Hoşgeldiniz. Unutmayın, çok istiyorsanız mutlaka bir yolu vardır.!

YAŞANMIŞ İBRETLİK OSMANLI HİKAYELERİ: NALINCI BABA HAZRETLERİ Adsız şansız bir Allah dost u.. Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir
  • 5 üzerinden 5.00   |  Oy Veren: 1      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Yaşanmış Ibretlik Osmanlı Hikayeleri:

    Sponsorlu Bağlantılar




    YAŞANMIŞ İBRETLİK OSMANLI HİKAYELERİ:

    NALINCI BABA HAZRETLERİ


    Adsız şansız bir Allah dostu..


    Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
    Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

    - Hayrola efendim canınızı sıkan bir şey mi var?
    - Akşam garip bir rüya gördüm.
    - Hayırdır inşaallah.
    - Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.
    - Nasıl yani?
    - Hazırlan dışarı çıkıyoruz.

    Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd'a çıkar, döner Vefa'ya. Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar 'Kimdir bu?' Ahali 'Aman hocam hiç bulaşma' derler, 'ayyaşın meyhur'un biri işte!'
    - Nerden biliyorsunuz?
    - Müsaade ette bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

    ÖFKELİ KOMŞULAR

    Bir başkası tafsilata girer. 'Biliyor musunuz?' der, 'Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine' Hele yaşlının biri çok öfkelidir. 'İsterseniz komşulara sorun' der, 'Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?' Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam Vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.
    - Nereye?
    - Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
    - Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
    - İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
    - Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
    - Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
    - Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
    - Aman efendim. Nasıl kaldırırız?
    - Basbayağı kaldırırız işte.
    - Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
    - Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
    - Şurada bir mahalle mescidi var ama...
    - Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
    - Ne bileyim Ayasofya'dan, Süleymaniye'den. En azından Fatih Camii'nden.
    - Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.

    Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
    Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır 'Sultanım' der, 'yanlış yapıyoruz galiba'
    - Nasıl yani?
    - Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?
    - Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

    'BİZİM EFENDİ BİR ALEMDİ'

    Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir. 'Hakkını helal et evladım' der, 'Belli ki çok yorulmuşsun.' Sonra eşiğe çöker ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. 'Biliyor musun oğlum?' diye dertli dertli söylenir, 'Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.'
    - Niye?
    - Ümmet-i Muhammed içmesin diye.
    - Hayret.

    BAK ŞU İŞE!

    Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. 'Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım' derdi. 'öyleyse şimdi dinleseniz gerek' O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.
    - Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
    - Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. 'Öyle bir imamın arkasında durmalı ki' derdi, 'tekbir alırken Kabe'yi görmeli.'
    - Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.
    - İşte bu yüzden Nişanca'ya, Sofular'a uzanırdı ya. Hatta bir gün 'Bakasın Efendi!' dedim,
    'Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada'.
    - Doğru öyle ya?
    - 'Kimseye zahmetim olmasın!' deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. 'İş mezarla bitiyor mu?' dedim. 'Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
    - Peki o ne dedi?
    - Önce uzun uzun güldü, sonra 'Allah büyüktür hatun' dedi, 'Hem padişahın işi ne?'

    Not:

    İşte Nalıncı Baba o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı, Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı'nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında, Haraçzade Camii karşısındadır.



    4. MURAT VE DERİCİ

    Birgün 4. Murat Sadrazamıyla birlikte tebdil-i kıyafet gezerken bir deri dükkanın önünde dururlar. Dükkan son derece kötü bir durumdaydı ve dericinin hali ise içler acısıydı.
    İhtiyar derici sandalyesini çekmiş dükkanın önünde oturmaktadır.

    Padişah: Selamın Aleyküm derici der. Derici şöyle gelenlere göz atar ve hemen toparlanarak:

    -Aleyküm Selam Ya Cihan-ı Serdar der

    Padişah: Yazı Kışa hiç katmadın mı?

    Derici : Kattım ama hiç bir şey tutturamadım der..

    Padişah: Peki geceleri hiç çalışmadın mı?

    Derici: Çalıştım ama el aldı der.

    Peki der Padişah sana bir kaz göndersem yolar mısın?

    Derici yolarım der hem de hiç bağırtmadan..

    Padişah dericinin yanından ayrılarak saraya döner. Sadrazam dayanamaz..

    Haşmetlim der derici ile yaptığınız konuşmadan hiçbir şey anlamadım.

    Padişah kızar, Sadrazama dönerek.- Sen nasıl sadrazamsın der ne demek bir şey anlamadım. Derhal o dericinin yanına gideceksin ve ne konuştuğumuzu anlayacaksın. Eğer anlamazsan tez zamanda kelleni vurdururum der.

    Korkuya kapılan sadrazam soluğu dericinin yanında alır.

    Derici sadrazamın koşarak geldiğini görünce doğrularak.
    —Hoş geldin der.

    Sadrazam – Çabuk bana Padişahla ne konuştuğunuzu anlat der

    Derici- Anlatırım ama bir kese altın vereceksin der

    Sadrazam kelle korkusuyla kabul eder ve sorar

    —Söyle bakalım gelenin padişah olduğunu nasıl anladın?

    Derici- Padişah kılık değiştirmişti ama yeleğini değiştirmeyi herhalde unuttu üzerinde öyle kıymetli deriden yapılmış bir yelek vardı ki o yeleği ancak padişahlar giyebilirdi

    Peki der sadrazam Yazı kış katmadın mı ne demek?

    Derici- Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin der
    Sadrazam mecburen kabul eder.
    Derici- Padişah yazı kışa katmadın diye sordu yani yaz kış çalışıp kazanmadın mı ki sen ve dükkânın bu haldesiniz dedi bende çalıştım ama hiçbir şey tutturamadım dedim

    Peki der Sadrazam. Geceleri hiç çalışmadın mı? Diye sordu

    Derici -Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin der.
    Sadrazam biraz da kızarak kabul etmek zorunda kalır.

    Derici -Yani padişah geceleri çalışıp çocuk filan yapmadın mı özellikle oğlun yok muydu sana yardım edecek demek istedi. Bende yaptım ama oğlum olmadı kızlarım oldu onları da elin oğlu aldı dedim…

    Peki der sadrazam Padişah sana bir kaz yollasam yolar mısın dedi, o ne demek?..

    İhtiyar derici elindeki altın keselerini şöyle hafifçe havaya atıp tuttuktan sonra…

    Eeeee.. Onu da artık sen anla sadrazamım demiş



    Yalan degil dersen borcunu öde!!!

    Padisahin biri,

    -'Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altin verecegim!' demis.

    Yalancilar, hemen saraya kosusturup baslamislar yalana;
    1.''Bir kus, aslani kapip yuvasina götürdü.''

    Padisah,''Bunun neresi yalan?.. Kus kartaldir, arslan da kuzu
    kadar minik bir yavru.Kapti mi götürür tabii!..''

    2.''Komsu ülkede bir esegi kral yaptilar!..''
    Padisah,''Ülkenin krali, pencereden bakinirken tacini düsürmüs.
    Taç da pencerenin altindaki esegin basina geçmis. Taç kimin
    kafasindaysa, kral odur tabii!..''

    3.''Padisahim, ben gökyüzüne bir ok attim. Alti ay sonra geri
    döndü!''
    Padisah,''Senin ok bir agacin üstüne düsmüstür.
    Agaç, sonbaharda yapraklarini dökünce, takilacak yer bulamayip
    yere inmistir.''

    Böylece
    padisah, her yalana gerçek bir bahane bulmus ve kimse
    padisaha bu yalandir dedirtememis.

    Ama bir gün bir Kayserili gelmis;
    "Padisahim, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altin
    almistin. Simdi geri almaya geldim. Yalandir dersen ödülümü ver.
    yalan degil dersen borcunu öde!!!


    FATİH SULTAN MEHMED MAHKEMEDE

    İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul'da bir Rum;

    Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:

    "Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum."

    Biliyorsunuz her arazinin bir rayiç bedeli vardır; yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Alt hududu bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor; ama Rum vermemekle ısrar ediyor. Cami kurulmasına gönlü razı olmuyor. Bir Hıristiyan; bu da onun kabahati değil, içinden gelen şey öyle. Hak sahibi vermezse vermez; ama Fatih Sultan Mehmet'in de kızmış kafası.

    "O kadar fazla para verdiğim halde, bu adam vermiyor; demek ki bunu inadından yapıyor; nefsani davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani" diyor.

    Alıyor adamın arsasını, bastırıyor; camiyi yapıyor.

    Adam perişan. Adamı üzgün gören biri:

    "Ya bu kadar üzüntünün sebebi ne?"

    Anlatıyor adam derdini "İşte" diyor. "Yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan Padişah; daha ötesi yok, onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre her şey bitti". diyor.

    Bizim Osmanlı diyor ki: "Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır. Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın. Padişah da olsa o hesabı görür".

    "Yani" diyor "ne demek istiyorsun?" (Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.) Adamcağız hiç inanamıyor; ama "Hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim." diyor. Kadıya müracaat ediyor.

    Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince, adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet'in, adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda bir karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet'in eli kesilecek. Ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer. Bu kanun gereğince teklifte bulunuluyor.

    Deniyor ki: "Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan; Padişah ödemese bile, onu sana beyt'ül mal öder. Razı mısın?"

    Rum, şaşkın şaşkın Padişah'a bakıyor , inanamıyor, sonra "Tabi razıyım. Razı olmaz mıyım? O padişah" diyor.

    Adam razı olduktan sonra, Fatih Sultan Mehmet diyor ki :

    "Benden beyt'ül mal'ın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata."

    Ve mahkeme biter bitmez kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet'in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor,

    "Padişahım şu ana kadar ben, Allah'ı temsil ediyordum, ben oturuyordum siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah'ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah'ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, sana tâbî olan, senin imparatorluğunun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer" diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.



    Kısaca Benzer Konulara da Bakmalısın

  2. Mevlananın ibretlik sözleri, mevlananın ibretlik özlü sözleri, Mevlananın etkileyici sözle
  3. Tılsımlı Hayat - Aşk Hikayeleri - Romantik Sevgi Hikayeleri - Gerçek Aşk Hikayeleri
  4. Beyaz Mendil - Aşk Hikayeleri - Sevgi Hikayeleri - Romantik Aşk Hikayeleri - Gerçek Aşk Hi
  5. Notlara Aşkımı Yönlendirdim ; Karşısında Beni Buldu - Aşk Hikayeleri - Sevgi Hikayeleri -
  6. Yokluğunda Buldum Seni - Aşk Hikayeleri - Romantik Sevgi Hikayeleri - Gerçek Aşk Hikayeler
  7. Paylaş Facebook Twitter Google






  8. Sponsorlu Bağlantılar




    BEN AĞLAMAYAYIM DA KİM AĞLASIN?Mehmet Âkif bir yaşlı zâtı anlatıyor:

    Sultan Ahmet Camiî'ne gidiyorum her sabah..

    Ne kadar erken gidersem gideyim mihrabın bir kenarında..

    Saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam ümitsizce bedbîn durmadan ağlıyor..

    O kadar ağlıyor ki ağlamadığı tek dakikayı yakalayamadım.

    Nihayet bir gün yanına sokuldum.

    Muhterem dedim, Ah Efendim dedim, Allah'ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?

    Niye bu kadar ağlıyorsun?

    Bana "Beni konuşturma" dedi, "kalbim duracak".

    Ben çok ısrar edince ağlıya ağlıya anlattı.

    Dedi ki : "Ben Abdulhamit Cennet mekânın devrinde bir binbaşıydım orduda.

    Bir birliğim vardı benim de.

    Annem babam vefat edince, servetimiz vardı

    Payimâr olmasın diye sadarete bir istifa dilekçesi gönderdim.

    Dedim ki annem babam vefat etti falan yerdeki mağazalarımız,

    filan yerdeki gayri menkullerimiz... Bunlara nezaret edecek bir nezaretçiye ihtiyaç vardır.

    İstifam kabul buyurulursa, istifa etmek istiyorum.

    Biraz sonra bana doğrudan doğruya hünkârdan bir yazı geldi,

    İstifan kabul edilmedi.

    Öyle anlaşılıyor ki istifa dilekçem padişaha gönderilmişti.

    Ben bir daha dilekçe verdim; yine aynı cevap geldi.

    Bizzat çıkayım huzuruna şifâhî olarak görüşeyim,

    bu celâdetli padişah cidden çok celadetli (yiğitlik, kuvvet ve şiddet).

    Ben yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım.

    Tuhaf gelir size nasıl sen kaldın diyeceksiniz?

    Yaşlı yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım,

    Abulhamit faytonda giderken faytonun sağındaki solundaki nefes almaya bile korkarlardı, derdi.

    Medet Efendi. Allah rahmet etsin evliyaullahtan bir zâttı.

    Ben bizzat o celâdetli, haşmetli padişahın huzuruna çıktım.

    Hünkârım dedim. İstifamın kabulünü rica edeceğim dedim.

    Durumumuz budur dedim.

    Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu, yüzünün halinden belliydi.

    Israrıma da dayanamadı, öfkeli bir edayla, elinin tersiyle beni iter gibi

    "Haydi istifa ettirdik" dedi seni.

    Ben döndüm sevinerek geldim işimin başına.

    Gece âlem-i manada orduların teftiş edildiğini gördüm.

    Gördüm ki son savaşı vermek üzere şarkında ve garbında savaşan orduları

    bizzat Rasul-i Ekrem teftiş ediyor.

    Efendimiz (SAV) yıldızın önünde duruyordu.

    Bütün Türk ordusu Aleyhissalatu Vesselam'a teftiş veriyordu.

    Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri vardı.

    Abdulhamit'de edeble, kemerbeste-i ubudiyetle kâinatın Fahr'ının arkasında duruyordu.

    Bütün ordular geçti. Derken benim birlik geldi;

    başında kumandanı olmadığı için darma dağındı.

    Efendimiz döndü Abdulhamit'e dedi ki "Abdulhamit! Nerede bu ordunun kumandanı?",

    Abdulhamit Han "Ya Rasulallah!, çok istedi, ısrar etti, istifa ettirdik.".

    Efendimiz

    "Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik"

    buyurdu.

    Ben ağlamayayım da kim ağlasın !?.."(Bayram TOSUN)


    BİR ÇİFT KUNDURA


    Onyedinci asır başlarında Dalmaçyada Nadin Kasabasında Sancak Beyinin ahırında uşak olarak çalışan on üç yaşında bir çocuk vardı. Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış ve çıplak ayaklarına, kocasından kalmış kocaman bir çift partal kundura giydirmişti.

    Nadin'den bir vazife ile bir Kapıcıbaşı geçti. Sancak Beyinin konağında misafir oldu ve küçük ahır uşağının zekâ ile pârlayan gözleri ve kir tabakaları altında kaybolmuş güzelliği nazarı dikkatini çekti, çocuğu yıkatıp temizlettikten sonra alıp îstanbula getirdi. Saraya verdi. Enderunu Hümâyun çocukları arasına katılan çocuğa, güzelliğinden ötürü Yusuf adı konuldu. Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükseldi. Kaptan Paşa oldu. Bir gün Nadine Kaptan Paşanın bir adamı geldi ve Sancak Beyine mühürlü bir meşin torba verdi, bir mektupta da şunlar yazılıydı: )

    «Falan yerde oturan Marya isminde bir dul kadın vardır; bu torba, eğer sağ ise, Sancak Beyinin ve Nadin kadısının huzurunda o dul kadına verilecektir ve bir senet tanzim edilip bana gönderilecektir.»

    Kadın sağ idi, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve sancak beyinin huzurunda Kaptan Paşanın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde bir çift kocaman partal kundura vardı ve içleri altın ile doldurulmuştu. Yusuf Paşa kısa bir de mektup yazmıştı:

    «Anacığım, diyordu, bir kış günü donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk, ölünceye kadar seni unutmayacaktır.»




    HACI BAYRAM-I VELÎ'NİN KERAMETİ

    Hazreti Fatih'in babası İkinci Murad, Üstadı Hacı Bayram-ı Velî'ye:

    - Hocam dua buyursanız da İstanbul'un fethi, bize nasip olsa, dediğinde O:

    - Sultanım ALLAH(cc) ömrünüzü uzun kılsın. Lâkin İstanbul'un fethini ne siz göreceksiniz, ne de biz göreceğiz. İstanbul'un fethini şu çocuk ile şu köse görecekler, buyurarak yanlarında daha dört yaşında bulunan Mehmed'i ve onun üstadı Akşemseddin Hazretlerini gösterdiler.

    Vakıa Hacı Bayram Velî'nin dediği gibi Mehmed büyüdü, Fatih ünvanına erişti. Köse ise Akşemseddin Hazretleri İstanbul'un manevî fatihi olarak tarihe geçti. ALLAH(cc) ruhlarını mukaddes kılsın.




    ARMAĞANÎ MEHMED EFENDİ

    6 yüz sene cihana hükmetmiş Osmanlı imparatorluğunun manevî direkleri o büyük imparatorluğu ayakta tutmuşlardır. Bu büyük veliler her hususta Osmanlı idaresine yardımda bulunur, harp zamanında savaş meydanlarında, sulh anında ise memleket dahilinde padişahlara yol göstermişlerdir. Bunlardan birisi de Dördüncü Sultan Murat devrinde yaşamış, Armağani Mehmet Efendi namı ile meşhur validir. Aslen Foçalı olan Armağanî Mehmet Efendi, herkese bir elma hediye ettiğinden kendisine bu isim verilmiştir..

    Armağanî Mehmet Efendi, bir gün Padişah'tan izin alarak akrabalarını ziyarete gidiyordu. Üsküdar tarafında Bostancıbaşı Köprüsünden geçerken vebalıların iyi ve kötü ruhları ile bizzat konuşup, kimlerin bu hastalıktan öleceğini ve kimlerin kurtulacağını öğrendi. Ve bir liste hazırlayarak "Dördüncü Murat Han'a takdim etti. Bu liste verildikten üç gün sonra istanbul'da öyle bir veba velvelesi vuku buldu ki, Armağanî Mehmet Efendi'nin listesine göre tam yedi gün içinde 70 bin insan ruhunu teslim etti.

    Bu hadiseden sonra Armağanî Mehmet Efendi hazretleri içindeki sırrı meydana vurduğundan kendisi de memnun olmayarak Foça'ya gitti, ama oraya hemen varır - varmaz vefat etti.




    Orhan Gazi ve Kesik Baş

    Orhan Gazi 33 yaşında Osmanlıların başına geçti. Tahta çıkar çıkmaz, baba dostlarını davet etti. Onlarla dertleşecek, nasihat ve dualarını alacaktı. Hepsi bir araya geldiler. Can sohbeti yapıyorlardı. Osman Gazi'nin ruhu da mutlaka onlarla beraberdi. Padişah en yaşlısına sordu:

    - Akça Kocam... Seni epeydir göremeyiz, nerelerdesin?
    - Ferman buyur, Orhanım...
    - Baba dostlarına ferman işler mi Koca Ağam?.. İrşat ve nasihat dileriz. Bilirsin ya, bizler de atalarımız gibi derviş gâzileriz.
    - Cümlemizin Sultânısın beyim... sen hemen emreyle...
    - Bazı küffâr beldelerini ıslah dileriz. Fikriniz nedir?
    - Karar senindir ve pek yerindedir Sultanım.
    - İzmit tekfuresi prenses Balakonya ile, aranız iyi imiş derler!
    - Öyledir Beyim.

    Orhan Gazi gülümsedi.

    - Samandra tekfurunu esir eyledikten sonra, hakikaten bu prensese sattınız mı?
    - Bir şeyler oldu Sultanım.
    - Bari yüklüce bir bedel alabildiniz mi?
    - Ne gezer beyim! Bu kefereler, bizi dünya pazarlığında hep aldatırlar.
    - Aldatan olacağımıza, aldanan olalım.
    - Doğru dersin Orhan Gazi... Zaten bizim hesabımız, gayrı öbür dünya iledir. Hemen Cenab-ı Hak size kuvvet, bizlere de âhiret için hayırlı bir yolculuk nasib ede...
    - Acele etme Akca Ağam... Daha görülecek işlerimiz durur. Sen bu Osmanlı milletinin direği, babamız ve dedemiz cennetmekanların has dostusun. Bizden isteğin her ne olursa, can baş üstüne.
    - Hak canını esirgesin.. Destur verirsen şu tekfuresi belli İzmit taraflarına sefer dileriz!...
    - Destur senindir Koca Ağam. Sultan Konur Alp'a döndü: - Sen ne dersin atam yoldaşı?
    - Pek münasiptir Beyim. Bizi dahi Koca karındaşımdan fazla ayırmazsın İNŞALLAH Gerede taraflarını da bize bağışla.
    - Sizler gibi çalışana helal olsun.
    - Hizmetimiz ve dualarımız Osmanlı içindir. Akbaş Mahmut daha arzuluydu.
    - Bize de Yalova'yı vermez misin Sultanım?
    - Verdim gitti.

    Akça Koca izin istedi, söz aldı:

    - Bilirsin Beyim... Bizler at sırtından inmedik... Güzel Allahımız ruhsat verdikçe de inmeyiz. Hak kelâmını yüceltmek için, kâfire kılıç sallarız. Müminlere yeni yurtlar açarız.
    - Doğru dersin ihtiyar.
    - Lâkin fetih diyarları, kılıçla ayakta tutulmaz.
    - Belli... Belli... - Bizler kılıç kanununu iyi biliriz de, âdâletin inceliklerine vukufumuz azdır.
    - Evet. Adalet mülkün direğidir.
    - Alââddin Paşadan bahsederim. Sultanım. İlmi, hepimizden ziyadedir.
    - Haklısın Akca Ağam.. Sen hemen şu İzmit derdini halle çalış. Alââddin Paşayı da ötesini de, ondan sonra düşünürüz.

    Divanda bulundular. Orhan Gazi'yi, diz yere vurarak selamladılar. Helallaştılar ve görev yerlerine, rüzgar gibi uçarak yollandılar...

    - Akça Kocamız sizlere ömür Sultanım!...
    - Sen ne dersin Ulak?...

    Orhan Gazi beyninden vurulmuşa dönmüştü. Haberci ağlıyordu:

    - Ayaklarım kırılsaydı da, size bu haberi getirmeseydim... Velakin üzerimde bir emanet vardır...
    - Ne emaneti?
    - Akça Kocamın bir vasiyeti efendim...
    - Tiz söyle...
    - " İzmit'i biz fethedemedik... Canab-ı Hak, Orhan Gazi Beyimize nasib etsin. Şayet bu kaleyi alırsa, cümle haklarımız kendisine helal olur"... deyip, ruhunu teslim etti Sultanım.

    Orhan Gazi, derhal sefer hazırlıklarına başladı. Ordusu ile bütün beyleri, paşaları, süvarileri, piyadeleri; İzmit'in fethine gidiyordu.
    Yarı yolda, Konur Alp'in da vefat haberi gelmez mi?... Koca Osmanlı Padişahı, ikinci defa sarsıldı... Artık o da yaralı bir kartal gibi, acele ediyordu. Sevdiklerine kavuşmak için, cennete gider gibi savaşa gidiyordu.
    İzmit'in kadın tekfuresi Balakonya, Bizans imparatorunun akrabasıydı. Bu sebeple İstanbuldan her türlü silah ve asker yardımı alıyordu. Kılayon isimli erkek kardeşi de, yakınlardaki (Koyun Hisar) kalesinin tekfuru idi. Pek mağrur ve şımarıktı. Fırsat buldukça Osmanlı obalarına saldırır, koyun ve keçi sürülerini çalardı.
    Orhan Beyin askerleri, nihayet İzmit kalesini sardılar. Dışarıdan içeriye veya kaleden dışarıya, kuş uçurtulmuyordu. Sultan Orhan pek üzgün ve kızgındı. Buna rağmen İslâm-Türk civanmertliğini gösterdi. Tekfureye haber saldı:

    - Boş yere kan dökülmesin. Gönül hoşluğu ile kaleyi teslim edin. İsteyenler, serbestçe dilediği yere gidebilirler. Kalede kalanlara ise, İslâm âdâleti yetişir. Cenk yolunu seçerseniz, gayrı encamımızı yüce Allah bilir.

    Bu teklife kibirli prenses, küstahça cevap verdi:

    - Haşmetlu Bizans Kayseri akrabamdır. Çok yakında yetişeceğini bildirdi. Aklınız varsa, sizler kaçıp canlarınızı kurtarmaya bakın.

    Orhan Bey güldü.
    Aykut Alp ve Kara Ali adlı gazileri, bir miktar süvari ile Koyun Hisar kalesine gönderdi. Olur da Kılayon, ablasına yardıma gelirse; Osmanlı askerini meşgul edebilirdi.
    Aykut Alp ve arkadaşları, Koyun Hisar önüne varınca şaşaladılar. Kılayon kafiri, bütün silahları takınmış, bütün zırhlarını kuşanmıştı. Kalenin baş mazgalında, onları gözlüyordu. Etrafında bir sürü şövalye ve subay vardı. Kendilerini görünce, ellerini kollarını sallamaya başladı. Bağıra çağıra bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Kara Ali dillerini bilirdi. Fakat uzak olduğu için, hiç bir şey anlaşılmıyordu. Biraz daha yaklaşınca:

    - Gelin gelin... Ölümünüze geldiniz!... Sizden sonra Orhan Beyinizi de geberteceğim. Ablamı, onun elinden kurtaracağım... dediğini anladı. Duyduklarını Aykut Alp'e tercüme etti. İkisi de kas kas güldüler.

    İşte bu sırada Kara Ali, kara yayını sonuna kadar gerdi ve:
    - Ya Allah... Bismillah. Deyip okunu fırlattı.

    Tekfurun her tarafı zırhla kaplı idi. Yalnız göz delikleri; açıktı.
    Kara Ali'nin dualı ve isabetli oku, Kılayon'un sol gözünü delip beynine saplandı. Şımarık tekfur, zırhlı bir kuş gibi, kaleden aşağı düştü... Osmanlı fedaileri koşup, onun Aykut Alp'i önüne getirdiler.
    - Kesin kellesini.

    Buyruk yerine getirildi.
    - Kara Alim, tiz bu kelleyi Orhan Beyimize yetiştir. Ola ki, bir diyeceği vardır! Biz de hemen, şu kaleyi teslim almaya bakalım.

    Orhan Gazi, kesik kelleyi bir mızrağa saplattı. İzmit kalesinin kapısı önüne diktirdi.
    Mağrur Balakonya, kardeşinin kesik başını görünce, dehşete kapıldı. Telaş içinde sulh elçileri gönderdi:
    - Acaba Sultanımız Orhan Gazi Beyimiz, eski sözlerinde durular mı?... Bize merhamet ederler mi?.. Acaba kaleden gitmemize izin verirler mi?... Karşılığında ne emrederlerse ödemeye hazırız... diye (aman) diledi.

    Müslüman- Türklerde (aman) diyen düşmana, kılıç kalkmazdı. Gene öyle oldu...
    Sultan Orhan ve bütün gaziler, şanla şerefle İzmit'e girdiler. Büyük kilisedeki putları kırdılar. Hep birlikte Namaz kıldılar. Bu zaferi kendilerine nasib eden, Yüce Allah'a şükrettiler.
    Bu sırada bir ulak Bilecikte, Alââddin Paşayı buldu... Alââdin Paşa, Huzura ulaştığı an, bütün beyler divandaydı.

    - Gazânız mübarek olsun Sultanım.
    - Berhudar ol Alââddin Paşam... Seni buralara kadar yormamızın sebebi şudur ki; Din ve devlete hizmet için gün, bu gündür.
    - Emir buyur Devletlûm...
    - Sen ki bizim âlim bir büyüğümüzsün. Takdir edersin ki, fetih yurtlarında âdâlet ve güzel idare şart ola. İçimizde bu işleri, senden ziyade başaracak kimse bulunmaz. Gayri bizim Başvezirimiz olmanı dileriz.
    - Ferman senindir sultanım. Allah yolunda cihâd ettikçe, cümlemiz senin emrindeyiz.

    Orhan Gazi ferahladı. Gözleri çok uzaklarda:
    - Vasiyetin yerine geldi Akça Kocam... diye fısıldadı.




    YAVUZ VE ZENBİLLİ

    Zenbilli Ali Efendi hakkında anlatılan ikinci mes'ele ise şöyledir:

    Yavuz Sultan Selim, İran'la bütün ticarî münasebetlerini kesmiş ve bilhassa ipek ticaretini kat'î surette yasak etmişti. Bu yasağı unutan dörtyüz kadar tüccar ise, İran'la ticarî münasebet kurmuş ve ipek satışında bulunmuşlardı. Yavuz Sultan Selim' Han, bunların idam edilmesini istiyordu. Zenbilli Ali Efendi ise, idamlarına fetva vermiyordu. Aynı zamanda bu tüccarlar, Zenbilli'yi kurtulmaları için Padişaha aracı kılmışlardı. Zenbilli Ali Efendi, bu mes'eleyi Padişahla konuşurken bir ara padişah:

    — Sen devlet işlerine karışma!., dedi.

    Bu ağır konuşma üzerine Zenbilli Ali Efendi, padişahın huzurundan selamlamada bile bulunmadan çıkıp gidiyor.

    Daha sonra Zenbilli'nin haklı olduğuna kanaat getiren Yavuz, dörtyüz tüccarı affettiği gibi Şeyhu'l İslâm'dan özür diliyor ve gönlünü almak için ona Rumeli ve Anadolu Kazaskerliklerini teklif ediyor.

    Fakat bu teklifi:

    Allahla yeminim vardır, hiçbir siyasî vazife kabul etmeyeceğim, diyerek reddeden büyük ilim adamı, orada da İslâm dinine ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor.

    Bunun üzerine Yavuz, Zenbilli'ye beşyüz duka altın hediye ederek kusurunun bağışlanmasını istiyor.




    YAVUZ SULTAN SELİM'İN SON SÖZÜ

    Yavuz Sultan Selim, hayatının son demlerinde yanından ayırmadığı doktoru Hasan Can'a hasta yatağında bulunduğu bir sırada:

    — Hasan, beni nasıl görüyorsun, dedi. Hasan Can:

    — Sultanım Allah'a kavuşmak zamanıdır. O'na yöneliniz! dedi.

    Yavuz:

    — Ya Hasan bunca zamandır sen bizi kiminle sanıyorsun? Allah'a karşı bir kusurumuz mu var?, dedi. Hasan Can:

    — Sultanım hiç bir zaman sizin için öyle düşünmedim ve düşünmem. Yalnız şu var ki her zamanki halinizle şimdiki haliniz mukayese edilemez... Ben bu bakımdan size hatırlatmak istedim, demişti ki Padişahın ağzından artık son defa Lailahe İllallah, Muhammedün Resûlüllah dediği duyuldu.

    Yavuz Sultan Selim şehadet getirerek ruhunu teslim etti.




  9. Aradığınız Bilgiyi Bulamadıysanız Üye Olmadan
    BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz.
 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Powered by vBulletin® Version 4.2.5
Copyright ©2000 - 2017, Jelsoft Enterprises Ltd.
akrostiş şiirmektup örnekleri