Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

oyun eleŞtİrİlerİ Sığın(M)ak sığınacak yerler ararken ikimiz de neden birbirimize sığınamadık halbuki sarabilirdik yaralarımızı sen bendekileri ben sendekileri görebilecek kadar cesur olsaydık İki adam var
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 3      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Oyun Eleştirileri

    Sponsorlu Bağlantılar




    oyun eleŞtİrİlerİ
    Sığın(M)ak
    sığınacak yerler ararken ikimiz de
    neden birbirimize sığınamadık
    halbuki sarabilirdik yaralarımızı
    sen bendekileri ben sendekileri görebilecek kadar cesur olsaydık

    İki adam var karşımda;
    Biri �öylece duran��
    Çıkarıp sırtından memleketini portmantoya asmış. �Bir gün tekrar giyebilirim aman leke değmesin� diye dönebileceği bir bayram sabahına saklamış. Unutmuş büyüyeceğini, memleketinin ona bir gün küçük gelebileceğini ve çıkartıp koyunca köşeye bir daha asla geri giyinemeyeceğini. Hatırladıkları ile yetinmeye çalışırken unutmaya başladığı hikâyesi için her gün gördüğü her şeyi yeniden yazmış. Dilini bile bilmediği bir ülkede kör-sağır-dilsiz kalmış. Herkes onu fark etsin diye cafcaflı giyinmeye çalışmış, fakat giyindikleri üzerinde hep iğreti durmuş.
    İki adam var karşımda;
    Biri bir şeye değil bir şeyden kaçan, kaçmaktan bir gün dönebileceğini unutan. �duran�ı durmadan harekete geçmesi için dürtükleyen, acıtan, kanatan, kızan. Konuşan konuşan hep çok konuşan�
    İki adam var karşımda;
    Biri daha fazlasını isterken diğerinin bildikleri canını yakan.
    İki adam var karşımda;
    Hayatın son derece gerçek olduğunu feci halde öğrenen, mutlu sonla biten masalların sadece çocuklara anlatıldığını bilen, ama yine de kanmaya ihtiyacı olan. Nasıl biteceğini kestiremedikleri hikâyelerine; biri sürekli mutlu sonlar yazarken, birinin sonu diğerinin cebinde olan.
    ***
    Birbirlerine hiçbir zaman herhangi bir şey için söz vermemiş olsalar da gördükleri hikâyeyi hiçbir zaman olduğu gibi anlat(a)masalar da bu iki adam birbirlerinin içini görüyor. Birbirlerinin her anında, her hareketinde ne yaptıklarını biliyorlar. Hem içsel yolculuklara çıkıyor, hem de birbirleriyle özdeşleşmeler yaşıyorlar; bazen farkında olmadan bazen tamamen kasıtlı. Ama sınırlarını biliyor, birbirlerinin canlarını yaktıklarını anladıkları anda susuyorlar ve konu profesyonel bir şekilde değiştirilse de aslında hep aynı noktada takılıp duruyorlar. Çünkü gitme haklarını bir defa kullandıkları için, ne kendilerinden ne birbirlerinden çekip gidemiyorlar. Aslında birbirleriyle hesaplaşıyormuş gibi yapsalar da çoğu zaman gördükleri hesap birbirleriyle değil kendileriyle.
    Biri�nin son şansı Diğeri, Diğeri dönecek bir yeri olduğuna inandığından hep ertelemiş dönüşünü, kazandıkça daha çok kazanmak istediğinden Biri�nin içine yerleşmiş. Diğeri ufak tefek şeyleri hatırlayıp Biri�ne anlatıyor, dönecek bir yeri olmadığından hatırlayacak bir şeyi de yok sanki Biri�nin. Diğeri, Biri�nin içinde yaşasa da, Biri bir cenin yalnızlığına gömülmüş dünya adlı kalabalık rahimde.
    Biri�nin �iktidar olmayı isteyişi ve ideal köle arayışı� Diğeri�nin Biri�ni Tanrı gibi görmesine yol açıyor, Biri bile şaşıyor sebep olduğu görme biçimine, sonra gülüveriyorlar tekrardan olana bitene.
    Çocuktan daha çocuk iki kocaman adam, Biri�nin kimliği kalmamış, Diğeri�nin zaten bir benliği hiç olmamış. Ne kadar birbirlerine benzer olsalar da korkularında bile aidiyet duygusundan yoksunlar ya da belki korkularının sebebi aidiyet duygusundan yoksun oluşları. Ama ortak bir şey var, ikisi de �kandırılmaya� muhtaçlar ve bu ihtiyaç doğma ihtiyacı kadar acı.

    niye ölmemeli öyleyse yaşamak mutlu bir devinimse
    İlker Ayrık ve Aykut Taşkın�ın 2005 yılında kurdukları Pervasız Tiyatro adıyla, bir buçuk iki sene önce Buğra Kolcu anısına oynadıkları �Sığıntılar�ı bu sezon tekrar sahneye taşıdı. Sahnede beraber izlemeye aşina olduğum bu iki yüz, aslında çok sık karşılaşmadığımız, penceresi bile olmayan bir odada yaşayan, birbirini tesadüfen tanıyan, biri zenci diğeri beyaz ikiz kardeşlerin hikâyesini anlatıyor. Oyun her Cuma saat 20.30�da Müjdat Gezen Tiyatrosu�nda oynanıyor.
    Oyundaki kimliksizlik, aynı zamanda bir savunmasızlık duygusunu da oluşturuyor. Kimliklerini bir yerlerde unutan insanlar birbirlerine kendilerini ne kadar çok savunurlarsa savunsunlar sadece insani korkularla dünyadan korunmak için çoğu zaman yine birbirlerine sığınıyorlar.
    Oyun son derece kışkırtıcı aslına bakarsanız, hesaplaşma isteğiniz ve baş kaldırma arzunuz artıyor bazı sahnelerde, bazı sahnelerde ise koca bir boşluğa sürükleniveriyorsunuz. Çok fazla göze sokmadan, daha ziyade göz çıkarılarak anlatılıyor çoğu şey, dikkatinizi gerçekten verdiğinizde duyduğunuz replikler yutkunmanızı zorlaştırıyor.
    Kimlik duygusuyla birlikte gelişen ego iktidar olma hevesini arttırırken insanlarda kimliksizlik ise doyumsuzlukla eş değer bir tanım halini alıyor gitgide. İlker Ayrık ve Aykut Taşkın �Sığıntılar� adlı oyunlarında kendilerinden soyunabildiklerinde insanların gerçekleri daha iyi görülebileceğini düşündürüyorlar. Ansızın kafanızın üzerinde bir baloncuk �acaba?� diyor. Sanırım savunmasızlık duygusu ya da korkusu insan olduğumuzu anımsatıyor bizlere. Bir an için bile olsa başkasının yerine düşünmemizi sağlıyor.
    Pervasızlar manifestolarında çalışmalarını şimdiki zamanla alakası olmayan başka bir zamanda, bugünkü ülkeyle alakası olmayan bambaşka bir coğrafyada sürdürdüklerini sanmakta olduklarını dile getiriyorlar. O yüzden sanırım Biri�nin ve Diğeri�nin bir dilek hakkı olsaydı bu dünyayı bir daha hiç dilek dilemeye gerek kalmayacak bir yer yapmak isterlerdi.
    Ve belki de kim bilir çocukça bir bilmeceden çıkmıştır belki de her şey�
    Peki, sizce nedir hem var hem yok olan şey?
    __________________

    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Spider Man 3 Oyun Tanıtım - Spider Man 3 Oyunu Nasıl Oynanır - Oyun Tanıtımları
  3. Spider Man Oyun Tanıtım - Spider Man Oyunu Nasıl Oynanır - Oyun Tanıtımları
  4. Oyun hamuru tarifi, Çocuklar için oyun hamuru, Oyun hamuru nasıl yapılır, Oyun hamuruyla n
  5. Hareketli Oyun Gifleri-Hareketli Oyun Gifler-Hareketli Oyun Gifi-Hareketli Oyun Gif –
  6. Prototype Oyun Hilesi – Prototype Oyun Hileleri
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    KAÇAMAK
    Açık Havada Yıdızlar Altında Kaçamak...
    Hımm tadından yenmeyen bir oyun..Son zamanlarda hiç bu kadar gülmemiştim.. Kelimenin tam manasıyla bir vodvil. Hareketli, temposu hiç düşmeyen , eğlenceli güldürü.. Yanlış anlaşılmaların ortaya çıkardığı komik durumlar..Ardı ardına yaşanan olaylar silsilesi...Aşık bir adam hem de nasıl aşık, komşusu kıskanç mı kıskanç bir koca, billur sesli bir hizmetçi ama aslında şarkıcı, matrak bir dost ve daha neler neler.....
    Gerard Lauzier'in "L'amuse Gueule" isimli oyunu Gencay Gürün tarafından türkçeleştirilmiş ve Metin Serezli tarafından yönetilmiş. Oyunda Metin Serezli ile birlikte Kerem Atabeyoğlu, Argun Kınal, Ebru Vardal, Levent Ulukut, Gözde Kansu, Somer Karvan, Melis Eronat, Serkan Budak, Fatoş Güçlü ve Tuğçe Doraz rol alıyorlar. Açık Havada Yıdızlar Altında Kaçamak...
    Hımm tadından yenmeyen bir oyun..Son zamanlarda hiç bu kadar gülmemiştim.. Kelimenin tam manasıyla bir vodvil. Hareketli, temposu hiç düşmeyen , eğlenceli güldürü.. Yanlış anlaşılmaların ortaya çıkardığı komik durumlar..Ardı ardına yaşanan olaylar silsilesi...Aşık bir adam hem de nasıl aşık, komşusu kıskanç mı kıskanç bir koca, billur sesli bir hizmetçi ama aslında şarkıcı, matrak bir dost ve daha neler neler.....
    Oyun Jerar�ın yıllar önce aşık olduğu Florans ile geç gelen buluşmasını yaşamaya hazırlanırken , kapıda kalan karşı komşunu yarı çıplak bir şekilde evine almasıyla başlıyor.. Kıskanç koca olayları yanlış değerlendiriyor , Florans�ın kocası Jerar�ın evine kadar geliyor, Hizmetçinin gizli aşk kaçamağı ortalığı iyice karıştırıyor bu kadar yanlış anlaşılmanın ortasında New York �tan çıkıp gelen dost olaylara tuz biber ekiyor...Gel de çık işin işinden.. Oysa Jerar tüm iyi niyetiyle aşık olduğu kadınla tatlı bir kaçamak yaşamak istemişti. Hem de öyle günümüz erkekleri gibi şipşak bir kaçamak değil...Oldukça romantik en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş bir kaçamak...Bu centilmenlik bu kibarlık �Böyle erkekler kaldı mı ?� dedirtiyor insana ..

    BİR USTA: METİN SEREZLİ�
    Herkesin ömrü hayatında en azından bir kere sahnede izlemesi gerekir bu dev sanatçıyı... Enerjisi bitmek bilmedi...Bir saniye bile gözümü alamadım onun üzerinden... 73 yaşında ve bu performansa şapka çıkartılır, ayakta alkışlanır, elleri öpülür belki önünde amuda falan kalkılır ve daha neler yapılsa az... Mükemmel bir disiplinle çok çalıştığı belli. Banka reklamlarında ya da �Olacak O Kadar� skeçlerinde görüp tanıdığımız bir adamı yıllar hiç mi değiştirmez...Şarap gibi yıllandıkça oyunculuğunun lezzetine lezzet katmış.
    Diğer oyuncularda ustalarına yakışır bir performans gösterdiler gerçekten... Tek bir takılma ya da replik unutma olmadı.. Mikrofonsuz, açık havada en arka sıraya kadar duyurdular seslerini...Bir de o bayanlar nereden marstan mı bizim gibi ? Tüm oyuncular üstlerine düşeni layıkıyla yaptılar...... Yalnız içlerinden bir tanesi kesinlikle favorimdi.. Boris yani Kerem Atabeyoğlu� Kesinlikle oyunun en zengin tiplemesiydi. Gömleğine de bayıldım...Rus aksanına da bayıldım...Sinirlendiğinde tükürmesine bile bayıldım...Hep sahnelerde kalın olur mu ? Sizi izlemek ayrı bir keyif..
    Orjinal Boyutlarını Görmek İçin Tıklayınız
    DEKOR ŞAHANE....
    Dekor şahane.. Gözü asla yormuyor.. Asansöre bayıldım...Sadece 10. katın balkonundan öyle bir manzara görülebilir mi onu bilemedim.. Yani uzaktaki direği falan görebilir miyiz cama uzaktan bakınca...Hani gökyüzü ve kuş falan olsa...Neyse kusur aramak için yormayayım kendimi en iyisi.. Gerçekten ellerinize sağlık Nilgün Gürkan�Müziğe bir iki yer dışında pek ihtiyaç duyulmamış.. Işık oyunu da yoktu.. Kostümler ise gayet özenle hazırlanmış.
    Esprilerin oyuna yedirilmesi ve sunumu ise harika�
    Eğer bir çözümse bu, her sorun yaşadığımızda fetüs gibi kıvrılalım bir kanepenin üzerine, her şey süt liman olana kadar öylece kalalım... Bu espriye sanırım 10 dakika falan güldüm ben...
    Kıssadan hisse bir kaçamak yapın, bu oyun eğer yeni sezonda da oynanırsa kesinlikle kaçırmayın�Çok eğleneceksiniz.
    Tiyatro İstanbul sahnelerdeki yerini, Gencay Gürün titizliğiyle iyice perçinlemiş.
    Nice uzun yıllar sahnelerde olmaları dileğiyle



  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
  10. HAYATIMIZ KÖŞEBAŞI...
    Oldukça uzun sayılabilecek bir aradan sonra, biraz da utana sıkıla gidiyorum bu yıl beşincisi düzenlenen Kadıköy Tiyatro Festivaline.. Hangi oyunun oynandığını, gittiğimde oğreniyorum... Kartal Sanat Tiyatrosu., �Hayatımız Köşebaşı�..Anımsadım bu topluluğu�Tiyatrosu yıkılan ama her şeye rağmen hep tiyatro diyen grup değil mi ? Üstelik yirmi yılı aşkın bir süredir tiyatro yapıyorlar.
    Yazar : Metin Balay Yöneten : Nihan Nadi Ülger, İki perde komedi�
    Yıldızlar altında tiyatro..İnsanın saçıı okşayan ılık bir rüzgar, hafif kapalı bir gökyüzü, bulutların ardına gizlenmiş yıldızlar ve de ilgili bir seyirci topluluğu.. Kısaca hava ve zemin harika bir oyun izlemeye pek bir elverişli...
    Lütfen!!! Açık havada olmasına rağmen �oyun boyunca sigara içmeyiniz çekirdek çitlemeyiniz� anonsu..Alkış..
    Oyun başlıyor...
    SUÇUN BÜYÜĞÜ MAKBUL....
    Güncelliğini hala koruyan bir oyun. Hepimiz biliyoruz ki 80 li yıllarda siyasette ya da ekonomide ya da yaşam koşullarımızdaki tüm arızalar şekil değiştirmiş gibi görünse de aslında aynı...Oyunun ana fikri en geniş tanımıyla bu. Oyun altı kısa oyundan oluşmuş. Her birinde konu farklı. Bir otobüs durağının önünde karşılaşan farklı hayatlar...Yaşam kavgasıyla değerlerin yitirildiği olaylar bütünü..
    Skeçler uzun mu uzun... Oyuncuların performanslarını izliyorsunuz doya doya ama uzunluk sıkıcılığa dönüyor yine de... Her kabarenin sonunda farklı bir son var, bir sürpriz...Oyunun tamamında mevcut sisteme bir başkaldırı var.. AB , siyasi soygunlar, küresel ısınma, kadına şiddet, hırsızlık, zengin kızın fakir ama gururlu genç hikayesi� Canımızı sıkan, bildiğimiz ama kayıtsız kaldığımız her şeye değinilmiş.. Gönderme içeren replik alkışla seyirciden reaksiyon aldı. En azından seyirci koltuğundakiler o an için uyumadıklarını gösterdiler!!! Hayatımızın tüm gerçekleri sahnede çırılçıplak karşımızdaydı...Yani düşünmek için mesaiye gerek yoktu. Oyuncular üstüne basa basa söylüyorlar acıların repliklerini� Hatta es veriyorlar �aman dikkat işte bir gerçeği daha söyleyeceğim birazdan alkışlar hazırlansın� deyiveriyorlar beden hareketleriyle...
    Bunları biliyoruz, evet bunlar söylensin, hep dile getirilsin...Ama tarz bu kadar klasik olmak zorunda mı?. Söylemde,biçimde biraz yenilik şart ...Konular benzer olunca oyundan farklı bir yaklaşım bekliyor insan.. Koreografileri ya da söylenen şarkılar özellikle ikinci yarıda söylenen rap tarzı şarkı biraz farklı bir soluk getirmiş olaya.. Yine de �sanki yaz rehaveti çökmüş oyunculara, az mı çalışılış yoksa� dedirtiyor seyirciye...
    Bir iki esprinin de güncellenmesi gerekiyor... Mesela bir oyunda �seçim var yakında� deniyor...Seçim bitti ama.
    Dediğim gibi 6 kısa oyun var, aslında konular birbirinden bağımsız ama aslında bağımlı.. Aslında bağımsız sandığımız olayların, bizi bağlaması gereken nokta açık.. Biraz eğitim biraz sevgi, biraz saygı...İlla ki eğitim, illa ki sevgi...Neyse bu nerden baktığına göre de değişir gerçi.
    Hemen arkamda oturan iki teyze, Murat�ı türkü söyleyen hamal rolünde gördükten sonra , bir sonraki epizotta şivesi biraz daha düzgün yankesici rolünde görünce iddiaya girdiler �Bunlar aynı çocuk mu yani şimdi..Allah Allah, bak sen kerataya.�...
    Oyununun bitiminde kendini orta yaşlı kadınların sevgi çemberinden zor kurtaran Murat Akpınar idi. Gecenin en parlak yıldızı... Yönetmeni ondaki cevheri görmüş ve iyice parlaması için bol bol fırsat vermiş.. Diğer oyuncular da en az Murat kadar başarılı idi. Özellikle bayan arkadaşlarımızı da daha fazla tipte görmek isterdik doğrusu. Çünkü oyunun yapısı buna çok müsaitti.
    Murat, belki Hülya Avşar� ın aradığı tipte(!) bir jön olmayacak ama yelpazesindeki tiplemelerin çeşitliliği sayesinde aranan bir oyuncu olacak, bu kesin.
    Son olarak ,
    Asıl ayakta alkışlanması gereken Kartal Sanat Tiyatrosunun inadına tiyatro yapmak sevdasından bir an için bile olsun vazgeçmemiş olması. Emek emek inşaa ettikleri Kartal Sanat Tiyatrosu Atalar Kültür Merkezi, bol alkışlı oyunlara sahne olur umarım...Bu ekibi daha coşkulu oyunlarda, salonlarında izlemek kararıyla ayrılıyorum açıkhava tiyatrosundan.


  11. Yazar: Sofokles
    Yönetmenler: Erdal Devrim Aydın, Önder Öndemir
    Müzik Yönetmeni: Serra Erkoç
    Oyuncular: Burçin Yılmaz, Doğan Kecin, Taha Yasin Yıldırım, Bengü Toksöz, Ali Kemal Birinci, Tamercan Erkan, Mustafa Murat Özçelik, Nazım Özcan, Merve Abacıoğlu, Simay Akdik, Ladin Avşar, Aytekin Aydoğan, Erdinç Güven, Gözde Güven, Aynur Işık, Mehmet İrfanlıoğlu, Özge Keskin, Yunus Kulak, Sami Berat Marçalı, Caner Omur, Ezgi Özcan, Hande Yıldırım
    Teknik: Kadir Semih İnce, Özgür Eren Koç
    Maske Tasarımı: Curcunabaz
    Kostüm Tasarımı: Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları
    Tiyatroya olan açlığımızı gidermek üzere Selamiçeşme Özgürlük Parkı�nda buluşup Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları�nın sahnelediği Antigone�yi izledik. Geçen dönem oyunculuk eğitimimize katılan arkadaşlarımız ve ana kadromuzun katıldığı bu etkinlikte, oyun sonunda Antigone üzerine de az da olsa söyleşme şansına sahip olduk. Aynı kafede başka ekiplerin de kendi masalarında, seyrettikleri oyun hakkındaki konuşmalarına tanıklık ettik. Bu durum Türkiye�de gerçekleştirilen tiyatro oyunları ve tiyatro oluşumları için kayda değer bir durumdur . Bunu sevinerek gözlemledik.
    Yeni gruplara naçizane önerimizdir. Oyunları beraberce izledikten sonra, oyunun ardından sıcağı sıcağına oyun üzerine söyleşmeleri, fikir alışverişinde ve eleştirilerde bulunmaları, birlikte ürettikleri tiyatro üzerinde son derece faydalı olacaktır. Doğrusu kendi adımıza bunu çok zaman yapıyor, oyunla ilgili memnuniyetlerimizi ve de düzeltilmesi gereken noktaları tartışıyor, bazı zamanlar da çemberin tamamlanması gereği, grup adına düşüncelerimizi oyunu sergileyen ekibe iletme gayreti içinde oluyoruz. Bu yaklaşımımızı dostça karşılayanlara da, ürünlerini agresifçe savunanlara da şahit oluyoruz. Bu durumun bulunmaz bir nimet olduğunu, art niyetten uzak yaklaşımlara her zaman açık olunması gerektiğini savunuyorum. Ekibimiz oyunları ile ilgili olarak da bizleri tanıyanlar bu düşüncelere verdiğimiz kıymeti bilirler. Gruplar temel amaçlarını �Türkiye�de daha kaliteli tiyatro� olarak belirlerlerse hem camia içindeki kısır çekişmeler geride kalacak hem de tiyatro izleyicimiz daha da bilinçlenecektir. Bu durum tiyatromuza olumlu yansıyacaktır.
    Resim Otomatik Küçültülmüştür. Bu yazıyı Tıklayarak Orjinal Halini Görebilirsiniz. Bu resim 800x600 Boyutlarındadır
    OYUN HAKKINDA�
    Antik Yunan oyunlarının yorumları yabancımız değil .Son zamanlarda Şahika Tekand yönetiminde Stüdyo Oyuncuları�ndan Oıdıpus Üçlemesi�ni izlemiştik.Oyuncunu sınırlarını zorlayan ışık etkisiyle domine edilmiş bir çalışmaydı ve yurt dışında da ilgi görmüştü.
    Klasik işlerin neden başarılı olduğu ve klasik olma başarısını merak edip incelemeye çalışan biri olarak benim için bulunmaz bir fırsat oldu Antigone. Bir saatlik bir performans izledik dün akşam. Antigone oyununu aslına uygun sahneleme iddialarını bizlere ulaştırdıkları bültende vurgulamışlardı. Nitelikli tiyatro ürünlerinde yaşanan kıtlık, metinlerin yeniden ve farklı biçimlerde yeniden yorumlanması gereğini ortaya koymakta. Bu bir gereklilik gibi gözükse de bazen asıl tekstini inkar eden, hiçe sayan, özünü bozan oyunlarla da karşılaşıyoruz sahnelerde.
    Bu noktada Yıldız Teknik Üniversitesi�nin de iddiası bir önem arz ediyordu. Hiç birimiz Antigone�lerin Medea�ların ilk sahnelenişlerini izlemediğimize göre elimizdeki verilerle yola çıkmış oluyoruz. Yani aslında bu eserlerin bire birini yansıtmak tabii ki mümkün değil. Tragedyaların kuralları ve ustalarımızın eserleri bize kılavuzluk ediyor. Yunanistan�da çalışmalarını sürdüren ekipler genetik kodlarından-en azından kültürel kodlarından- ötürü bu tür işlere bizlerden daha yatkın oldukları düşünülebilir. Bu nedenle yol göstericilik konusunda bu kanaldan da destek alınabilir.Yönetmenin ve yaratıcı ekibin hangi kaynaklardan nasıl beslendiklerini bizlerle paylaşırlarsa buna çok sevinir ve biz de sizlerle de paylaşırız
    Karşımızda Açıkhava sahnelerine sonradan uydurulmuş yükselti yerine tragedyaların gerçek sahne alanında oyun oynayan bir kadro, gerçekten koro işlevini gören bir klasik tragedya korosu, klasik maskeleriyle işine özen gösterdiği belli olan bir topluluk vardı. Özellikle mistik-destansı-mit ögeleri perçinlemek üzere vurmalı çalgılardan oluşan minik bir orkestra eşlik etti oyuna. Müzisyen arkadaşların performanslara katkılarını oldukça önemseyen biri olarak bu kullanımda yönetmeni başarılı bulduğumu belirteyim.Bir başka yorumda müziğin etkisi daha da arttırılabilir, oyunu müzik ağırlıklı bir noktaya da taşıyabilirdi.İşte bu noktada yaratıcı ekibin oyunu nasıl okuduğu ve nasıl aktarmak istediği önemli oluyor, buna da yorum deniyor.Biz de yıllar önce sahnelediğimiz Medea�da vurmalı çalgıları ve neyi , son gösterimizde yer alan Antigone parçamızda da mistik bir müziği kullanmıştık. Düşünmedim değil, demek ki bu tür eserler üç aşağı beş yukarı yönetmenlerde aynı etkiyi bırakıp benzer unsurları kullanmaya itiyor.
    Oyuncuların oyunun gerektirdiği vücut formlarını, gestuslarını gerektiği gibi kullanmaya özen gösterdiklerini anlıyoruz. Belki hem birbirleriyle ve hem de müzikle senkronizasyonları daha fazla çalışılabilirdi. Bu oyun gibi ekip oyunlarını zor kılan beraber hareket � bir olma durumu ciddi yorucu çalışmalara ihtiyaç duyuyor. Çok sıkı provalar dayatan bu biçim, hem toplu oyunculuğu yönetmeye sabırlı bir yönlendiriciye hem de fiziksel yeterliliğe ulaşmış oyuncuyla başarılı olabiliyor. Bu anlamda Antigone� nin ilerleyen gösterimlerde daha da oturacağını sanıyorum.
    Yüz bölgesini tamamen kaplayan maskeler oyuncuya ses konusunda da engel çıkarabilecekken oyuncuların ses-nefes kullanımı gayet iyiydi .Oyuncuların sesleri hem maskeyle hem de çevreden yükselen müzik gürültüsüyle boğuşarak kulaklarımıza ulaşma başarısını gösterdi.
    BİR PARANTEZ
    Açık havadaki ücretsiz oyunlarda oyunu gürültü yaparak izlemeye çalışan özellikle gençlerin , bu oyunları izleye izleye iyi tiyatro seyircisi olmayı öğrenecekleri umudumu koruyorum.Eskiden kedilerin dolaştığı sahne bu defa belediyeden ilgi görmenin mutluluğunu yaşıyordu.Uzun süre o alanı yalnızca oyuncular kullandı.Fakat izleyicilerin sahnenin ortasından geçerek oyunu terk etme eğilimi nasıl düzelir, onu bilmiyorum.
    Resim Otomatik Küçültülmüştür. Bu yazıyı Tıklayarak Orjinal Halini Görebilirsiniz. Bu resim 800x600 Boyutlarındadır

    MASKELER
    Maskelerin farklılığı ile karakter ayrıştırmaları sağlanmıştı .Ana rollerde oynayan arkadaşların maskeleri bir parça daha özeni hak ediyordu.Koronun maskeleri için de aynı şeyi söylemek mümkün.Koronun ayrılması için kullanılan maskelerin hem rengi hem de şekli diğer rollerden farklıydı.
    Oyuncuların sahneyi terk etme biçimlerinin kendi ruh hallerine uygun olması mı amaçlanmıştı yoksa genel bir antre-sahneden çıkış mantalitesi mi vardı, onu pek kavrayamadık. Fakat abartılı sahne giriş ve çıkışları, oyunun genel akışının dışında gibi göründü. Bu durumun düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum.
    Gece geçen sahnede sahne ışıklamasıyla ilgili sorunlarla karşılaşıldı, bu sahnede olan bitenler daha aydınlık bir ışıklama ile ya da farklı bir ışık etkisiyle desteklenebilirdi. Açık hava ışıklaması kapalı bir mekanlı ışıklamaktan daha zor olduğundan, bu konuda teknik sıkıntılar yaşandığı söylenebilir sanırım.
    CESARET
    Tiyatro kültürü yerleşmiş bir üniversite olan Yıldız Teknik Üniversitesi oyuncuları, oyunla ilgili hayli kafa yormuş, deşifrede başarılı olmuş, çalışmış bu belli. Aslına uygun sahneleme tekniği, tiyatro seyircisinin alışık olduğu kanıksanmış kalıplar dışında övülmesi gereken bir çalışma olmuş. Bu noktada ekibi kutlamak farklı biçimleri ve teknikleri denemeleri hususunda cesur davranmaları için yüreklendirmek gerekli.Bu konu da size görev düşüyor.


  12. YILDIZLAR ALTINDA CİNAYET
    İBB Şehir Tiyatroları, bu sezon Azerbaycanlı yazar, düşünce ve devlet adamı Elçin Efendiyev� in, bilinen adıyla Elçin� in, �Yıldızlar Altında Cinayet� oyununu oynuyor.
    Yeni sayılabilecek bir oyun, olay 2001 senesinde geçmekte. Elçin� in teksti, daha ilk sahneden itibaren verdiği ipuçlarıyla oyunun o çarpıcı sonunu ince ince örüyor, hiç oyalanmadan, vakit kaybetmeden, ama tadını da çıkara çıkara konuşmaları harmanlıyor.
    Bu oyunu, meraklı İstanbul seyircileri, 2006 yazında yapılan Mekan Tiyatro Festivali� nde, Azerbaycan Akademik Milli Dram Tiyatrosu� ndan �Qatil� adıyla izleme şansı bulmuşlardı. Biz şimdi gelelim, Şehir Tiyatroları� ndaki Melahat Abbasova yorumuna...
    Anladığım kadarıyla, oyunu Türkiye Türkçesi� ne de, Abbasova çevirmiş. �Bir evin bir oğlusun.�, �Gerçekten, bu gerçek olamaz.�, �Sen beni düşlerinde canlandırıyordun.� gibi bazı cümleler haricinde, genel olarak başarılı bir çeviri olduğu söylenebilir.
    Kadın eli değmiş! � Oyunu beraber izlediğim arkadaşım Burçak� ın, oyun için yaptığı bu yorum, gerçekten de rejiyi özetler nitelikte. Melahat Abbasova, beraber çalıştığı sanatçıların da yaratıcılıklarıyla, fevkalade duyarlı, dokunaklı, romantik bir anlayışla sunuyor bize malzemesini. Oyunu, bu sezon izlediğimiz pek çok oyun arasında sivrilten de tam olarak bu. Son derece sağlam bir metni, net bir Azerbaycan arka planını, özellikle ikinci perdede yoğunlaşan gerginlik ve baskıyı; aydınlık yüzlü bir masalcı gibi anlatıyor bize, başımızı okşayarak, en nahif, en saf duygularımıza hitap ederek...
    Dekor, adeta iki farklı anlayışla, bakış açısıyla, iki farklı dünya yaratıyor sahnede. Önde, son derece gerçekçi hazırlanmış masa, sandalye, kanepe ve kitaplıklarla kimya öğretmeninin evi, arkada ise nefes kesen güzellikteki tüller ve yuvarlak yatakla yaratılan, düş ortamı... Kadınla delikanlının aşklarını burada yaşayışları, yıldızlar aleminin burada yaratılması, ikinci perdede, kadının, hayallerinin yıkılışını tülleri kullanarak ifade etmesi ve finale yaklaştıkça oyunun tamamen ön platforma taşınması, illüzyonu destekleyen, yerinde kararlar.
    Fakat, yıldızlar alemi sahnesinde döner sahne kullanımı, bana bir parça zorlama ve yorucu geldi. Gereken büyü ve illüzyon, yatak dönmeden de yaratılabiliyordu oysa. Hem oyunculara getirdiği ek zorluk, hem seyirciyi yoran ışık geçişleri, hem sahnenin dönerken çıkardığı kulak ardı edilemeyen ses; bu sistemi, bu sahne için fazla kılıyor.
    Ve tabii ki oyuncular... Elçin Altındağ� ı, ilk sahneden son sahneye kadar nefeslerimizi tutarak izledik. Kimya öğretmeninin yapayalnız dünyasından, bir an bile koparmadı bizi. Kadın� ın ruh hallerini bedeninde simgeleştirmesi, - ilk perdede Delikanlı� nın karşısında kasılıp çözülmeleri, ikinci perdede gelin bebeğiyle kurduğu ilişki - son derece doğal, son derece yerli yerinde akıp gitti oyunda. Gelin bebek, Kadın� ın iç dünyası için önemli bir simge olarak kullanılmış, hele ikinci perdede üstlendiği rol, kalp kıran, nefes kesen, göz yaşartan cinsten. Her ne kadar, bir izleyici olarak, o bebeğin daha fazla kullanılmasını beklediysem de, yönetmene kalmış bir seçimdi bu.
    Emrah Özertem� in Delikanlı� daki yorumu, bir parça daha engebeli. Zaman zaman, �Yoksa klişe numaralar mı izliyoruz?� dediğimiz oldu. Hayatın içinde örselenmiş, hırpalanmış Delikanlı� nın coşkusunu, öfkesini, heyecanını seyirciye iletmekte eksik kalmadı, ama zaman zaman doğallıktan uzaklaştı. Bu aslında kusur olmayabilir. Bir yorumdur. Fakat seyirci koltuğundan gördüğüm, oyunun bu tarz bir oyunculuk üzerine şekillendirilmediğiydi. Bunun haricinde, Emrah Özertem� in, Delikanlı� ya hayat vermekte başarılı olduğunu düşünüyorum.
    Yardımcı rollerde Ezgi Sümer Yolcu, Radife Baltaoğlu ve Nevzat Çankara var. Hasanzade� nin Annesi rolündeki Radife Baltaoğlu� nun, konuşurken kürkünü didiklemesi hoş bir ifade. Ezgi Sümer Yolcu� yu, temiz kalpli, patavatsız komşu rolünde çok sıcak buldum, yalnız ilk sahnede, Kadın� ın sınav kağıtlarıyla konuştuğunu duyduğundaki kahkahası, belki bir daha gözden geçirilebilir. Nevzat Çankara, polis rolünde, kısa, ama bir o kadar da güzel bir oyun çıkarıyor. Tatlı sert, biraz kaba-saba, ama tertemiz kalpli bir adama, öylesine güzel can veriyor ki, hala aklıma geldikçe yüreğimi ısıtıyor.
    Bu oyun, tiyatronun bütün unsurlarının; metnin, dramaturginin, hareketin, dekorun, müziğin, kostümün, oyunculuğun ve tabii ki rejinin hem ayrı ayrı, hem bir arada çok değerli olduğu, başarılı bir çalışma. Yazımı bitirirken, oyunu kasım ayında Kadıköy Haldun Taner Sahnesi� nde ilk izlediğimde, selamdaki coşkulu alkışlara katılamadığım için özür dilerim. O sırada ben katıla katıla ağlıyordum.


  13. BAHAR NOKTASI
    1595 yılında Shakespeare tarafından 'Yaz Gecesi Rüyası' adıyla yazılan günümüzde ise Can YÜCEL tarafından 'Bahar Noktası' adıyla uyarlanan deyim yerindeyse tekrar yazılan ve Murat KARASU rejisiyle sahnelenen oyun bu sezon sizlerle.
    OYUNUN KONUSU
    Atina Dükü TEZEUS, Amazonlar kraliçesi İPOLİTA ile evlenmek üzeredir.EGE ise kızı HERMİYA'nın DİMİTRİ ile evlenmesini istemesine rağmen HERMİYA İSKENDER'e aşıktır.HERMİYA'nın babası gerçeği öğrenince saraya şikayete gelir.Bunun üzerine HERMİYA sevgilisi ile çareyi ormana kaçmakta bulur. Fakat ormanda da işler karışıktır.


    Periler kralı OBERON kendisini aldattığını düşündüğü Periler kraliçesi MÜZEYYEN ile de araları limonidir.Aldatıldığını düşünen kral, kraliçeyi cezalandırmak için baş uşağı CİN'i sihirli bir çiçeği bulması için görevlendirir.

    Bu özel çiçeğin suyu uyurken kimin gözüne damlatılırsa karşısına ilk çıkan yaratığa aşık olacaktır. Bu esnada düğün günü için bir oyun hazırlayan Atina esnafından olan dokumacının karşısına çıkan CİN, planı gerçekleştirmek için dokumacıya eşekbaşı kellesini yerleştirip kraliçenin de gözüne iksiri damlatır.

    OBERON bu kez CİN'den Dimitri'nin HERMİYA'nın arkadaşı olan HELENA'ya aşık olması için yardım etmesini söyler. Fakat aşıkları karıştıran CİN ortalığı daha da karıştırır.

    Oyunun finaline geldiğimizde ise olayların işin içinden çıkılmaz hale geldiğini gören OBERON her şeyi aydınlığa kavuşturarak barışı sağlar.
    OYUNA DAİR,
    Oyun içinde oyun sergilenen hikayenin, ikinci bir ağızdan anlatılması yeri geldiğinde bir oyuncunun ikinci bir yan rollerde karşımıza çıkıyor oluşu olayın daha önceden yaşandığını anlatıyor ki bu da seyircinin oyunun içine girmesini ve konuya hakim olmasını biraz zorlaştırsa da kimi zaman konuya balıklama davet eden üslubu , görselliği ve koreografisi oyunu kurtarıyor diyebilirim.Özellikle Atina halkını canlandıran esnafın toplu bale gösterisini gerek kostüm, gerekse sahneleme biçimi olarak mutlaka görmek lazım.

    Işık ve müziğin ise bizlere periler dünyasını yansıtmalarındaki başarısı,
    dekorun her köşesinin hatta küçük bir çeşmenin bile en etkin şekilde kullanımı gözden kaçmıyor.
    Oyunculuklara değerlendirdiğimizde ise Mustafa Uğurlu'nun hem Dokumacı karakterini hem de ara oyunda canlandırdığı Öreke karakteriyle bir bütün olarak uyumu, Canberk Uçucu' nun oyun boyunca belli aralıklarla söylediği tek bir hareket ve sözle bile oyunun başı çektiğini söylemek mümkün. Sumru Yavrucuk' un sergilediği performans da izlenmeyi hak ediyor.

    Kısaca aşkın içinde var olan nefret, kıskançlık, ihtiras ve intikam duygularını hissetmek içinizdeki o muzır insanı da harekete geçirmek istiyorsanız BAHAR NOKTASI en doğru adres olacaktır.


  14. Dil,şeytanları ve melekleri gizleyen ve karakterleri dokunulmaz kılan bir maskedir.




    Kırktan fazla oyun yazmış olan Sam Shepard Pulitzer ödülü de dahil olmak üzere pekçok ödül almıştır.Oyun yazarlığının yanısıra senaryo yazarlığı,sinema oyunculuğu ve son yıllarda sinemada yönetmenlik de yapmaktadır.Başlıca oyunları;Aç Sınıfın Laneti,Gömülü Çocuk,Vahşi Batı,Aşk Delisi,Si-Bemol İntihar,Melekler Şehri,Ölümüne Oyun,Şok Durumları,A Lie of the Mind,La Turista,Tongues,Savage Love.

    AŞK DELİSİ
    Yazar Sam Shepard "Aşk Delisi" isimli oyununu eksiklikler üzerine kurmuş sanki bilinçli bir şekilde tamamlamayarak oluşturmuş hem hikayeyi hem de karakterleri.Yalın, abartısız bir dekor, çok fazla geçişi olmayan, seyirciye sürpriz yapmaktan ya da seyirciyi şaşırtmaktan çok hayal kurdurmaya, kafaları karıştırmaya yönelik bir tutum.Oyun kişileri karakterleri ayrıntılı bir şekilde verilmeden ana hatlarıyla yerleştirilmiş oyunun içine.Oyunun başından sonuna kadar sahnede olan yaşlı adam zaman zaman oyuna dahil olan zaman zaman oyunun tamamen dışında kalan bir karakter.Yaşlı adam yeri geldiğinde diğer karakterlerin sesi oluyor daha sonra da anlatılan hikayenin öznesi durumuna dönüşüyor.Ne olduğu,kin olduğu söylenmeden diğer oyun karakterleri ile diyaloğu bulunmayan oyundaki boşlukları dolduran ama asla açık vermeyen bir karakter oluşturmuş yazar.Oyunun tek kadın karakteri olan May otuzlu yaşlarında, aldatıldığını düşünen ve aldatıldığına inanan her kadın gibi öfkeli, intikam duygusuyla yanıp tutuşan sevdiği adamı terk etmekle tehdit edip aynı zamanda da hayatında yeni biri olduğunu hissettirerek umursamaz tavırlar takınan zaman zaman hırçınlaşsa da genel olarak kendine güveni eksik ve asla çekip gidemeyeceği belli olan bir kadın tipi.Yazar May karakterini oluştururken uzun süreli bir ilişki içinde olan bir kadının yaşadıkları karşısındaki çaresizliğini, çelişkilerini,kafa karışıklığını ortaya koyarken hem pasaklı hem seksi hem öfkeli hem sadık bir aşık ekleyerek May karakterinde birden fazla kadın yaratmayı başarmış.Eddie otuzlu yaşlarının sonunda, serseri ruhlu, sadakatsiz, tutarsız bir adam olmasıyla birlikte fiziksel olarak da hiçbir kadının cazip bulmayacağı özelliklere sahip.Buna karşın inatçı ve kararlı tavrı, aldattığını önce inkar edip sonra kabul etmesine karşın asla aptal durumuna düşmeyen tüm açıklarını kıvrak zekasıyla kapatabilen bir erkek profili oluşturabiliyor.Martin ise ilk bakışta ideal sevgili konumunda görülebilecek hem fiziksel açıdan hem de kişilik açısından bir kadının güvenebileceği, beyenebileceği bir tip olmasına karşın oyun içerisindeki çekingenliği, karasızlığı nedeniyle kendi kendini geriye iten bir karakter.Yazar Martini düşlerken en önemli amaçlarından biri Martin'e açıklar verdirip Eddie'yi ön plana çıkarmak,farkına vardırmadan Martin'in Eddie'yi güçlendirmesini sağlamak olmalı.Oyunun başlarında klasik bir hikaye gibi başlayıp kadın erkek kavgası, ilişkilerde yaşanan sorunlar gibi şeyler ön planda olsa da yazar Eddie karakterinin ağzından bir hikaye anlatmaya başlıyor,araya yaşlı adamın anıları giriyor ve May, Eddie'nin başladığı hikayeyi kaldığı yerden anlatmaya başladığında Yaşlı adamın pişmanlıkları, çırpınmaları ile son buluyor.Yazar bu oyunda asla bir hikaye anlatmıyor,aslında belki de ne başı ne de sonu olmayan bir oyun denilebilir Aşk Delisi için.Yazarın derdi ne bir şey göstermek, ne karakterler aracılığıyla bir hikaye anlatmak.Sahne, dekor, oyuncular gibi yardımcılarla seyirciye bir hikaye yazdırılıyor bu oyunda.Çok alışık olmadığımız bir tür.Bir başkasının elinde heba olabilecek, bilinçli bir şekilde bırakılmış eksikliklerin hikayenin oluşumuna engel olabileceği bu üslup Sam Shepard'ın ustalığı ve titizliği sayesinde hem oyunculara hem de seyircilere pek çok fırsat veren bir oyuna dönüşmüş.

    Sİ-BEMOL İNTİHAR

    Yazar bu oyunda kafasındaki soruları, hayatındaki sorunları, çaresizliğini, umutsuzluğunu, insanın bilinmezliğini,nedenleri,nasılları,niçinleri yedi farklı karakterin ağzından yansıtmış.Oyundaki karakterler birer anlatıcı gibi düşünülmüş.Tüm dünyayı ve insanlığı ele almakla birlikte genel olarak Amerika odaklı yazılmış bir oyun.Nasıl var olduk, niçin böyle davranıyoruz, neden burada yaşıyoruz, hayatın neresindeyiz, kim bize böyle olması gerektiğini söyledi, bu duruşu bize kim yükledi, çaresizliği ne zaman öğrendik, umudu ne zaman kaybettik, gözümüzü ilk ne zaman kararttık, köşeye sıkıştığımızı nerede fark ettik? Oyun bu ve bunun gibi pek çok soru üzerine kurulu.Her karakter kendi ağzından diğer bir karaktere ne soru sorarak ne de ona bir cevap vererek kendi sorgulamasını, hesaplaşmasını yapıyor.Oyunun en ilginç taraflarından biri arada yapılan küçük değerlendirmeler dışında sorduğu bunca soruya karşın yazarın hiçbir cevap aramaması.Yazar karakterlerle ilgili belirli,keskin ayrımlar yapıp kişiliklerini ortaya koymazken kimi zaman onları şiirsel bir dille konuşturuyor, bu şiirselliğin içine göze batmayacak şekilde argo sözcükler yerleştiriyor.Sam Shepard şiirsel anlatımdan, sanatsal tavırdan olduğu kadar felsefeden, psikolojiden, sosyolojiden de faydalanmış bu oyunu yazarken.İnsanı hem yalnız, salt birey olarak ele almış hem de toplum içindeki konumuyla değerlendirmiş.Diğer oyunlarında olduğu gibi bu oyunda da yazarın derdi bir hikaye anlatmak değil.Esas olan soru sormak.Anlatmayı değil sormayı, göstermeyi değil fark ettirmeyi tercih etmiş.Diğer oyunlardan farklı olarak Shaperd'in bu oyununda en az oyuncu kadar, yönetmen kadar seyirci de çalışmak zorunda.Yazarın açtığı yoldan devam etmeli, hikayeyi tamamlamalı hatta gerektiğinde seyirci hikayeyi kendisi oluşturmalı.Dekorun, sahnenin, ışığın, kostümün geride kaldığı tamamına soruların ve sorgulamanın egemen olduğu bir oyun Si-Bemol İntihar.



  15. Uçurtmanın kuyruğu - GUTOK


    Bir bayram sabahı vefat ederek Türkiye'yi yasa boğan, Türk tiyatrosunun mihenk taşlarından biri olan usta sanatçı Savaş Dinçel'e ait ölümsüz eser, Gutok (Gaziantep Üniversitesi Tiyatro Oyuncuları Kulübü) tarafından geçtiğimiz günlerde AKM'de sahnelendi. Farklı bölümlerde okumalarına rağmen, sahneye çıkarak büyük cesaret gösteren bu öğrencileri, arkadaşları da yalnız bırakmayarak mutluluklarını paylaştı. Dersleri ve arkadaşlarıyla zaman geçirebilecekleri yerde, sahneye çıkarak 'sahne tozunu' yutmayı amaçlamışlar. Tiyatroya gönül vermiş birilerini görmek büyük mutluluk. Üstelik bunların öğrenci olması, tarifsiz bir duygu. İyi bir oyun sahnelemek ve merhum sanatçı Savaş Dinçel'e, saygıda kusur etmemek için verdikleri mücadele, takdire şayan. Amatör ruhla sahneye çıkan oyuncular, oyun boyunca bir an bile düşmeyen tempolarıyla, başarılı bir temsil ortaya koydular.

    Eserin konusu.
    Baba baskısıyla büyümüş olan bir adamın, babasının ölümü ardından intihar etmeye karar vermişken, çocukluğu ve gençliğiyle yüzleşmesini, diğer kişiliğiyle çatışıp yeni bir kimliğe bürünüşünü ele alıyor.

    Oyun öncesi.
    Seyirciler yerini alırken çalan mistik müzik dinlendirici. Ayrıca herkesin yer kapma telaşında istedikleri yerlere oturamadıkları için çıkardıkları homurtuları da bastırmış. Kapıda oluşan izdiham, sahnedekiler için kim bilir nasıl bir duygudur.

    Zira oyun sonuna doğru ayakta izleyenlerin çoğaldığını gördükçe, tiyatroya merak salmış ve arkadaşlarını yalnız bırakmayan öğrencilerle mutluluğum bir kat daha artıyor. 'bittik, mahvolduk, öldük, iflas ettik' diyenlere inat, bu gençler; hala başı dik, hiçbir çıkar gözetmeksizin umutlarımızı devam ettiriyor.

    Ve sahne…
    Oyun; babasının ölümüne kadar orta halli bir aile çocuğu olduğunu zanneden dış ses, oyuna işten gelerek değil, masa başında kafasına silah dayayarak başlıyor. Reji, metindeki girişi değiştirerek farklı bir yorum sağlamış. Bu çalışması, metindeki karakteri daha bir pesimist yapmış. İyide olmuş. Çünkü, günlerden bir gün gibi değil de, hiçbir çaresi kalmamış, hayatla tüm bağlarını koparmış birinin, ne kadar alternatifsiz olduğunun altını daha iyi çiziyor.

    Oyun boyunca başarılı bir çizgi hakim. Yalnız yeterli değil. Eserin ne anlatmak istediğini iyi kavramışlar ama nasıl anlatacakları konusunda sanırım daha çok çalışmalılar.

    Hareketten çok söze dayalı bu tür oyunlar, cesaret isteyen oyunlardır. Oyunculuğun ötesinde duygu yoğunluğu ister. Zor bir seçim yapılmış. Sanırım seçmelerindeki temel neden, oyuncu kadrosunun iki kişiden oluşması. Ki kalabalık kadroyla çalışmak zor. Üstelik üniversite ortamında bir araya gelip çalışmak çok daha da zor. Seçmelerindeki temel etken bu olabilir.

    İkincisi, kendilerine güvenmiş ve altından kalkacaklarını düşünmüşlerdir. Zira kendi kategorilerinde de çok iyiler. Benim buradaki tutum, Devlet tiyatrolarını veya ödenekli özel tiyatroları eleştirdiğim gibi eleştirmem beklenemez. Önemli olan burada gösterilen çaba ve azim. Kaldı ki, gösterdikleri performanslarıyla devlet tiyatroları da dahil, bu yıl izlediklerim arasında ilk beşte bir başarıya sahiptiler. Bu eleştiri, üniversite oyuncularını asla yermek değil, bir tiyatro sever olarak onlara destek olmak içindir. Bir sonraki temsillerinde aynı hataların önüne bir nebzede olsa geçmek için, dışarıdan izleyen birinin gözüne takılanlar olarak algılanmalıdır.

    İki elmanın yarısı…
    Sahneyi, Semih Özgeç ile Hüseyin Aslan paylaşmışlar. İlk bakışta bir takım oyunculuğu göze çarpsa da, birbirilerine yeterli zamanı tanımalılar.Gerek replikler için, gerekse birbirini kapatmayan mizansenlere dikkat edilmeli. Bu tür oyunlarda duyguların kaynağını yansıtan mimikler önemli bir yer tuttuğundan, bir oyuncu diğer oyuncuyu kapatmayacak özeni göstermelidir.

    Oyunun dokusuna doğrudan etki eden benzerlik çok önemlidir. Kilo farkı önemli bir ayrıntıdır. İkisinin de temelde aynı yapıya sahip olmaları, oyunun aslında ne anlatmak istediğiyle alakalı. Çünkü, değiştirilen kostümlerle aslında içindeki duygular dışarıya çıkmış ve yazar bunu anlatmayı yeğlemiştir. Bu anlamda kostüm değişimlerinde birbirilerinin kostümleri yerine farklı kostümler giymesi oyunun dokusuna temelden ters düşmüş.

    Oyunda bahsi geçen kötü duygular diye adlandırdığımız şeyler dış sese aitse, o kostümlerle kötü huylar dışarı atılmalı ve kendini iç sese teslim etmeli. Kendilerine ait olmayan farklı kostüm giymeleri, farklı insanlara bürünmek anlamına gelir. Oysa oyunun anlatmak istediği, iç sesle dış sesin yer değişmesidir. Bu bir yüzleşme olayı.

    Dış ses : Hüseyin Aslan
    Gaziantep Büyükşehir belediyesi şehir tiyatrosu tarafından açılan kursta eğitim almış bir öğrenci. Oyunu sahneye koymak için gösterdiği cesarete, burada aldığı eğitiminde katkısı tartışılmaz. Hangi şartlarda olursa olsun, amaç eğlenmekte olsa eğer sahneye çıkıyorsak elimizden geldiğince şivelere dikkat etmeliyizdir. Oyun boyunca genel anlamda buna özen gösterildiğini düşünsem de, yer yer doğu şivesine kaçtığını sanırım kendiside fark etmiştir. Bu şöyle aşılabilir. Sonuçta bir reji yapılıyorsa, ya tam öngörülen İstanbul Türkçe'siyle oynanır. Ya da, oyun boyunca doğu şivesiyle oynanabilir. İkisi de rejinin yorumudur. Kimse doğu şivesiyle neden oynadın diyemez. Ama ikisinin birbirine karıştırılması kulağı tırmalar.

    Oyun boyunca ses tonu iyi, en arkalara kadar ulaşıyor. Zaten salonun akustiği de harika. Yalnız tepkiler yetersiz. İfadeler keskin değil. Seri konuşmalarda repliklerin anlaşılmasına daha bir özen göstermeli.

    Diğer taraftan ağlama sahneleri fazlasıyla yapay kalmış. 2. perdede sanırım aceleye geldiğinden fondöten abartılmış. Soyunması için silah zoruna gerek yok. Bu bir iç sesse daha çelişki olarak seyirciye yansıtılabilir.

    Seyirciyi bir şeye inandırmak için yaptığın şeyin gerçek olması gerekmez. Seyircinin inanması yeterlidir. Yani onca kadeh viskiden sonra hafif afallamak sahnede meyve suyu içtiği gerçeğini bertaraf eder. Hem bu sarhoşluk, bir sonraki dans sahnesi için rahat bir geçiş olurdu.

    Her şeye rağmen, oyunculuğunu hep üst seviyede tutmayı başarmış, temposunu bir an bile düşürmemeye gayret gösteriyor. Spor kıyafetler giyene kadarki pasif hale karşın, kendi benliğini bulduğundaki rahatlık arasındaki fark, görülmeye değerdi. İki farklı ruh halini de başarıyla temsil etmesi, diğer oyuncuyla beraber olan espri alışverişi ve doğaçlamalarıyla oyuna damgasını vuruyor.

    İç ses : Semih Özgeç
    Sahnede birden fazla tipe bürünmek zorunda olan Semih, oldukça zor bir görev üstlenmiş. Elinden geleni yapmaya çalışsa da yeterli ol(a)mamış. Oldukça çelişkili bir ruh halinde gibi. Birbirinden farklı, bağımsız tipler olmalıydı onun büründükleri. Oysa bu tipler sanki bir domino taşlarının devamı gibi algılanmış. Hal böyle olunca büründüğü her tip, aynı ses tonuyla çıkıyor ve bu oyunu anlamsız kılıyor.

    Bu yüzden dış sesin hayatında kimlerin olduğu pek anlaşılmıyor. Sanki bir ailenin bireyleri gibi algılanıyor. Oysa burada yapılması gereken, dış sesin hayatını oluşturan kişi yada kişilere bürünerek yaşamını bize aktarması gerekiyordu. En önemli aksesuarı ise, büründüğü tiplerin yaptığı işleri daha iyi yansıtabilmek için gerekli olan kıyafetler.

    Kendine çok güvenerek kıyafetle değil, sesim ve mizansenlerimle veririm demek istemiştir belki ama, bu yanlış bir yaklaşım. Zaten büründüğü üç veya dört tip var. Bunların kıyafetlerini giyip sahnede onu canlandırması gerekir.

    Olması gerekenden fazla bağırıyor. Ellerin fazla kullanıyor. Saçını çok fazla düzeltiyor. Sahneye çıkarken saçlarını bağlasaydı daha iyi olabilirdi. Böylelikle hem mimiklerini görürdük, hem de oyunun atmosferi bozan saç düzeltmelerini izlemezdik.

    Bağırmakla, sesini yükseltmek farklı şeyler. Kızgınlığı göstermek için bağırmak gerekmiyor. Bunu mizansenlerle ve ses tonuyla verebilir. Canlandırdığı karakteri oynamalı. Bizim sahnede Semih'i değil, Semih'in canlandırdığı tip ve karakterleri izlediğimizi unutmamalı.

    Oyunun her şeyiler.
    Bu öğrenci arkadaşlarım oyunu hem yönetip hem de oynamışlar. Bu yanlış bir tutum. Kendi hatalarını görme şansları sıfıra iniyor. Bir bakıma da haklılar. Bu işi öğretecek yada başlarında olabilecek kimseleri yok.

    Rejideki hatalardan biri elbette birbirilerinin kostümlerini, kilo farkından dolayı giyememeleri. Nedenlerini uzun uzadıya yukarıda sıralamıştım. Dekor olarak o zengin evde külüstür teyp kimin fikri bilemiyorum. Ama sırıtıyor. Dans sahnesinde kırmızı loş ışıkların kullanılması güzel düşülmüş.

    Oyundaki misket sahnesi unutulmuş. Ama metni bilmeyenler için sırıtmıyor. Olabilir, sahnede her şey mümkün. Önemli olan seyirciye fark ettirmeden devam edebilmekte.

    Dekor,müzik,kostüm her şey çok güzel. Oyunun hem teknik kadrosunda yer alıp, hem de sahneye koymak, üstelik oynamak büyük bir başarı. Oyun boyunca düşmeyen tempolarıyla bir profesyonel gibi devam ettirmeleri klas bir tutum.

    Günahıyla sevabıyla oyun sonrası fuayede seyirci karşısına çıkıp eleştirilmeyi beklemek muazzam bir yaklaşım. Cesaretlerinden ve gösterdikleri başarılı performanslarından dolayı kutlarım.

    Bu heyecan ve amatör ruhlarını kaybetmeyerek daha nice güzel oyunlara imza atmaları dileğiyle…

    İhsan ATA



  16. AKTÖRÜN YÜREK BURKAN ÖYKÜSÜ: "SAVAŞ İKİNCİ PERDEDE ÇIKACAK"


    Bir oyuncu o… Adı Vladimir Bendl... Usta bir oyuncu… Hastanede… Ölecek… Çek yazar Oldrich Danek (1927-2000), oyuncu Bendl'ın anılarından damıttıklarıyla tiyatro sanatının gücüne, büyüsüne üç saate yakın bir süre içinde göndermeler yapıyor. Oyunun adı: “Savaş İkinci Perdede Çıkacak - Valka Vypukne Po Prestavce”. Hastanede son anlarını yaşayan aktör Bendl'ın meslek yaşamında yaşadıkları bir sinema şeridi gibi tiyatro sahnesinde akıyor. Dünyanın gördüğü en acılı ve en hüzünlü yıllarda aşk… İkinci Dünya Savaşı… Etik değerler… Onur… Sanatçının duruşu… Toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısında sanatçının sorumluluğu… Tutumu… Kaçınılmaz bir yol ayrımına gelindiğinde aydın kişinin yüz yüze kalacağı sorular... Ve tiyatro…

    SANATÇI PARAMPARÇALIĞI

    Danek, 1920'li yıllardan başlatıyor öyküyü, taaa yetmişli yıllara kadar getiriyor. Yükselen, ünlenen, yücelen, bu arada çevresini sanatı adına paramparça eden bir oyuncunun öyküsü bu. Oyuncunun acısıyla, izleyicisinin de içini acıtan bir öykü. Gerektiği için, yüreğinde yangınlar çıkaran kadını (Anna-Şenay Gürler), kendisine “özel” bir tiyatro kurma sözü veren dikiş makineleri fabrikatörünün karısı Yahudi kadın Landecka (İpek Bilgin) ile aldatıyor. Sonra Nazi işgalinde saklanmak için evine gelen Landecka'yı kapısından kovuyor. Nazilerin bölge baş komiserine, savaş öncesi Komünist Parti üyesi olan arkadaşlarının adlarını hiç zorlanmadan bir bir sayıyor. İkircikler içinde bunalıyor… Çelişkilerle boğuşmakta… Tutkular… Aşklar… İhanetler… Pişmanlıklar…

    “FLASH BACK”LERLE ANLATILAN YAŞAM ÖYKÜSÜ.

    Ülkemizin çok önemli tiyatro insanlarından Yücel Erten; sevdiği, beğendiği, Türkçe'ye kazandırılmasında yarar gördüğü Çek yazar ve yönetmen Oldrich Danek'in “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” başlıklı oyununu, Atatürk Kültür Merkezi-Oda Tiyatrosu'nun fuayesindeki panoya asılmış yazısından öğrendiğime göre, Almanca'dan dilimize 1989 yılında kazandırmış ve oyun kitap halinde “Öteki Yayınevi” yayınları arasında 1998 yılında yayınlamış. Her ne kadar “… vay anasını sayın seyirciler” deyimini kullanmasındaki gerekliliği anlamasam da, Yücel Erten'in çevirisine laf edemem. Oyunu izledikten sonra, sahnelemesi için üstünden on sekiz yıl geçmesine doğrusu hayıflandım. Ama kapıdan çıkarken, her zaman olduğunca: “N'aparsın kardeş, burası Türkiye işte,” diye mırıldanmaktan da kendimi alamadım.

    BAKALIM YARATICI KADRO İŞİNİ NASIL EYLEMİŞ

    Koreograf Cihan Yöntem, “açık biçim” olarak ifade edilen Yücel Erten'in öykülemesine, devinim içinde ritmi sezen/sezdiren bir koreografi düzeniyle katkıda bulunmuş. Dans için hiç de uygun koşulu bulunmayan bir sahnede, dans ve devinim düzeniyle hiç kuşkum yok, bir “gökkuşağı” oluşturmuş. Oyuncuların bedenlerini basit birer gösterge vericisi, izleyene yönelik işaretler göndermek için kullanılan birer semafor olarak görmemiş. Böyle görmediği için izleyicinin oyuncuların bedenlerini; enerji kabı, arzu yönlendiricisi, itkileri yükseltme dinamiği, ritim kumbarası olarak algılamalarını sağlamış. Çiğdem Erken, abartıdan uzak, iki viyolonsel (Tansu Eğinlioğlu ile Derya Davulcu) ve bir piyanodan (Ayça Daştan) oluşan, yalın, içten, ama oyunla ve oyuncuyla “yakın temasta” bir orkestra kurmuş. Müzikal motiflerle yayılan bir atmosfer yaratmış. Laytmotife dönüşen, izleyicinin durum saptaması yapmasına, soluklanmasına olanak veren besteler/düzenlemeler yapmış. Kimi yerlerde, eylemi tersinlemeli yorumlayan Brechtisyen şarkı anlayışını kullanmış, kimi yerlerde akorlara dayalı armoni yerine zaman beraberliğinden yararlanarak ezgileri üst üste getirmiş bir kontrpuan etkisi sağlamış. Birkaç notayla eylemin yerini belirtirken atmosferi akustik bir dekora dönüştürmüş. Çoğu üç sesli vokallerle sesin anlambilimsel derinliğini deşmiş. Oyuncuların arasından Nazlı Uğurtaş'ın sesindeki cisimlilik, kösnüllük, müzikalite fevkalade güçlü, ama Çiğdem Erken onun metnin anlamını bastırmasını usta manevralarla önlemiş. Diğer taraftan, Yakup Çartık gene büyücülük yapmış, oyundaki duyguyu, düşünceyi, imajı, zamanı, mekânı, atmosferi, perspektifi bir arada bir ışık düzeni tasarlamış. Sahne ışıklandırmasına bir kez daha sanatsal bir değer katmış.

    Gülhan Kırçova, 1920'lerden 1970'lere uzanan geniş yelpazede hem Yücel Erten'in sahneleyiş mantığına, hem oyunun hızına, dinamiğine hizmet veren, hem de tarih düşme görevini üstlenen giysiler tasarlamış. Doğrusu, kostümlerin tümü kutlanası. Bu arada, Bendl'ı hastanede ziyareti tablosunda Struna'nın paltosunu neden (kravatlı) gömleği üzerine ceketsiz giydiğini belki de sadece bana anlatamamış.

    SAHNE TASARIMI DA YÜCEL ERTEN USTA'NIN

    Yücel Erten Usta, çevirdiği, on sekiz yıl sonra da olsa dahi sahneleme olanağı yaratabildiği oyunu, Atatürk Kültür Merkezi Oda Tiyatrosu'nun sahnesinde işlemiş. Çoook “mütevazı” bir sahne burası. Arkasında yalnızca bir koridor ile iki soyunma odası, ortada da büyükçe bir evin salonu kadar sahne… Yücel Erten'in de pek güzel ifade ettiği gibi: “… geniş hacimlere düşkün AKM'nin bir merdiven altı boşluğuna sığıştırılmış bir tiyatro” burası. İşte bu “sığıştırılmış” tiyatronun olanakları sınırlı sahnesinde “… kulisler, panolar, dekorlar, yapılar, kapılar tıkıştırmaya çalışmak yerine” Yücel Erten sahne tasarımını da kendisi yaparak “sahneyi çıplak kullanmayı” yeğlemiş. “Sahneye açılan mimari kapılar, mimari olarak mevcut olan balkon, ona yaslanan bir döner merdiven, birkaç parça mobilya, zorunlu üç-beş aksesuar, birkaç vitrin mankeni…” İşte dekor bu… Bana sorarsanız, bu dekor anlayışıyla oyuncunun kolektiflik anlayışını ateşlemiş, toplu oynamayı daha bir belirginleştirmiş. Yücel Erten, rejisör olarak da “açık biçim”i alabildiğine özgür kullanmış, öyküyü kendi dinamiği ve estetiği içinde yoğurmuş; oyunculuk, müzik, dekor, kostüm, ışık anlayışlarıyla estetik bir bütünlük oluşturmuş. Arka planda uyguladığı “slow motion” devinimlerle duraklamaları yok etmiş, anlatımını güçlendirmiş, sahne diline lezzet katmış.

    OYUNCULUK

    Sıra oyuncuları değerlendirmeme geldiğinde, Zeynep Alkaya'nın, Nazlı Uğurtaş'ın, Hale Şenözgen'in, Gürsan Piri Onurlu'nun, Efe Ünal'ın, Destan Batmaz'ın yönetmen ne verdiyse aldıklarını ve başarıyla uyguladıklarını söyleyeceğim. Hakan Meriçliler'in, Bendl'ın işaret ve dayanak noktaları üzerinde eklemlediği ve bedenini de katarak elde ettiği yönlendirici devinduyumsal ve duygulanımsal şemayı kutlayacağım. Bu şemanın oluşmasında yönetmenin payını hesaplamamam elbette olası değil, ama kutlamadan da edemem doğrusu. Şenay Gürler Hemşire, Anna, Genç Kadın Oyuncu, Rejisör karakterlerini sadece ışıl ışıl pırıldayan gözleriyle, güzel gülümsemesiyle, billur sesiyle değil gövdesini de kontrol altında tutarak mükemmelleştiriyor. Struna'da Levent Güner'in sesindeki gerilim tınılarına, telaffuzuna, tonlamasına zarar vermekte. Deniz Evrenol, Esra Ruşan, Selen Domaç üçlüsüne vokal klişelerin tuhaf bir biçimde inatçı olduklarını anımsatacağım. O inatçı klişelerle savaşmalılar ki Ema'nın, Ela'nın, Eva'nın sesleri, konuşmaları, gülmeleri içsel duygulara bağımlı kalabilsin. Dört karaktere can veren İpek Bilgin, gövdesi ile ruhu ve iç aksiyonu ile dışa dönük hareketleri arasındaki uyumla dikkat çekiyor. Özellikle Landecka'da kutlanası bir oyun vermekte. Alpay İzbırak'ın Landecky karakterinde oyunla özdeşleşmesi eksik. Burak Şentürk, canlandırdığı dokuz karakterden her biriyle içsel bağ kurmayı başarmış. Bu bağı doğrudan, sezgisel ve doğal bir biçimde oluşturmasıysa gerçekten övgüye değer.

    KURUMU ELEŞTİRMELİYİM

    Şimdi, size bir şey diyeyim, esasında bu oyunda ciddi anlamda eleştirilecek olan sadece kurum. Sezon açılışından bu yana bir oyunun afişi daha hâlâ hazır edilmemişse, izleyici oyunla ilgili bilgileri edinebileceği dergicikten yoksun, bırakın dergiciği, eline “cast”ı içeren bir fotokopi dahi verilmeden kör kuyuya sokulur gibi salona giriyorsa, ben İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Osman Weber'i eleştiririm.

    Eleştirmek ne kelime, elimden gelse sırf bu nedenle koltuğuna çiviler yerleştiririm.



  17. Kadıköy Özgürlük Parkı'nda Bu yıl 6.'sı gerçekleştirilen “Yıldızlar Altında Tiyatro Festivali”nin 5. Oyunu Tuncay Özinel Tiyatro'sunun “Nice Yıllara” adlı tek kişilik oyunuydu. Ali Poyrazoğlu'nun yönettiği oyunun yazarı, oyuncusu ve kısaca mimarı ise Tuncay Özinel.

    Yazara göre oyun bir hüznün öyküsü… 60 yaşını geçmiş işsiz ve parasız kalmış bir tiyatro oyuncusu ve yalnız başına hazırladığı hüzünlü bir doğum günü partisi…

    Karanlıktan korkan bir insanın korkusunu yenmek amacıyla ıslık çalması gibi, yalnız ve çaresiz bir aktörün, umutsuzluğunu yenmek için, kah hayali arkadaşları ile konuşması; kah geçmiş günleri yeniden yaşaması olarak görünür aktörün oyunda bir nevi hayatta kalma mücadelesi…

    Aktörün İstediği ya da beklediği ise, sadece bir kapı zili veya çalan telefonun sesi, hatta sadece bir telefon sesi… Çünkü onu yalnızlıktan çekip çıkaracak, karanlıktan kurtaracak olan tek şey var belki de; oda çalan telefonun sesi...

    Fakat ne telefon çalacaktır, ne de kapısının zili…

    Öyle ki eski telgrafları tekrar tekrar okumakta bulacaktır bir şekilde yalnızlığa direnmeyi tıpkı hayali arkadaşlarına tutunmak gibi.

    Monuç: Mağlubiyet. Daha fazla uzatmaya gerek duymayacaktır artık bu yalnızlık oyunlarını, zaten oyun yazılmış ve bitmiştir onun için, böyle sürüp gidecek bir aldatmacıdır bu oyun kendisi için. Eskimiş, ölmüş bir ev ve onu hep umutlandıracak yeni ama suskun bir telefon. Sürgit bir çaresizliktense; bir Romalı gibi intihar edip ölmekte bulur çözümü, kadehine döktüğü zehir ile öldürür kendini.

    Fakat o da nesi! Telefon ardı ardına çalar… Çalar… Çalar…

    Aktör yanılmıştır, hayat sürekli tekrarlanan bir kısırdöngü değildir aslında, hayat umuttur, hayat beklemek, beklemek, beklemek ve beklemektir sadece kimi zaman. Yolumuz ne kadar karanlık olsa da bir amaca ulaşmak için...

    İlginçtir; bu oyun Yazarın en umutsuz zamanlarında çıkarttığı bir oyundur aynı zamanda; şöyle anlatır oyunun öyküsünü bir söyleşisinde:

    "1986 Yılında tiyatromda komedi dışında bir şey yapmak istedim ve Amerika'da izlediğim Tom Eyen'in Demir Parmaklıklar Ardındaki Kadınlar isimli oyununu Aksaray'daki salonumda sahneledim. Oyun sanatsal açıdan müthişti ama beni öylesine batırdı ki borçlarını yıllarca ödemek zorunda kaldım.

    İşte o dönemde bize arka çıkması gereken devlet, destek vermediği gibi SSK borçlarım yüzünden evdeki telefonuma haciz koyup kestirtti. Yaklaşık birer maaş borcum olan iki tiyatrocu hanım arkadaşım ise evdeki müzik setine ve koltuklara haciz koydurdu. Neredeyse uçan kuşa borcum oluşmuştu. Bazı günler tiyatro kostümlerini satarak ekmek aldım.

    1987 yılı işte böyle başlamıştı. O şartlar içerisinde yazdım “Nice Yıllara”yı. Altmış yaşını geçmiş, işsiz ve parasız kalmış bir tiyatro oyuncusunun ilk kez kendi başına verdiği doğum günü partisini anlatıyor oyun. Ben altmış yaşına gelmediğim için yoğun turneler sonucu kendimi kurtardım. Ama bu oyun da kazancım oldu. Aslında bu oyunla anlatmak istediğim şu; yaşamda daima umut vardır, önemli olan beklemesini bilmektir.

    Zaman zaman ülkemizde morallerimiz bozuluyor. Diyorum ki umudumuzu yitirmeden bekleyelim. Nice Yıllara!..”

    Tuncay Özinel iflası pahasına sahnelediği Tiyatro oyunu dolayısıyla kostümlerini dahi satmak zorunda kalır, zor şartlar altında yaşar, ama umudunu kaybetmez, “Nice Yıllara” oyunu ile inadına umut! İnadına Umut! Der. Umudu yaşar, umudu anlatır, bu oyunuyla olsun tiyatrosunu kurtarmayı umut eder ve başarır. Hem tiyatrosunu kurtarır hem de yaşadıklarıyla bir çok umutsuza umut verir belki de farkında olmadan. Sonraki çalışmalarında da kafasına koyduğu işleri yapmaya devam eder…

    Gerek gösterdiği cesaret gerek umut eden yaklaşımıyla Tuncay Özinel için; nice nice seyircilere nice yıllar tiyatro ile ulaşması olacaktır benim en büyük temennim..

    Bununla beraber Tuncay Özinel ve giderek sayısı azalan duayenleri sahnede izlemenin büyük bir şans olduğunu bilmesini isterim tiyatroseverlerin…

    16 yaşındayken okuduğum Stanislavski'nin “Bir Karakter Yaratmak” adlı eserinde usta bir oyuncu için: “Sahneye girdiği andan itibaren seyirciyi avucunun içine alan ve ona hükmeden kişidir” tanımı takılı kalmış şu güne kadar hep aklımda, işte Tuncay Özinel'de sahneye hükmeden o usta oyunculardan bir tanesi, tıpkı Gazenfer Özcan, Zihni Göktay, Erol Günaydın ve yakın zamanda aramızdan ayrılan Suna Pekuysal ve nice tiyatro duayenleri gibi…

    Umarım bir fırsat bulur ve bu oyunu izleme olanağı yaratırsınız. Çünkü Türk Tiyatrosu'nu renklendiren bu özgün oyuncular yalnız Cami avlularındaki cenazelerde değil ağzına kadar dolu tiyatro sahnelerinde alkışlanmayı hak ediyorlar her şeyden önce!

    Öney OLCAYTU



  18. Oyuncular Tiyatro Grubu, Kaliforniyalı Yazar Ursula Le Guin'in “Atuan Mezarları” adlı oyunu ile Enka Açık Hava Tiyatrosu'nda izleyenlerin karşısına çıktı. Oyun, yazarın Yerdeniz Beşlemesi'nin 2. kitabından derleme yapılarak izleyene sunulmuş. Kitabın cinsel ağırlıklı konusunu düşünürsek eğer, oyunun biraz daha hafifletilerek daha olgun bir konu haline getirildiğini görürüz. Bir kadının istediği duygu yoğunluğunun ete kemiğe bürünmüş halini sahnelerde görmek, izleyenlerde izi silinmeyecek şaşırtıcı duygular oluşturuyor. Oyuncular Tiyatro Grubu büyüleyici teatral tekniklerle kadını sahnede baştan yaratıyor.

    Kadının toplumsal kimliğini irdelersek eğer; bastırılmış bir çok duygu yoğunluğu ile karşı karşıya kalırız. İnsan, genleri ile geleceğe aktardığı bir takım duygularını hiçbir zaman yok edememiştir. Freud bunu açıklarken daha çok bilinç altı uyaranların oluşumuna dikkat çeker. Fakat bilinç altı uyaranlar mutlaka bir etkileşim ile ortaya çıkacaktır. Kadın yaşadığı toplumda, içindeki duyguların varlığı ile davranışlarını biçimlendirir. Bu duyguların en önce geleni “cinselliktir”. Cinsel duygularla beraber kadın aşkı meydana getirmiştir. Fakat özgürce yaşama olanağından yoksun oluşan her duygu, içerisinde tarifi mümkün olmayan öyküleri de oluşturmuştur.

    "Atuan Mezarları” Ursula Le Guin'in kadını çocuk kimlikten alarak olgun bir karakterle eleştirmesidir. Beşlemenin ilk öyküsünde yazar, kadını çocuk kimlikte ele alırken, ikincisinde yaşamla bağlarını sorgulayan bir edimsel karakter olarak düşünmüştür. Oyunda bahsi geçen Ged(?) Tenar'ın ilk öyküden sıyrılarak kendince cinselliği yaşama arzusu, yazarın prototip kadın tiplemesini iyi irdelediğini gösteriyor.

    Oyuncular Tiyatro Grubu, beşlemenin 2. öyküsünü sahneye alırken 1. öyküye de kıssadan değinmeye çalışmış. Kadının ilk çocukluk hallerinden başlayarak yaşadıklarını aktaran sahneler, ilerleyen diğer sahnelerin gölgesinde kalıyor. Mezar kent oluşturularak konu bu hayali düzlem içinde çeşitlendiriliyor. Bu durum öncelikle “yaşam/ölüm” çetrefilinde kadının isyanına ışık tutuyor. Oyuncuların genç ve dinamik görüntüsü 'sorgulama' anlarının her birisini gerçekçi kılıyor. Dramatik sahnelerde duygu yoğunluğuna boğulmadan konunun özüne sadık kalınmış. Baskıcı değerlerin oluşturduğu ikircikli duygular, kadını ya boyun eğmeye ya da isyan etmeye sürüklüyor. Tenar'ın hapis hayatı, zincirlerin kırılması noktasında yukarıda söylediğimiz durumu destekler nitelikte. Oyunda kullanılan ayin sahneleri ve danslar son derece başarılı.

    Koreograf İpek Değer konuyu özümseyerek figürlerini oluşturmuş. Mezar Kent'te geçen öykünün içlemsel derinliğine uygun motifler sunmuş. Sahne ve Giysi Tasarımı'nda Aslı Tülüoğlu çok büyük bir başarı gösteriyor. “Ayin sahneleri, isyan/başkaldırı, özgürlük, son” bölümleri onunla netlik kazanıyor. Büyüleyici tasarımı konunun ufkunu açıyor. Gülsüm Soydan, Eftal Gülbudak, Ece Işıldar, Zaven Çiğdemoğlu, Nurçin Karabıyık ve Ayşe Burcu Eren oyunda başlıca rolleri alan oyuncular. Gülsüm Soydan, YerDeniz öykülerinin nereye yol aldığını bilerek oynamış. Karakteri ile son derece muhteşem bütünleşmiş. Tenar'ın yaşadıkları sahnede büyüleyici bir performansla izleyene gösteriliyor. Diğer oyuncular da ekip içinde son derece başarılılar. Grup dinamiği oyun boyunca sekteye uğramıyor.

    Ursula Le Guin' in kadın bakış açısını gördüğünüz zaman, toplumsal kalıpların ne derece büyük felaketler yarattığına şahit olacaksınız. Oyuncular Tiyatro Topluluğu, beşlemenin ikincisi olan “Atuan Mezarları” ile başarılı bir çalışma ortaya koymuş. Tenar'ın zincirlerle örülü aşk öyküsü, Ged'in bir kadının sahip olmak istediği her şeyi barındıran gizemli dünyası izleyicileri bekliyor. Eğer bu dünyada nefes alan bir kadın iseniz mutlaka bu oyunu izleyin.

    Not: Oyun kasım ayından itibaren izleyici ile tekrar buluşacak…



  19. Ken Ludwig, Amerika'da son dönemlerin en başarılı komedi yazar ve yönetmenlerinden sayılıyor. Yirmi beşten fazla ülkede oynanan oyunları ve uyarlamalarıyla evrensel üne kavuşmuş. “Oyun Karıştı-Moon Over Buffalo”, Ludwig'in Broadway yaşamını oyunlarına yansıttığı yapıtları arasında en başarılısı olarak gösteriliyor. Tiyatro dünyasında ün yapmış, ama artık yıldızları sönmekte olan oyuncu bir karı-kocanın başından geçenlerin anlatıldığı, “eğlendirici tiyatro” ya da “ticari tiyatro” türü olarak tanımladığımız, sadece eğlendirmeye yönelik burlesk ve vodvil karışımı “Oyun Karıştı”, şimdilerde Haldun Dormen Usta'nın yönetiminde Asuman Dabak Tiyatrosu tarafından “Bu Oyun Başka Oyun” başlığı altında sahnelenmekte.

    “PAPAZ KAÇTI”NIN BAŞARISI

    Komedi dalında ülkemizin en yetenekli kadın oyuncuları arasında adı anılan Asuman Dabak, 2006-2007 tiyatro sezonunda Tiyatro Komedi'yi kurdu ve Phillip King'in “Papaz Kaçtı”sını gene Haldun Dormen'in rejisiyle “ilk oyun” olarak sahneledi. Ben istemeyerek de olsa, hatta dozu biraz “yüksek sesli” de sayılsa “Papaz Kaçtı”nın bu yeni versiyonunu eleştirdim. Sevgili Haldun Dormen'in, oyuncularına davranış ve tutum birliği sağlayamamış olmasından ve ses ile aktarımlarında üst sınırları bulduramamasından yakındım. Sahne üzerindeki tüm oyuncuların birbirleriyle paslaşmalarının birbirlerini tanımakla gerçekleşebileceğini, oysa oyuncuların bu gerçekten haberdar olmadıklarını savladım. Şayet oyuncular, başta Asuman Dabak olmak üzere, oyunculuğun ön plana çıkması için gerekli olan etkileyiciliğin bireysellikle gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olmasalardı oyunun paldır küldür çökeceğini söyledim. Doğal olarak bütün bunlar, Tiyatro Komedi “mensupları” ile aramızda kulaktan kulağa gelişen bir söyleşi seviyesinde kaldı, “Papaz Kaçtı” turneydi murneydi derken, yüz yirmi kez perde açtı. Bu sonuç, beni elbette mutlu etti, ama görüşlerimden damıttığım eleştirel düşüncelerimi tersyüz etmedi.

    OYUNUN GELİŞME ALANI

    Yanılmıyorsam 1996 yılında Haldun Dormen, Alev Gürzap, (turnede Gürzap'ın yerine 21 yaşındaki Ayça Bingöl zorunlu olarak sahneye çıkmıştı), Gürzap ile dönüşümlü olarak İlkay Saran, Şebnem Özinal ve Gürkan Uygun'lu kadrosuyla Dormen Tiyatrosu tarafından Türkiye'de ilk kez oynanan “Oyun Karıştı”, yani şimdiki adıyla “Bu Oyun Başka Oyun, görkemli tiyatro geçmişleri sonrasında yıldızları sönen, küçük kasabalarda matine-suare oyunlar oynayarak geçimlerini sağlayan karı-koca Charlotte (Asuman Dabak) ve George Hay'in (Ufuk Özkan) çevresinde gelişiyor. Oyunculardan Eileen (Tuna Arman), George'dan hamile kalacak, karısı George'u Avukatı Richerd Maynard (Hilmi Özçelik) ile terk edecek, çiftin kızları Rozalinda (Tuna Gürcoşkun) bir yerel televizyon kanalında hava durumu sunucusu nişanlısı Howard (Hilmi Erdem) ile annesini ve üvey babası George'u görmeye gelecek, Rozalinda'ya âşık tiyatronun müdürü Paul (Murat Ergür), hem karışıklıkları toparlamaya, hem de Rozalinda'yı geri kazanmaya çalışacak, kulakları ağır işiten kayınvalide Ethel (Bedia Eren) karışan ortamı bilmeden daha bir karıştıracak, ortaya bir de (özgün metinde olmayan, Haldun Dormen tarafından sonradan metne eklenen) kendisine Brütüs rolü önerildiğini iddia eden bir oyuncunun (Atilla Irgılata) da çıkmasıyla karışıklığın dozu artacak. İşte konu bu…

    KAHKAHA ATMANIN TEMELİ

    Ken Ludwig eserinde, türün özelliği gereği zor durumda kalmış insanın psikolojisinden yola çıkarak, özü klasik tragedyalarla koşutluk taşıyan bir eğlence duygusu yaşatmak istemiş. Doğasının gereği peşine düştüğü birincil hazlar nedeniyle, toplumsal konumundan kaynaklanan ikincil istekleri arasında sıkışan George karakterini, Ludwig tragedya kahramanlarından farklı olarak yüceltmemiş, tersine gülünçleştirmiş. Böylelikle temel amacı izleyiciye eğlenceli bir iki saat geçirtmek olan sahne güldürüsü, kahkahaların kaynağı olan temel sorunları yüksek sesle söylemeden izleyiciye duyumsatmayı yeğlemiş. Gülümsetmeyi, güldürmeyi, kahkaha attırmayı işte bu duyumsama kaynaklı olarak oluşturmuş.

    HALDUN HOCA ATLIYOR

    Yönetmen Haldun Dormen, güldürü öğelerini gene fiziksel hareketlerden ve mizahtan çıkarmış. Güldürüyü kulak ve zihinden çok göze ve duyumlara yöneltmiş. Farsın ruhuna sadık kalarak kaba güldürü öğelerinden yararlanmış. Gene kapılar kapanıyor, kapılar açılıyor, eğlendirici olmak abartıya kadar uzanıyor. Sahne trafiği uyumsuz, ama olabildiğince hızlı. Ama bu arada, Howard kapının dışından: “Kimse yok mu,” diye seslenip, Charlotte'tan olur aldıktan sonra antre yapıyor da, Maynard'ın anahtarı mı var ki langır lungur içeri dalıyor, anlaşılmıyor. Ya da o kapı çıkış kapısıysa, Howard sorusunu kime soruyor? Charlotte, uzun zamandan beri görmediği kızı Rozalinda ile karşılaşmasında şaşkınlığında neden bu kadar geç kalıyor, sevinci neden coşkusuz, işin o yanları bilinmiyor. Belki de Haldun Hoca bunları bilerek atlıyor.

    YARATICI KADRO

    Filiz Ofluoğlu'nun çevirisine söz söyleyemem. Ümit Birsel, “Papaz Kaçtı”nın dekorunu almış, olduğu gibi uygulamış. “Maliyet” sorunudur der, (bu kerelik) görmezden gelirim. Erkan Karabulut da fars denilince çiğ ışık kullanmak gerektiğine inananlar safında. “No comment!” Ağzımı açıp tek kelime etmem. Tomris Kuzu'nun kostümleri zevkli derim. Ancak, Charlotte'un ikinci giydiği kostümü bir kez daha elden geçirse diye de eklerim. Sağ (ön) sarkıyor da!..

    OYUNCULAR

    Oyuncuları eleştireyim derken hırpalamak istemiyorum. Esasında tümü ellerinden geleni yapmışlar. Asuman Dabak'ın seyirciye ulaştırmayı amaçladığı ciddiyet, her zaman olduğu gibi bu kere de seyircinin aklında olayın komik öğeleriyle gelişiyor. Asuman Dabak'ın komedyen gömleğini kim yadsıyabilir ki? Ufuk Özkan'a komedide ön planda olanın gerçekçilik olduğunu anımsatacağım. Devinimin esasını da doğallık oluşturmalı diyeceğim. Bedia Eren, “yüksek komedi” yapılı bir oyuncu, istenileni veriyor. Hilmi Erdem, Howard'ın sadece karakterini değil, duyumsadıklarını da izleyiciye yansıtarak “bravo”yu hak ediyor. Hilmi Özçelik, Richard Maynard'a bir avukat ağırlığını kat(a)mamış. Murat Ergür, Paul'ü fiziksel yapısına fazla yaslamadan, ağırlığı bedensel devinimlere dayayarak, estetik açıdan başarıyla çiziyor. Tuna Arman'ın jest ve mimikleri çok yapay. Tuna Arman'a kimse komedinin karşıtlıklar arasındaki bağlantının vurucu olarak kullanılması olayı olduğunu anlatmamış mı ya da anlatmışlar da Arman mı anlamamış, doğrusu beni bu kere de ciddi anlamda şaşırtıyor. Tuna Gürcoşkun, diğer oyuncularla fiziksel ilişki kuramıyor, kuramadığı için maddesel etkileşimi etkiliyor. Özgür Özaslan, görevini eksiksiz yerine getirirken, Atilla Irkılata, Brütüs'ü sevimli kılma uğruna elinden geleni yapıyor. Tolga Özbey ile Batuhan Pamukçu ise, yetiştirilmeyi bekliyor.

    Farstan, vodvilden, bulvar komedisinden, burleskten yıllardan bu yana “bööö” mü dedik ya da bu türlerin, tamamı “çok çok” profesyonel kadrolarla oynanmasına mı alıştık ne, Asuman Dabak Tiyatrosu fevkalade iyi niyetle, bin bir emekle yoğurduğu yeni oyununu da bana sevdiremiyor.

    Bu durum beni kahrediyor, ama işin doğrusu, her şeye rağmen umutsuzluğa sevk etmiyor…



 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri