireyselleştirdiğini birkaç Nesin'lik sözle anlatalım:
    Her öküz kendi boynuzundan çekilir
    Kılıç kuşananın iş becerenindir
    Kör eline geçirdiğini sever
    Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz ovada yolunu şaşırır…

    Tam Aziz Nesin'lik bir oyun Trabzon Şehir Tiyatrosundan.

    Bol Nesin'lik seyirler…

    Not : Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun '' Düğün Ya Da Davul'' adlı oyununa oyunda geçen ''ananı al da git'', '' burası yan gelip yatma yeri değildir'' gibi sözlerden dolayı bakanlık soruşturma açacakmış. Bu nasıl bir mantık?21. yüzyılda bu nasıl bir yasakçı kafa anlayamıyorum. Başbakan söyleyince bir şey yok, sanatçı söyleyince hooop sen dur! Böyle mi muhasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkacağız? Yok öyle üç kuruşa beş köfte.


  6. Henüz 3.yılında olmasına rağmen, büyük adımlarla eğitim hayatını sürdüren Yalova Belediye Konservatuvarı, sanıyorum yakın gelecekte adından daha sıklıkla bahsettirecek. Tiyatro bölüm öğrencileri geçtiğimiz sezon Caner Bilginer imzalı “İnternetçi” isimli ortaoyunuyla ilk sınavını vermiş ve seyircilerinden tam not almıştı. Aslında dönem sonu için hazırlanan bu oyun, bir sezon boyunca Yalova'da, çevre İlçe ve İllerde büyük beğeniyle izlendi. Aynı öğrenciler şimdilerde son provalarını tamamladıkları bir çocuk oyunuyla seyircilerinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

    Anonim Bir Oyun
    Anonim bir oyun olan “Keloğlan” bu hafta sonundan itibaren, yeni düzenlemeleriyle “Keloğlanın Fendi” ismi altında, çocuk seyircilerini bekliyor olacak. Hafiften bir tembellik vardır değil mi Keloğlan'ın imajında? Anasını düşünmeden hareket eder bazen, birde kız vardır sevdiği; Cankız. Rüştü Asyalı ve Suna Pekuysal gibi ustalarımızı hatırlatıyor bana.

    Koordinasyondan bahsedecek olursak; Resimlerini Cengiz Kasapoğlu'nun çektiği oyunun kostümleri; Seyhan Gençtürk tarafından dikildi. Çalışma sorumlusu Burcu Tosun'la beraber Emrah Tinte, Müge Değer, Damla Dutlu ve Mehmet Bildik'i görüyoruz. Afişleri Orkun Adsan tarafından hazırlanan oyunun, ses efektlerinde Kutsi Aksay var. Müzik Uygulamalarında Elif Çerçioğlu'yla beraber Hasan Demir ve Alaattin İrik karşımıza çıkarken, Sahne Amiri görevinde Ömer Çakır, Koreografi de Funda Star ve Yönetim de Caner Bilginer'i gördüğümüz oyunda, Keloğlan olarak Gümrah Kanlı'yı izleyeceğiz. Kanlı'dan sonra gelecek isimler ise şöyle: Funda Star, Halime Uzunboy, Engin Gezer, Elif Çerçioğlu, Ömer Çakır ve R.Alper Çelik.

    Tiyatro bölüm öğrencileri, henüz ikinci yıllarında olmalarına rağmen, ustalarından aldıkları eğitimin hakkını vermeye çalışıyor. Sahneye hakimiyetleri dolayısıyla göze giren öğrenciler; Yalova Belediyesi Şehir Tiyatrosu - Uğur Mumcu Kültür Merkezinde, Her Cumartesi ve Pazar saat 11:00 de çocuk seyircileriyle buluşacak.

    Yalova'da Tiyatro
    Yalova'da kültür sanat etkinlikleri bu kadarla sınırlı değil. Fakat bu etkinliklerin en başında gelen Tiyatro'ya verdiği önemle Belediye Başkanı, Barbaros H.Binicioğlu, aslında bu şehrin geleceğine müthiş bir yatırım yapıyor. Kendi sanat adamlarını yetiştiren Yalova İli, Konservatuvarı ve Şehir Tiyatrosuyla günden güne daha kalıcı işler yapıyor.

    Eğitim gören tüm öğrencilerin ve yönetimin Tiyatro'ya verdiği önem ortada! Bu, kişinin aklında o kadar harika bir tablo çiziyor ki; insan “Yalova'da Bir Şeyler Oluyor” demeden edemiyor..

    Funda YILDIZ


  7. Bir Otistik çocuğu hayal edin. Umutlarını, düşlerini, yapamadıklarını.. Yani yaşamının içinde barındırdığı sevgi yüklü her şeyi… Düşünün ki Unesco' nun raporlarına göre Türkiye toplumunun % 10'u engelli bireylerden oluşmakta. Bunun hiç yoksa % 6'lık kısmı zihinsel engelli bireyler... Düşünün bir babasınız ve bu dünyaya kendi canınızdan bir can getiriyorsunuz. Ve getirdiğiniz can “özel bir insan yani zihinsel engelli otistik” O artık yaşamak isteyen bir birey. Sizle beraber, bütün canınızla sizin… Türk Tiyatrosu'nda ilk kez zihinsel engelli bireylere geniş kapsamlı yer ayıran; duygu mantık çerçevesinde şahane bir gösteri sunuluyor. Tiyatro Kare, Nedim Saban' nın yönetimi ve Suat Sungur'un mükemmel performansıyla insanları 'engelilik' konusu üzerine durup bir kez daha düşünmeye davet ediyor.

    'Babamla Dans' Konu
    Otistik bir çocuk, çok ünlü bir dansçının oğludur. Bu çocuk babasının ölmesi ile bakım evinde yaşamına devam etmek zorunda kalır. Ama çocuğun hayal dünyası o kadar canlıdır ki; babası ile yaşadığı bütün her şeyi ayrıntıları ile hatırlar. Annesinin, çocuğun o halde dünyaya gelmesinden dolayı babayı suçlayıp evi terk edişinden; babasının hastalığından kaynaklı işini kaybedişine dek bir sürü anısı vardır kaldığı odada. Yattığı yatakta, odanın her karışında babası ile beraberdir. Ama o artık tektir. “Babasının kuzucuğu” yaşamına tek devam etmek zorundadır. Mutsuzdur. Ama yaşadıkları o'nu hayatta tutmaktadır. Babasının ölümünü kabul etse de, o bu dünyada bir yerlerde babasının halen onunla olduğunu bilmektedir.

    Türkiye'de İlk Kez Hologram Efekti
    Otistik Çocuğun hayal dünyasını sahneye yansıtmak için, Sevgili Nedim Saban çok büyük bir işe imza atıyor. Türk Tiyatrosu'nda ilk kez hologram efekti kullanılarak; Dansçı Oktay Keresteci üç boyutlu görüntüsüyle sahnede otistik çocuğun babası rolünde dans ediyor. Çocuk hayalinde babasının dans edişini hatırlarken, oluşturulan efektte Oktay Keresteci üç boyutlu görüntüsüyle sahnede muhteşem bir dans gösterisi gerçekleştiriyor. Bu dans gösterisine otistik çocuk da eşlik edince duygu yüklü anlar oluşuyor. Hayatı boyunca dans etmek için çabalayan çocuk, hayalinde beslediği umutlarla babasının ruhu ile dans ediyor. Yaşamanın gizine bu dans ile ulaşıyor. Bakım evine, odasına, bu dans gösterisi ile hayat veriyor. Bir kenara atılmışlık hissini kendi kendisine yeniyor. Yaşamanın ciddiyetini anlıyor.

    Yaşama Kenetlenmek
    Otistik çocuk hayatta ne zaman bir korku içine girse, babasına kenetlenerek yaşadığı korkuyu unutuyor. Babanın çocuğuna kenetlenerek yaşamayı öğretmesi, mücadele etmenin ne olduğunu o'na yaşatarak göstermesi, oyun metninin gücünü ortaya koyuyor. Oyunu İsrailli Yazar İTzcik Weingarten yazmış. Yazar ülkesinde Habima Tiyatrosu'nun baş rejisörü. Yaşam deneyimlerden yola çıkarak gerçekçi biçimde kaleme almış oyununu. Oyunun her karesinde zihinsel engelli bireyin gerçekçi ruh halini görebiliriz. Otistik olan çocuk bir takım hareketlerle “spastik” gibi gözükse de asıl olan gerçek çocuğun otistik olduğudur. Emre Erdem'in şahane çevirisini de unutmamak lazım. Türkçe'yi o kadar güzel kullanmış ki Sevgili Erdem, metnin çeviri olduğuna inanamıyor insan.

    Ne İçin Kimin İçin Yaşıyoruz? Suat Sungur, zihinsel engelli bireyi oynarken muhteşem bir oyunculuk ortaya koyuyor. Rolüne psikiyatrik yardım aldığı çok belirgin. Adım atarken, konuşurken, heyecanlandığı zaman parmakları ile beşe kadar sayarken, dans ederken, bütünüyle çocuğa “can” vermiş. “Sevgi” kavramını o kadar yüceltiyor ki, insan yaşadığı dünyayı bir kez daha sorguluyor. Toplum içinde görmek istemediğimiz bu canlar aslında içimizde bizden birileri. Bu dünyaya kanun koyanlar, onları arka plana ittiği için; onların duygu yoğunluklarını, hayata olan farklı ve özel bakış açılarını anlamakta zorluk çekiyoruz. Oysaki oyunda zihinsel engelli çocuğun yaptığı gibi, özgür kelebekler yapıp uçurmak isteyen o kadar çok bu tarz özel insanlar var ki? Sadece bu insanları görmemiz lazım. Görmemiz ve hissetmemiz…

    Dans Etmenin Erişilmez Ferahlığı
    Oyunda, çocuk dans etmeyi o kadar istiyor ki… Babası hayatta iken engelli çocuğuna dans ettirmek için uğraşıyor. Suat Sungur, üç boyutlu görüntüde babasıyla dans ederken, konunun bütün giz'ini seyirciye sunuyor. Babasının ölüm anından oyunun sonuna dek gerçekleştirmek istediği en büyük vasiyetini yerine getirirken seyrine doyulmaz güzellikler ortaya çıkarıyor. Rolünü eksiksiz yerine getiriyor. Ayrıca dijital ortamda dans eden Oktay Keresteci' nin de güzelim figürlerini de unutmamak lazım.

    "Babamla Dans” Türk Tiyatrosu'nda ilkleri gerçekleştiren bir gösteri. Bu oyunu izlemeden sakın 'sevgi' sözcüğünün anlamını sorgulamayın. Hayata olan bakış açınızı tekrar gözden geçirmek istiyorsanız, toplumun %10'nunu oluşturan, azınlıktaki engelli insanların bizlere sunduklarını hissetmek istiyorsanız muhakkak bu oyuna gidin. Kalbimizde bir yerde saklı kalan 'yaşam gülümsememizi' açığa çıkarma vakti geldi. İyi seyirler…

    Son bir cümle daha: Sevgili Nedim Saban, iyi ki bu oyunu sundun bizlere…

    Oyun, ocak ayı boyunca Profilo Kültür Merkezi'nde.

    Dip Not
    Gelecek yazımda, Akbank Sanat Yeni Kuşak Tiyatro'nun “Şeylerin Şekli” adlı farklı bir oyunun kritiğini yazacağım. Mehmet Ergen' nin yenilikçi dünyasını paylaşacağım sizlerle… __________________


  8. Başlığı: "Muharrem Ergül'ün eseri içinde eser…" diye atacaktım, fazla uzun geldi, kısalttım. Ama işin doğrusu bu!.. "Eser içinde eser…" Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül'ün eseri İstanbul'da yeni bir tiyatro binası, o eserin içinde izlediğimse çağdaş tiyatronun harika çocuğu Martin Mcdonagh'ın İstanbul Devlet Tiyatro'sunca 2001-2002 sezonundan bu yana oynanmakta olan kapkara komedisi…

    VAATLERİ YERİNE GETİRMEK
    Beykoz Belediye Başkanı, adaylığı sırasında seçmenlerine iki vaatte bulunmuş. "Beni seçerseniz," demiş, "Beykoz'a doğalgaz getireceğim ve ilçede bir tiyatro salonu yapacağım." Kazanmış. Doğalgazın dağılımı kısa bir süre içinde Beykoz'un köylerine kadar yayılmış. Muharrem Ergül, bu arada 14 dönüm bir arsa bulmuş, tiyatro salonu için 21 Nisan 2006 tarihinde kollarını sıvamış, kazmayı arsaya saplamış. Tiyatro salonu yapma fikri, çevrede doğal olarak doğalgaz kadar kabul görmemiş: "Hah, bir tiyatro binamız eksikti,"yi savunanlar çoğunluğu elde etmiş. Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül, direnmiş. Tiyatro binası Beykoz, Ümraniye, Üsküdar ilçelerini bağlayan yol üzerinde olması nedeniyle elbette geniş bir halk kitlesine seslenme olanağı bulacak. Muharrem Ergül, bunları inceden inceye hesap etmiş. Binayı iki kat üzerinde 1000 metrekare kapalı alan olarak tamamlamış. Ortaya 287 koltuklu ciddi bir tiyatro salonu çıkmış. Adını da, kamuoyu araştırması sonucu "Feridun Karakaya Sahnesi" olarak saptamış. Sinema ve tiyatromuzun emektarlarından Feridun Karakaya'nın bulunduğu ışıklar arasından bizlere gülümsemesini, el sallamasını sağlamış. Bu arada, tiyatro binasının önündeki değerli yontucumuz Mehmet Aksoy'un ulusal birlik ve dayanışmayı simgeleyen "Ulusal Birliğe Çak" heykeli bana sorulursa konu itibariyle olmamış, yerine oturmamış. Sevgili Mehmet Aksoy, keşke alkışı simgeleyen bir heykel yapsaymış.

    ANADOLU YAKASINDA BİR "İLK"
    15 metreye 17 metre sahne büyüklüğü, yaklaşık 260 metrekarelik sahne derinliğiyle İstanbul'daki büyük tiyatrolar sınıfına dahil olan ve orkestra çukuru da bulunan "Feridun Karakaya Sahnesi"ni tutmuş, "tiyatromuzun kültürel ve sanatsal içeriğini zenginleştirmek, sanatın evrenselliğini Beykoz ilçesinin zengin birikimiyle buluşturmak amacıyla" İstanbul Devlet Tiyatrosu emrine vermiş. "Feridun Karakaya Sahnesi"ni önümüzdeki sezon 30. kuruluş yıldönümünü kutlayacak olan İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun Anadolu yakasındaki ilk kalıcı yerleşim birimi olarak ilan etmiş.

    Muharrem Ergül, böylece bendenize: "Yahu, bu memlekette iyi işler de oluyor be çocuklar," dedirtmiş.

    YENİ SAHNEYE "MÜTEVAZI" AÇILIŞ
    Boğazın Anadolu yakasında, Göksu Deresi'nin hemen yanı başındaki, Anadolu Hisarı'nda İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun yeni sahnesi, geçtiğimiz cuma akşamı açıldı. Açılışta Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Lemi Bilgin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay içimizi umutla dolduran konuşmalar yaptılar; Beykoz'u Anadolu yakasının "kültür ve turizm ilçesi" yapmayı kafasına dolamış Muharrem Ergül'den hak ettiği övgülerle söz ettiler.

    "Mütevazı" kokteylden sonra, "Haldun Dormen", "Güzin Özyağcılar", Zihni Göktay" gibi yaşayan tiyatrocularımızın adlarının verildiği sıralar arasından geçerek yerimize oturduk, ama baktık ve üzüldük ki açılışa "itibar" eden tiyatrocu sayısı azdır. Kimler var diye gözlerimi bu kere de salonda şöyle bir dolaştırdım, gecenin sunucuğunu da üstlenmiş olan Zafer Algöz, Can Gürzap, Arsen Gürzap, "tiyatro… tiyatro" dergisi editörü Mustafa Demirkanlı, Tarık Şerbetçioğlu, Binnur (Uyar) Şerbetçioğlu, Atsız Karaduman, Engin Cezzar, Deniz Gökçer, Gülriz Sururi, Deniz Gökçer, tiyatro eleştirmeni Hasan Anamur, Serpil Tamur, Civan Canova, Ali Cem Köroğlu, Nevra Serezli… Hepsi bu… Üçüncü zil çaldı, oyun başladı.

    BİR AİLE DRAMI
    Oyunu daha önce yazdığım ("Üçüncü Zil - Broy Yayınları / Kasım 2001) için fazla detaya girmeyeceğim. Oyunun yazarı İrlandalı, gepegenç bir yazar olan Martin McDonagh. Oyun, 1975'lerin İrlanda'sında geçiyor ve (Yönetmen Cüneyt Çalışkur'un tanımlamasıyla) kendi ülkelerinde adeta kiracı gibi yaşayan, umutları törpülenmiş, öngörüleri iğdiş edilmiş insanların öyküsünü anlatıyor. Başka bir tanımlamayla, kendi zehrini ancak kendi içine akıtabilen bir ailenin dramı bu.

    YÖNETMENİN YORUMU
    Oyunu sahneye koyan Cüneyt Çalışkur, özellikle ikinci bölümde tempo tutturan, fazla gevelemeyen, hızlı bir tiyatro dilini denemiş. Özellikle ayrıntıları ince bir titizlikle yakalamış ve uygulamış. Ama nedendir bilmem, izleyicinin bilinçaltı zihnini hedeflememiş. Oysa McDonagh, oyununu düşünce gücüne dayamamış ki! O halde Çalışkur, bilinci hiç işe karıştırmadan, bilinçaltı zihnine seslenmeyi yeğleseydi daha iyi olmaz mıydı? Örneğin son sahnede, Maureen'in üst katta klozete işemesi, sidiğin alt katta mutfaktaki evyeye akması, dinamik olarak bilinçdışı süreç içinde düşünmenin birincil sürecini uyarıyor. O halde?

    YARATICI KADRO VE OYUNCULAR
    Ethem Özbora'nın sahne tasarımının oyunu olumlu yönde etkilediği söylenebilir. Mutfaktaki evyenin sağında solunda duran modülleri mobil kullanma düşüncesi beni bu kere de rahatsız etti, ama geçen süre içinde aksiyonu da sağlıyor gibiydi. Serpil Tezcan'ın giysileri ise eleştirilemeyecek yeterlilikte. Önder Arık'ın ışık çalışması, mutfak bölümüne "soffitto"dan gelen ışıklar her ne kadar bu kere de gölge yapıyorsa başarılı sayılmalı.

    Oyunu özgün metninden çeviren Sevgi Sanlı, nereden bakarsak bakalım bir çeviri "erbabı". Türkçe'yi güzel kullanan "azınlık" çevirmenlerimizden. Oyunculara gelinceee... Mag'de Rüçhan Çalışkur yetmiş yaşında bir anneyi, onun da ötesinde kalça kemiğinin kırık olmasından, yaşlılığından, halsizliğinden, başının ağrısından, her şeyden yakınıp, bir anlamda sürekli huysuzluk yapmakta olan anneyi canlandırdığını unutup, tüm oyun boyunca atik, hareketli bir oyun sergiliyor. Üst katın merdivenlerini neredeyse koşarak inecek, sekerek çıkacak. Rüçhan Çalışkur oyuncunun en yoğun anlatım aracının hareket olduğunu bilmiyor mu ne! Hakkı Ergök Pato'da, Yurdaer Okur Ray'de görevlerini kutlanası birer titizlikle mükemmel yapmaktalar.

    SUMRU YAVRUCUK DENİLEN BİR FENOMEN
    Sumru Yavrucuk'u izlerken, bu kere de: "Oyuncunun yaratıcı hali nedir, ne anlama gelir" diye sormak gereğini duydum. Hiç mi hiç şaşırmadan yedi yıl önce olduğu gibi aynen yanıtladım: "Oyuncunun yaratıcı hali, beklenen bir uyarıcıya tepkisi, beklenmeyen bir uyarıcıya olan tepkisi gibi kendiliğinden ve doğru olduğu zamanki halidir."

    "Leenane"in Güzellik Kraliçesi"ni görün. Görün ve Sumru Yavrucuk'u izlerken, yaptığım bu tanımı lütfen aklınızdan çıkarmayın. Aklınızdan çıkarmayın ki, oyuncunun yaratıcı çalışmasının, tam bir tepki özgürlüğünü nasıl kapsadığını rahatça anlayın.

    KİMLER AYAKTA ALKIŞLANIR
    Evet… Israr ediyorum, bu oyunu daha görmediyseniz (Ocak ayı içinde AKM Aziz Nesin Sahnesi'nde) mutlaka görün. Bu oyunu özellikle Sumru Yavrucuk için görün. Görün ve vücudunu en ince ayrıntısına dek, canlandırdığı karakterin nasıl bir parçası haline getirdiğine siz de benim gibi şaşırıp kalın. Oyuncunun oyundaki deviniminde ellerini, sırtını, ayaklarını nasıl olup da sözlü anlatımdan daha verimli ve etkili hale getirdiğini görün…

    … Görün ve böyle bir oyuncuyu, tam hak ettiği biçimde, ayakta alkışlayın.
    (Feridun Karakaya Sahnesi - Anadoluhisarı 3M Migros Yanı - Telefon: 0216 465 88 20-1)

    NOT: Okurlarıma mutlu huzurlu, sağlıklı başarılı, kendini yenilemiş bir yeni yıl diliyorum. O da 2007 gibi çıkarsa "satmışım anasını" diyorum."


  9. Orhan Veli KANIK' ın şiirlerinden, Murathan MUNGAN' nın uyarladığı "Bir Garip Orhan Veli", bizleri bir şiir yolculuğuna çıkarıyor. Orhan Veli' nin aynı zamanda bir döneme tanıklık eden şiirleri, hüznün ve sevincin harmanlandığı, şiirinin aynasında kendimizi bulacağımız bir evren sunuyor bize. '' Bir Garip Orhan Veli '' adlı tek kişilik oyun 1980 yılında oynanmaya başlandı. Oyunun 28 yıl boyunca seyirciyle buluşma sayısı 10.000'i aşmış ve bir rekora ulaşmış. Büyük bir ustayı anmak için bundan daha güzeli ne olabilir? Diğer taraftan Müşfik Kenter'le özdeşleşmiş bir oyunu farklı birinden uzun yıllar sonra izlemek tehlikeli. Seyirci on yargıyla yaklaşıyor. Sahnede farklı bir oyuncu tarafından izlenince gözler Müşfik Kenter'i aramıyor değil. Yıllarca Müşfik Kenter 'in yorumundan büyük tat alarak izlediğimizden, Tayfun Eraslan 'ın yorumu biraz yadırganıyor gibi. Ama birbirinden bağımsız olarak düşündüğümüzde Tayfun Eraslan'ın da son derece özgün ama bir o kadarda karakteri üzerine oturtamayışını görüyorum.

    Orhan Veli Kanık
    (13 Nisan 1914 - 14 Kasım 1950 ), Melih Cevdet ve Rıfat'la birlikte Garip Akımı 'nın kurucularındandır. Şiirde ölçü , uyak ve sanatlı söyleyişlere karşıydı. Orhan Veli, her şeyin şiire konu olabileceğini savunmuştur.

    ilk şiirlerini 1936 yılı Aralık ayında Varlık Dergisi 'nde Mehmet Ali Sel adı ile yayımladı. 1941 'de lise arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını çıkartarak Garip Şiir Akımının öncülerinden oldu. Şiirlerinde yalın bir halk dili kullandı, yergi ve gülmeceden yararlanarak, sıradan yaşantıların şiirinin de yazılabileceğini gösterdi.

    İkinci Dünya Savaşı nedeniyle askerlik uzatıldığı için 4 yıl askerlik yaptı. Askerlikten döndükten sonra 2 yıl kadar Ankara 'da Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda çalıştı. Azra Erhat , Oktay Rıfat, Erol Güney ile ortak çeviriler yaptı. Ancak 1947 'de bakanlıktaki “antidemokratik hava” nedeniyle Tercüme Bürosu'ndaki görevinden istifa etti.

    Mehmet Ali Aybar 'ın yayımladığı Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerinde eleştiriler, kültür ve sanat üzerine yazılar yazdı. La Fontaine 'in masallarını şiirsel bir dille Türkçeleştirdi. Nasrettin Hoca öykülerini de şiire dönüştürdü.

    1 Ocak 1949 tarihinden itibaren on beş günde bir yayımlanan Yaprak dergisini çıkarmaya başladı. 28 sayıyı tamamen kendi çabası ile çıkardı. 15 Haziran 1950 'ye kadar yayımlanan bu dergiyi parasal güçlükler nedeniyle yayımlayamaz olunca Ankara'dan ayrılıp, İstanbul'a döndü.

    1950 sonbaharında, bir haftalığına geldiği Ankara'da, 10 Kasım 1950 gecesinde, yolda, onarım için kazılmış bir çukura kafa üstü düşerek yaralandı. İstanbul 'a döndükten sonra, bir arkadaşının evindeyken, durumu birdenbire kötüleştiği için kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi 'nde, 14 Kasım 1950 tarihinde beyin kanamasından öldü. Ölümü, Türkiye'de o güne kadar hiçbir şairin ölümünde görülmemiş bir yankı buldu. Orhan Veli Kanık geniş katılımlı bir cenaze töreninin ardından Rumelihisarı Mezarlığı'nda toprağa verildi.

    Oyun değil şiir dinletisi.

    Öncelikle metinden uzak bir oyun izlediğimi söyleyebilirim. Yazarın metninde yer alan bir çok şey çıkartılmış, oyun oyun olmaktan çıkarak şiir dinletisine dönüşüvermiş. Herhangi bir olay örgüsü yada kurgu yok. Çok tanıdık bir şairin hayatı tam olarak kavranamamış, o yılların hissiyatı verilmemiş. Sefalet içerisinde yaşamış usta şair nedense sahnede bir '' Şarlo '' ya dönüşüyor.

    Zamanla ilgili ciddi sıkıntılar var. Usta şairin 36 yıllık hayatı anlatılıyor. O donemle ilgili toplum ve iktidarla ilgili bilgi verilmemiş. Orhan velinin bu şiirleri yazmasındaki en büyük etken göz ardı ediliyor. Diğer taraftan sefalet içerisinde ölen bir şaire saygısızlık olmasın diye oynanış bakımından üst tabakada verilmek istenmiş. Sayın Eraslan belki canlandırdığı karakteri o gözle görmüş olabilir. Ama içimizden biri olan Orhan Veli'nin hayatı sefalet içerisinde geçmişse, bu yaşadığı toplumdan kaynaklanıyor. Yani bir ustaya tam anlamıyla saygıda kusur etmemek ve gerçek anlamda hayatını seyirciye sunmak istiyorsa, sefil bir karakter canlandırmalıydı. Ben bir seyirci olarak bu sefalete tanık olmak isterdim. Zira o zaman bunca sefalete rağmen edebiyattan hiç kopmamış olması, bunca olumsuzluklara rağmen hala tutunması bendeki coşkuyu daha da arttıracaktı. Oynadığı karakter Aristo mantığından öte gidemedi.

    Diğer taraftan oyunun kronolojisi tam anlamıyla tahlil edilememiş. Gerek kıyafetler, gerek dekor niyetine kullanılan objeler , gerek oyuncunun seyirciyle olan komünikasyonu yetersiz. Birde sayın Eraslan'ın neden hem yönetip hem de oynadığını anlayamadım. Özellikle tek kişilik oyunlarda bu çok büyük risktir. Sahnede oynarken kendinizi izleme şansı elde edemezsiniz. Keşke bıraksaydı da başkası yönetseydi, hatalarını görüp en aza indirgeme şansı elde edebilirdi.

    Şiirler hızla geçildiğinden son cümleler anlaşılmıyor. Oyun bir kurgu içerisinde ele alınmadığından seyircinin hafızasında yer edemiyor. Diğer taraftan Eraslan'ın sahnede devamlı poz verir gibi oynaması anlamsız kaçanlardan. Nedense bir türlü karakteri benimsemediğinden bu ruha giremiyor. Elbette spesifik bir sahneleniş, yalnız oyunun tekrar kesinlikle revize edilmesi gerekiyor.

    Son olarak; oyunun başında gösterilen usta şairin resmi oyun sonunda koyulsaydı daha bir güzel dururdu. Seyirciyi asıl tetikleyen, merak duygusu oluşturan şairin resmi değil, sahnedeki oyuncunun canlandırdığı karakter olduğu kabullendirmeli. Sahnede Orhan veliyi hissetmeliyim. Ama ne yazık ki oyun başından sonuna kadar ismin altında ezilmiş bir oyunculuk hissettim.

    Kostüm rezaleti..

    Nalan Alaylı, oyundan hiçbir şey anlamamış. Donemin kostümlerini bulamamış, yaptığı tasarımlar o kadar göze batıyor ki, oyunculuğun bile önüne geçmiş. Oyunu mahvetmekle kalmamış, oyun sonunda seçtiği spor kıyafetle katliam yaratmış.

    Diyelim ki Orhan veliyi tanımıyor,olur ya ! Keşke metni alıp okusaydı da , şairin hangi yıllar arasında yaşadığını öğrenip, ''Kiğılı'' markasını seyircinin gözüne sokarak dalga geçmeseydi. Elbette oyuncuya yakışmış olabilir. Ama ne canlandırdığı karakterle alakası var, nede kronolojiden bihaber. Sanıyorum Orhan veli hayatta olsaydı kendisi bile inanamazdı. '' Bir garip Orhan veli '' için biraz şık duruyor.

    Işıkta İbrahim Karakan müthiş! İşine büyük özen gösterdiği açık. Ustaya saygıda kusur etmiyor. Oyunun kilit noktasındaki rolüyle vurucu hamleleri, ayakta alkışlatan bir performansla sunuyor. Zihninde oluşturduğu tasarımla günümüz teknolojisine göz dağı veriyor. Aynı özenle dekor tasarımında Behlül Tor'un çalışmaları başarılı.

    Umarım; Neyzen Tevfik, Orhan veli, Nazım gibi usta edebiyatçıların hayatları ve şiirleri sahneye uyarlandığı gibi diğer üstatlarda uyarlanır.En azından öldükten sonra canlı tutalım. Bu bir vefa örneğidir. Okumayı sevmeyen bir toplum yapısına sahibiz. Merak edip izlemediğimiz sürece tanıyacağımızı da sanmıyorum.


  10. E.M.Cioran modern çağların yaşam tasarımına ve bu oluştaki dünya-insan ilişkisine, "yalnızca yokluğa övgüde ve yaşamın bütünüyle inkar edilmesinde insanın varoluşu tahammül edilebilir hale gelir" aforizmasıyla açıklık getirirken, bir yandan da Christiano'nun sefilliğine ayna tutar ve ona şöyle söyletir; "Hiçbir gelişme mümkün değildir… Harcadığımız bütün çabalara karşın insanoğlu asla olduğundan daha iyi olamamıştır".

    Christiano, yaşadığı dünyaya küfrünü ve öfkesini bir kafesin ardından çığlığa dönüştüren yakın çağın önemli oyun kahramanlarından biri. O, modern yaşam ile uylaşım sağlayamayan, "birbirinin kuyruğunu yiyen kurt sürüsü" olarak nitelediği topluma ayak direyen ve nefretini Çehov'un sözleriyle dile döken; bir yandan da insansızlaşmayı benimseyen tavır ve duruşuyla, duygulu, kırılgan ve naif yapılı bir kafes / kümes insanıdır. Duyarsız insan yığınlarının yaşadığı bu dünyada kimseye benzememek için kendini üç yıldır kafese kapatmıştır. Annesi, ağabeyisi, yengesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşadıkları evin tam da orta yerine.

    Farkındalığı gereği dünya ile arasına kafes ören nice insanın sözcülüğünü yapan Christiano Kafes adlı oyunun baş kahramanı. Oyunun yazarı çağımızın önemli tiyatro adamlarından biri olan Mario Fratti. Aslen İtalyan olan ama yıllardır New York'da yaşayan ve literatüre Amerikalı oyun yazarı olarak geçen Fratti Aralık ayında Türkiye'deydi. Oyunları yeni yeni Türkçe'ye çevrilen Fratti Kafes adlı yapıtının Türkiye prömiyeri için İzmir'de Türk sanat severlerle buluştu. İzmir Devlet Tiyatrosunda Barış Eren rejisi ile sahneye taşınan oyun Fratti'nin bu kentte çeşitli etkinliklere katılmasına da ön ayak oldu. Üniversiteli öğrencilerle bir araya gelen ve onlara genelde tiyatro, özelde ise oyun yazımı hakkında bilgi ve birikimlerini aktaran Fratti, oyunuyla da kendi iç dünyası ve dünyaya bakış açısını İzmirliler'le paylaştı.

    Oyun Özcan Özer'in çevirisi ile dilimize kazandırıldı. (Özer Kafes'in yanı sıra yazarın Kurban ve Altı Tutkulu Kadın adlı oyunlarının da çevirisini yaptı.) Fratti'nin hem genel provalarına, hem de prömiyerine katıldığı oyun oldukça büyük ilgi görüyor. Yönetmen Barış Eren'in rejisi ile sahneye aktarılan oyun 'Fratti izleği'nden kaymalar gösterse de genel itibariyle başarılıydı. Eren'i tüm içtenliğimle kutluyorum.

    Oyun Christiano adlı oyun kişisinin günlük yaşamdan kaçmak için sığınak olarak kullandığı kafes metaforunun çevresinde geçer. Evin ortasına yaptırdığı kafeste yaşayan ve her türlü ihtiyacını burada karşılayan kahraman dış dünya ile ilişki düzeneğini Çehov-vari bir duruşla sergiler. Başta ağabeyisi olmak üzere çevresindeki diğer tüm insanlar düzenin insanlarıdır ve onlarla barışık olmak, iç içelik sağlamak olanaksızdır. Oyunun ilk perdesinde kendisini dış dünyadan izole etmek için kafese kapatan Christiano, ikinci perdede tanıştığı aşk duygusuyla kafesin dışına çıkmak isteyen ama bu sefer de kafesten çıkmasına izin verilmeyen oyun kişisidir. O, ilk perdenin bitimine yakın ağabeyinin karısı Chiara'ya aşık olur ve annesinin onları öpüşürken yakalamasıyla perde kapanır. Karamsar ve kötümser tavrının yerini ikinci perdede gülebilen ve pozitif bakabilen bir duruşa bırakır Christiano. Yengesi Chiara'ya derin bir aşk ile bağlanmış ve yavaş yavaş Çehov'un bir öyküsünde yer alan, "aşık olduğu biri uğruna, başka birini öldüren biri" olmaya adım atmıştır. İlk perdede tahammül edilebilir olması için yaşamı neredeyse hiçlikle özdeştiren kahraman için artık "hayatı yaşamaya değer kılan şey aşk" olmuştur. Finalde ağabeyinin Chiara'ya şiddet ve alay dolu davranışlarına dayanamayıp, kafes arkasından ağabeyinin boğazını sıkarak onu öldürür. Çok çeşitli tematik bulguların yanı sıra oyun, aşkın insan yaşamı üzerindeki etki ve gücüne işaret eder: 'İnsan ne olursa olsun veya yaşamla bağı nasıl olursa olsun ya da hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun bir gün aşk ile yolu denk düşerse, kendini sıfırlar ve aşkın doğasına tabii olur'.

    Fratti'nin kalemi ile biçimlenen Christiano'nun bu özellikleri sahnede Ozan Yıldırım ile yansıtılmaya çalışılmış. Burada çaba ve heyecanını kutlamakla birlikte, Yıldırım'ın karakteri canlandırış ve yorumlayışının metindeki Christiano ile yer yer çeliştiğini belirtmek gerek. Yıldırım'ın canlandırdığı Christiano, metindeki gibi sadece oyunun finalinde fiziksel şiddete başvurmuyor, aksine her an 'vuran-kıran' bir tipoloji sergiliyor. Oyuncunun role getirdiği bu yorum oyunun anlam katmanları ile uyuşmuyor. Hatta zaman zaman 'maço' diye nitelendirebileceğimiz davranışları sergilemiş olması, sürekli ağlaması, ağlamaklı konuşmaları ve sert psikoz örnekleri sunması, Christiano oyun kişisinin duygulu, hassas ve naif yapısına ters düşmektedir.

    Oyunun diğer bir kahramanı ise Chiara'dır. Ceyhan Gölçek'in canlandırdığı bu oyun kişisi güzel ve şehvet kokan bir kadındır. Sürekli olarak kocası Pietro'nun kaba davranışlarına, bazen de şiddetine maruz kalır. Yaşadığı baskıcı toplumda kendini kocasına mahkum hisseden Chiara, bu durumdan kurtulmanın tek yolunun Pietro'nun öldürülmesi olduğunu bilir. Bunun için de, oldukça zeki ve kararlı bir biçimde Christiano'yu kendine aşık edip, kocasının öldürülmesini sağlar. Bir anlamda toplumun kurbanı olan kadının, bu durumdan kurtulabilmesi için birilerini kurban etmesi düşüncesinin yansıtıcılığını yapar ve şöyle der; "Hepimiz bir kafesteyiz Christiano… Ama, dışarı çıkacak cesaretimiz yok. Birinin kafesi bizim için açmasına ihtiyacımız var… Bunun bedelini ödemeye istekli birine". Finalde ise kocasının öldürülüşünü bir kutlamaya dönüştürür. "Özgürüm… Özgürüm artık!"

    Rolünü layıkıyla canlandıran Ceyhan Gölçek, seyircinin büyük alkış takdiriyle karşılanırken, Anne rolündeki Meltem Ertürk ve ağabeyi Pietro'yu oynayan Zafer Önal da alkıştan payını alanlar arasındaydı. Ayrıca Nella'yı canlandıran Özben Deneç, Sergio rolünde Alper Kalelioğlu ve çocukları oynayan Onur Atacan ve Ethem Hiçsönmezler de üstlerine düşeni yerine getiriyorlar

    Genel anlamda sahne enstrümanlarına bakacak olursak; sahnenin küçük olması sebebiyle, dekorun oyunu boğduğunu söyleyebiliriz. Oyunun Dekor-Kostüm'ü Yıldız İpeklioğlu'na ait. Dekorun böylesi bir sahnede daha ekonomik kullanılması gerektiği düşüncesindeyim. Oyunu boğan, hatta sahne trafiğini sekteye uğratan bu dekor yorumu, rejiye de, oyuncuya da yaratım sorunu çıkarmış görünüyor. Kafes ise kuru bir demir yığını. Oysa stilize bir çalışma yapılabilirdi. Kafes'in sahne trafiğindeki yeri ve oyuncuların kafese ve dolayısıyla Christiano'ya müdahaleleri de yanlış bir reji yorumu olarak göze çarpıyor. Kafesin evden, yani dış dünyadan kendini soyutlamış; izole edilmiş bir uzam olarak değerlendirilmiş olması gerekiyordu, kanımca. Kostümler günlük giysilerden oluşurken, yine 1. ve 2. Çocuk'un giyindikleri servis önlüklerini yadırgadığımı söylemek isterim. Marketin servis görevini yapan bu oyun kişilerinin kostümleri, garson önlüklerini andırmakta. Bu arada Christiano'nun kullandığı saksofonun da iğreti durduğunu, hatta karakterin yönelişiyle çeliştiğini de belirtmekte yarar var. Christiano, oyun boyunca tek sığındığı yer kafes ve Çehov'un kitapları olurken, rejide zaman zaman saksofon çalması, hatta sıkılmışlıktan kaçmak için hemen saksofona yönelmesi irite bir durum arzediyor. Kullanılan kulaklığı da buna dahil edebiliriz. Oyunu müziği ise kompozisyonla uyumlu, anlam katmanlarının dışavurumuna hizmet eden ve atmosferi güçlendiren bir işlevle gayet olumlu kullanılmış.

    Son söz olarak Türkiye'deki genel işleyişte, metin dili ile sahne dilinin uyumunun gerçekleşmesinde çağdaş tiyatronun önemli misyonlarından birini yerine getiren dramaturji kurumuna halen daha neden işlerlik kazandırılmadığına hayretle tanık olduğumu ifade etmek istiyorum. Bu bir lüks değil, gerekliliktir. Devlet Tiyatroları neden oyunlarda dramaturg kullanmıyor? Kadrolarında yer alan dramaturglar oyunlarda görev almıyorlarsa, bunlar ne iş yapar?

    Tiyatromuzun çağdaş gereksinimlere bir an önce ayak uydurması dileğiyle.


  11. Donkişot Tiyatro, Yapımcı Tarık Güvenç liderliğinde ve Şakir Gürzumar'ın akıl almaz sahne teknikleri ile bezeli yılın en iyi oyununu Türk Tiyatrosu'na sunuyor. “Dalga” bu sezon içinde “en başarılı prodüksiyon” ve “gelecek vaat eden genç yetenek” kategorilerinde jürileri fazlaca zorlayacak bir gösteri. Bugüne dek sahnelerimizin uzak kaldığı 'politik tiyatro' konseptinin çağın teatral akımlarına uygun olarak sahnelenmesi apayrı bir zekanın özverisi. Kit'le psikolojisinin bütünüyle elden geçirildiği gösteride; Türkiye'nin önümüzdeki 10 yıl içinde neler yaşayabileceği de seyirciye gösteriliyor. Hitler' in Almanya'da kurduğu Faşist Nazi Partisi'nin ülkenin %10'una egemenken, nasıl ülkenin tamamına egemen olduğunu tüm çıplaklığıyla sahnede gösteriliyor.

    Bir Toplumu Fikirsiz Bırakmak İçin 5 Yıl…
    Maalesef ki içinden geçtiğimiz süreçler Türkiye'de “özgür düşüncenin” yok edildiği, gazetecilerin bir bir sansüre uğradığı, rtük adlı kuruluşun tv kanallarını tehtit ettiği dönem olarak tarihin kara sayfalarına yazılmaktadır. İktidar Partisi' ni eleştiren bir gazeteci görmek nerdeyse imkansız hale geldi. Atatürk ve Kemalizm ülkeden bir bir silinmeye başladı. Cumhuriyet Devrimi'ne inanan aydınlar ülkeyi terk etmek istediklerini haykırmaya başladılar. Sevgili Fazıl Say onlarca sanatçının duygularına tercüman oldu.

    1933 yılında Nazi'lerin iktidara nasıl geldiklerini hatırlayın. Toplumun yüzde onunu oluşturan bir parti nasıl Almanya'da sistemi değiştirdi, yok etti? Türkiye ile bu olayları bir karşılaştırın lütfen…

    Oyunun broşüründe yazan; “Dünya, kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikelidir.” Sözcükleri Türkiye Cumhuriyeti için çok çok geçerli olmaya başladı.

    'Dalga' Oyununun Konusu
    Oyun, ABD' de bir kolejde tarih öğretmeni olan Ron Jones' in başından geçen bir deneyden esinlenilerek yazılmış gerçek bir öyküdür. Oyunun yazarı Alman Reinhold TRITT, kendi toplumuna eleştirel gözle bakarak, tarihe de nesnel bakış açısı sunmuştur. Gordon College'de tarih öğretmeni olan Ben Ross, II.Dünya Savaşı ve Soykırımı anlattığı dersinde, Alman halkının çoğunluğunun soykırıma karşı çıkmadığının sorusuna cevap verecek yanıt bulamayınca, tüm sınıfının katılacağı bir itaat deneyi yaparak bu soruyu etkili biçimde yanıtlamak ister. Deney ilk başta 'itaat oyunu' olarak başlasa da zaman ilerledikçe, deneye katılan öğrenciler oluşturdukları sistemin kurbanı olurlar. 10 küsür kişiyle başlayan 'Dalga' hareketi içinden çıkılmaz bir hal alır. Ve bu harekete katılmayan herkes baskı, zulm görmeye başlar. Gordon College'de öğrenciler arasında faşizm doğar. Kitle ruhu, anti demokratik ruhla birleşerek önüne gelen her fikri çiğner atar.

    Kritikler
    Oyunun dekorunu yapan Ali Cem Köroğlu' nu tebrik ediyorum. Oyunda sürekli değişen sahne grafiğini çok iyi tespit etmiş. 3 boyutlu sahne, sürekli değişen dekorlarla birleşince oyun akıp gidiyor. Dekorların oynaması ve her dekorun birden fazla işleve sahip olması izleyeni konudan soğutmuyor. Hareketlilik oyuna süreklilik katıyor. Bu hareketliliğin oluşmasındaki en büyük etken Sevgili Ali Cem Köroğlu' nun zekasıdır. Kemal Yiğitcan' nın ışığı oyunun heyecan verici gelişimi kadar güzel. Oyunun Yöneteni Şakir Gürzumar' ın dekorun işlevini bilmesi, müziğin konuya katacağı heyecanı yerinde tespit etmesi, konunun gücünün artmasına neden oluyor. Sayın Gürzumar, bu oyunda çok başarılı. Konuyu iyi özümsemiş. Hızlı sahne geçişleri ile seyirciyi sıkmadan başarılı bir gösterim ortaya çıkarmış.

    Levent Ülgen Klasiği
    Sahnelerimizin Usta Karakter Oyuncusu Levent Ülgen, oyunda karşımıza 'Ben Ross' rolü ile çıkıyor. Oyun o'nun etrafında gelişiyor. Tarih öğretmeni olan karakteri içinden çıkılmaz bir deneyin girdabıyla pençeleşirken, o karakterinin değişen ruh halini, fevkalade güzel oynuyor. Mimiklerinin gücü sahneyi aydınlatıyor. Öğrencilerine hükmetmeye gayret ederken bir yandan da 'Dalga' nın içinde kaybolmaya başlıyor. Faşizm denilen baskıcı despot rejim o'nu da etkisi altına alıyor. İşte tam bu noktada Sevgili Levent Ülgen' nin olayları yönlendiren oyunculuğu ön planda beliriyor. Eşi ile olan diyaloglarda, öğrencileri ile olan olaylarda karakterinin bütün ruh halini olduğu gibi sahneye yansıtıyor.

    Ayçe Abana, Ben Ross'un eşi rolü ile karşımızda. Oyunda az sahnesi olsa da o'na öğretmen rolü çok yakışmış. Eşi olan diyaloglarda başarılı. Metin Coşkun ve Faruk Akgören Okul Müdürü karakterini dönüşümlü oynuyorlar. Gösteride Faruk Akgören'den izledik bu rolü. Sayın Akgören' nin çok kısa sahnesi, o'nun oturaklı idareci duruşu ile pekişmiş.

    Oyunda 10 ayrı genç yetenek usta oyuncularla beraber oynuyorlar. 'Dalga' hareketinin öğrencileri olan bu 10 kişi başarılı ama içlerinde çok daha başarılı olanlar mevcut. Ayşegül Alpak, Onur Dikmen, Duygu Eren, Çetin Güner, Ece Özdikici, Fatih Sönmez, Serhan Süsler, Serhat Teoman, Ekin Türkmen, Serdar Yeğin oyunda oynayan genç yetenekler.

    Ece Özdikici ve Onur Dikmen oyunda sivrilen gençler. Özellikle de Ece Özdikici çok başarılı. Olaylara karşı gelen demokratik yapıyı sahneye aktarırken olanları yaşıyor. Bu seneki tiyatro ödüllerindeki 'en iyi genç yetenek' kategorisini epeyce zorlayacağa benziyor. Oyunda benden tam not almış durumda.

    Oyunun şaşırtıcı biten finali salondaki herkesi şok ediyor. Bu son aslında insanlığın hangi kişinin izi üzerinde yürüdüğünü de şaşırtarak gösteriyor. Fakat Hitler'in fotoğrafının yanına dünyadaki faşist liderlerin fotoğrafları konulurken, neden Sovyetler Birliği Son Başkanı Gorbaçov'un ve Sosyalist Yugoslavya Son Devlet Başkanı Miloseviç'in fotoğrafı konuluyor? Oyunun en büyük hatası burası. Bunu kabullenmem asla ve asla mümkün olamaz. Dünyaya kan kusturan bir faşistin yanına iki değerli sosyalist liderin fotoğrafını koymak hangi mantığa uygundur? Liften bu yanlış bir an önce düzeltilmeli. Tarihi çarpıtmadan seyirciye sunmak lazım. Yoksa bu durum 'sosyalizm' ile 'faşizmi' aynı kefeye koymak anlamına gelir. Bu durum da çok büyük sorunlar yaratabilir.

    'Dalga' son dönem teatral alanda eksik kalan 'politik tiyatro' olgusunu -günümüz şartlarını eleştirerek- gözler önüne getiriyor. Bu gösterimi izleyerek dünya siyasetinin nasıl şekillendiğini irdeleyebilirsiniz. 'Emir-İtaat Etme- Boyun Eğme' üçleminin Türkiye'yi nasıl oligarşik bir yapıya götürdüğünü rahatlıkla anlayabilirsiniz. Bu deney sizi bile esir alabilir. Aman dikkat!

    Oyun 16-22-23-29-30 Ocak Kenter Tiyatrosu'nda…
    25-26 Ocak E.Ü. AKM Sahnesi'nde…
    Dip Not:
    İyi seneler diliyorum.
    2008 yılı size mutlluklar getirsin.
    i wish you a merry christmas.
    the year of 2008 bring to you happynes..


  12. Tiyatro Kedi'nin yeni sezondaki müzikali “Müzikaldeki Hayalet” adını taşıyor. Alt başlığıysa “Komik Müzikal”. Dave Reiser&jack Sharkey yazmış. İki yazarı da tanımıyorum. Araştırdım, öğrendim oyunun özgün adı “Kıt Bütçeli Müzikaldeki Hayalet”miş. Yazarlar, esasında oyunu opera sanatını gırgıra almak amacıyla yazmışlar. Özgün metinde hayalet erkekmiş ve dar bütçeli tiyatroya gelen “diva”ları öldürmekteymiş. Yapımcı İpek Kadılar Altıner, çevrilen metni almış (kim çevirmiş bilmiyorum, ama bilmeme de pek gerek yok) Türk izleyici için hiçbir şey ifade etmeyeceğine akıl erdirdiği metni oturmuş baştan yazmış. Öldüren hayalet yerine tatlı, sempatik bir dişi hayalet koymuş. “Nereye geldiniz fikrindesiniz” ve benzeri küçük kaçırmalar dışında metnin dilinde titizlenmiş. Sonra oturmuşlar "The Phantom of the Opera”, "Chicago", "Dream Girls", "Fame, Flash Dance", Mamma Mia” gibi izleyicinin bildiği, anımsayabileceği, beğeneceği on müzikal şarkı seçmişler. İpek Kadılar Altıner on şarkı sözü daha yazmış. Cenk Taşkan, onları özgün olarak mükemmellik sınırında bestelemiş. Ustaların ustası Önder Bali yönetimindeki (benim müzikali izlediğim akşam “forte” tavanını zorlayan) yedi kişilik başarılı orkestra, solistleri hak ettikleri mertebeye getirmiş.

    MÜZİKAL NEDİR, NE OLMALIDIR
    Adından da kolayca anlaşılacağı gibi, “müzikal“, sözcük olarak, müzikle ilgili, içinde müzik öğeleri barındıran anlamına gelmekte. İçinde müzik, şarkı, dans öğeleri, mimikler ve sözlü diyaloglar bulunan tiyatro eseri ya da film “müzikal” olarak nitelendiriliyor. Eserde, duygular sözlü ya da sözsüz müzik ve dans elementleriyle ifade edilirken, müzikaller izleyiciler için ayrıca bir görsel şölen anlamını da taşıyor. Sahne sanatlarının bu türünde, oyunun öyküsü ve duygusal boyutu (mizah, aşk, öfke, acı vs); sözcükler, müzik, devinim ve teknik bazı etkilerle birbirine bağlanarak bir bütün haline getiriliyor. Müzikalleri benim, kimi zaman tiyatroyu sevdirmeye ilk adım olarak nitelendirdiğim de oluyor.

    ARKAMDAKİ BAŞI AÇIK BEY YANLIŞ DÜŞÜNÜYOR
    Bunları, “Müzikaldeki Hayalet”i izlerken, perde arasında fuayeye giderken ve çıkışta kulak konuğu olduğum kimi söyleşilerden esinlenerek yazıyorum. “Müzikaldeki Hayalet” bir müzikal mi? Bazı izleyiciler bu soruyu soruyordu birbirine. Hiç kuşkum yok ki evet. Karşı çıkanla sonuna dek tartışırım. Müzikal türü ne sadece ses ve müziğin, ne sadece dramanın baskın olduğu bir tiyatro türü olarak değerlendirilmemeli. Değerlendirmemeli, çünkü müzik, drama ve yer yer dans, müzikalin vazgeçilmez ve birbirinden kopamaz parçalarını oluşturur da ondan. Bu elementler her müzikalde farklı ağırlıkta yer alsa da, her müzikal tüm elementleri içinde barındırır. “Müzikaldeki Hayalet” gibi… Arkamdaki sırada oturan başı açık beyin söylediği yanlıştır, müzikalde şarkıların söyleniş teknikleri genellikle operadan farklıdır ve elbette ki farklı olmalıdır.

    DOKUNDURMASI AZ MI
    "Müzikaldeki Hayalet", "The Phantom Of the Opera" (Operadaki Hayalet) ile dalga geçmeyen, ama tıpkı "The Phantom Of the Opera"da olduğunca, hayalet motifinin bu tip müzikallerin içine yerleştirilmesini gırgıra alan bir yapıt. İçinde birçok göndermeye de yer veriliyor. Günümüz koşullarında tarihi yapıların nelere dönüştürüldüğü hicvediliyor tamam da, opera binası tiyatro binası olmuş, ama tiyatronun tiyatro yapacak durumu olmadığı için pop müzik konserlerine sahne açıyor tamam da, seyirci hafif olanı yeğliyor tamam da ben gene daha fazla dokundurma, daha fazla “kızım sana söylüyorum…” beklediğimi itiraf etmeliyim. “İpek Kadılar Altıner bu kadarla yetinmiş, hata mı etmiş” derseniz “hayır”ı patlatırım. Söylediğim içimden geçendir benim.

    MÜZİKALİ UÇUK YORUMLAMAK
    Yönetmen Hakan Altıner, kendi içinde tiyatro mantığı olan absürd ve uçuk bir yorumu yeğlemiş. Vodvil, fars kalıplarından ısrarla kaçınarak, çağdaş bir “komedi müzikal” yaratmak istemiş ve başarmış. Oyun boyunca bozulmayan kurgu bütünlüğünü sağlayarak izleyiciyi oturduğu koltuğunda, kendi dünyasından alarak sahne ile özdeşleşmesini sağlamış. Göze batmayan “Counter Cross”uyla denge sağlamış. Sahne üzerindeki hareketlerini belirleyici temel kuralları oyuncularına iyi belletmiş. Bir-iki şarkının arka arkaya gelmesini görmezden gelirsem, Demet Tuncer'in Atılgan Gümüş'ten göz göre göre sahne çaldığı tabloyu “komedi unsurunu canlı tutmak” olarak değerlendirirsem başarıyı yakalamış.

    YARATICI KADRONUN KATKISI
    Hakan Altıner'in yorumuna Barış Dinçel'in dekoru da olabildiğince katkı sağlamış. Dinçel, çizgilerinde yeterince incelikli görünmeyenin esasında çok fazla incelikli olduğunun, kaba görünenin yeterince kaba olmadığının altını çizmiş. Bir anlamda, izleyiciyi hem tiyatronun atmosferine dahil etmek ve ortamı paylaştırmak istemiş, hem de absürd drama gereği öğeler kullanmış. Mikel N. Vidhi, değişik koreografisiyle dansçıların estetiğine bambaşka güzellikler katmış. Anonim olması “muhtemel” giysi tasarımları görsel açıdan hiç de kötü değil, kötü olmasına kötü değil de, oyuncunun rahatlığı açısından ne derece uygun orasını bilemem. Cengiz Özdemir, genel atmosferi tamamlamada ve diğer yönlerden gelen ışıkların gölgelerinin yok edilmesinde kullandığı tepe ışıklarıyla başarıya ulaşmış.

    Ahmet Özdemir ve ışık deyince, profil projektörlerden birinden mi, “Beam-Lights”lerden mi (bilemem) kaynaklanan pırpırlaşmayı eleştirecek değilim. Eleştirmeyeceğim, ama Profilo Kültür Merkezi yönetiminin kulağına bir kez daha kar suyu kaçırmayı deneyeceğim. Size göre “üç” olan kuruşları harcayıp, salonlarınızın ışık sistemini elden geçiriverin allasen! Diğer taraftan, soldaki bölmenin açılışıyla, bölme içindeki aynadan yansıyan karşı spottan söz ederek Ahmet Özdemir'i eleştirmeden ivedi çare üretmesini isteyeceğim.

    OYUNCULAR VE OYNANIŞ
    Erez Ergin Köse, uygun durumları saptamasıyla, bedenine uygun pozisyonlarda imgeleminde kurduğu rolü sindirmesiyle, danslarında kol ve bacağının devinimlerinin farkındalığıyla aldığı alkışı hak ediyor. “Casablanca” müzikalindeki “Yuvnne” rolünde de dikkatimi kışkışlayan Dilek Aba Eleanore'ı pek güzel canlandırıyor. Gene “Casablanca”da “Donna”dan anımsadığım Elif Çakman şarkıları, dansları, fiziğiyle dikkat topluyor. Deneyimli sanatçı Deniz Türkali, “Hayalet”te gerek şarkı sesi, gerekse “Hayalet”i psikolojik dürtüleriyle bütünleştirmesiyle öne çıkarken, Atılgan Gümüş, bu ülkede en öndeki, belki de tek müzikal oyuncu olma unvanını sürdürüyor. Gümüş, vücut yapısına dış aksiyon ve iç aksiyonun yansıması için uyarıcı etkilere o denli mükemmel karşılık vermekte ki, ona rahatlıkla “çok yönlü oyuncu” madalyasını simgesel de olsa hak ediyor.

    HOŞGELDİN DEMET TUNCER
    Bir televizyon dizisindeki Madam Mary rolü ile tanıdığımız, Tiyatro İstanbul ve Küçük Sahne-Sadri Alışık Tiyatrosu'nda iki ayrı oyunda rol alan, Amerika'da müzikal eğitimi almış ve sahneye çıkmış Demet Tuncer'e gelince: “Müzikaldeki Hayalet”te beş değişik karaktere can veren Demet Tuncer'i: “Müzikal dünyamıza hoş geldin, can verdin, umut serptin,” diye karşılıyorum ve İngiltere'de Queen'in parçalarından oluşan "We Will Rock You" başlıklı müzikalde rol alması önerisini geri çevirerek, Tiyatro Kedi yapımında olmayı yeğlediği için teşekkür etmek istiyorum.

    DEMET TUNCER'E ŞANS/LAR VERİLMELİ
    Demet Tuncer, maddesel yaratıcılığını kendisine mal etmesini iyi bilen bir oyuncu. Vücut kullanımı yeteneğine sahip. Tonlama ve bedenini uyum içinde götürebilen, canlandırdığı beş karakterin özelliklerini saptayarak ve bunları ayırma yöntemini iyi kullanarak dış aksiyonunu denetim altında tutmayı da beceren bir oyuncu. Ses güzelliği, şarkı söyleme becerisi, dans estetiği, oyun karakteriyle özdeşleşme yetisi… Demet Tuncer'i izleyin, sonra bana hak verin.

    Bana sorarsanız, “Müzikaldeki Hayalet”e bir an önce gidin; gözlerinizin, kulaklarınızın pasını silin. __________________


 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri